Sınırda İlk Adım
Uçak piste tekerlek koyduğu anda kalbimin göğsümdeki ritmi hızlandı. Gözlerimi camdan dışarı dikmiş, sert ve çıplak dağlara bakıyordum. İstanbul’un alıştığım ışıklı, gürültülü sokaklarından sonra burası başka bir dünyanın sınırı gibiydi. O an içimdeki ses “Zeynep, dönmek için hâlâ vaktin var,” diye fısıldadı. Ama ben çoktan kararımı vermiştim. Buraya korkmaya değil, iyileştirmeye gelmiştim.
Çantamı omzuma atıp uçaktan indim. Karşımda üniformalı askerler bekliyordu. Sivil kıyafetlerimle aralarına karıştığımda kendimi farklı bir renkte gibi hissettim. Onların gözlerinde tetikte olma hâli, yürüyüşlerinde disiplin vardı. Bende ise stetoskop ve hekimliğin verdiği alışkanlıklar… Ama ikimizin de ortak bir yanı vardı: hayat kurtarmak. Onlar savaşarak, ben iyileştirerek.
Otobüse bindirildik. Pencereden dışarı bakarken yol kenarındaki köyleri, boş evleri, terk edilmiş sokakları gördüm. İçimde ince bir sızı yayıldı. Bu evlerde kimler yaşamıştı? Hangi çocukların kahkahaları yankılanmıştı? Şimdi yalnızca sessizlik vardı.
Karakola vardığımızda gördüğüm manzara içimi ürpertti. Nizam içinde yürüyen askerler, talim sesleri, taş gibi sert bir düzen… Onların arasında ben biraz fazla sivil, fazla narin kaldım. İçimde bir an ürperti belirdi ama hemen kendimi toparladım. “Sen buraya korkmaya değil, insanlara umut olmaya geldin,” dedim kendime.
Tam bu düşüncelerin içindeyken sert bir ses duyuldu:
— Çantanı al, sıraya geç!
Başımı çevirdiğimde sesin sahibini gördüm: Yüzbaşı Aras Yiğit.
Onu görür görmez anladım ki buradaki düzenin kalbi oydu. Dimdik duruşu, keskin bakışları, yüzünde hiç değişmeyen ciddiyetiyle adeta karakolun taş duvarları gibi sağlam görünüyordu. Çevresindeki askerlerin omuzlarını daha da dikleştirmesi, onun otoritesini kanıtlıyordu.
Gözleri bir anlığına bana kaydı. O bakışta ne sıcaklık ne de merak vardı; yalnızca ölçüp biçen, sınır çizen bir sertlik.
— Doktor siz misiniz? diye sordu.
Kısa ama emir gibi çıkan ses tonu beni hazırlıksız yakaladı. Yutkundum, başımı dikleştirdim.
— Evet, ben… Doktor Zeynep Aydın.
Başını hafifçe salladı.
— Burada her şey kurallarla işler. Askerî disiplin yalnızca askerler için değil, burada görev yapan herkes için geçerlidir. Hastane bile olsa kendi başına hareket etmeyeceksiniz.
Onun bu sözleri, içimdeki onuru dürttü. Elbette kurallara saygım vardı ama ben de boşuna burada değildim. Çenemi sıkıp karşılık verdim:
— Ben de hayat kurtarmaya geldim, yüzbaşım. Bazen bir saniye bile beklemeden karar vermek gerekebilir.
Gözlerimle göz göze geldi. O simsiyah bakışlar sanki kalbimi delip geçiyordu. Ne hissettiğini anlayamıyordum. Sinirlenmiş miydi, yoksa yalnızca ölçüp biçiyor muydu?
Çevredeki askerlerin bana kısa bakışlar attığını fark ettim. Bir kadın doktorun yüzbaşıya böyle karşılık vermesi, buradaki hiyerarşide alışılmadık bir durum olmalıydı. Ama ben susamazdım. İnsan hayatı, saniyeler içinde karar vermeyi gerektirirdi.
Aras’ın bakışları sertleşti, ama ses tonu değişmedi.
— Burada öncelik güvenliktir, doktor hanım. Güvenlik olmazsa, kurtaracağınız hayat da olmaz.
Bir an sessizlik oldu. İçimde öfke ile hak verme duygusu çarpıştı. Belki haklıydı ama bunu söyleme tarzı beni incitmişti. Ben de sustum, çantamı omzuma daha sıkı astım. O an kafamdan geçen tek şey şuydu: “Bu adamla çok çatışacağım.”
Ama tuhaf bir şekilde, bakışlarını üzerimde hissederken göğsümde başka bir kıpırtı da vardı. Adını koyamadığım bir kıpırtı.
Yüzbaşı Aras’ın sert bakışları hâlâ gözlerimin önündeydi. Sanki gözbebeklerimin içine kazınmıştı. Onun sözleri kulağımda çınlıyordu: “Burada öncelik güvenliktir, doktor hanım.”
Evet, haklıydı belki. Ama ben de bir hekimin, hayatı saniyeler içinde kurtarabileceğini biliyordum. O sert tavrına rağmen kalbimde bir şey kıpırdamıştı. Hem rahatsız edici hem de garip bir şekilde çekici. İçimde “Zeynep, bu adamla çok çatışacaksın” diye bir his vardı. Ama bir başka ses daha fısıldıyordu: “Ve belki de bu çatışmalar seni değiştirecek.”
⸻
Sahra hastanesine götürüldüğümde ilk dikkatimi çeken şey yoksunluk oldu. Metal yataklar, beyazlıktan çoktan vazgeçmiş çarşaflar, yetersiz malzeme ve yoğun bir kan kokusu… Birkaç hemşire bana gülümseyerek hoş geldin dedi. Yüzlerinde yorgunluk okunuyordu ama yine de içtenlikleri sıcaktı.
Küçük bir odada çantamı bıraktım. Masaya oturur oturmaz pencereden dışarı baktım. Karakolun tel örgüleri, nöbet tutan askerler, ötesinde sisli dağlar… Burası sanki başka bir dünyaydı. İstanbul’da cerrahi servislerin steril kokusu, parlak ışıkları yoktu. Burada hayatla ölüm arasındaki çizgi çok daha inceydi.
Bir an annemi düşündüm. İstanbul’dan ayrılırken bana sarılmış, “Kızım, orada kendine dikkat et. Senin görevin insanları yaşatmak ama önce senin yaşaman gerek,” demişti. İçimde bir sıcaklık yayıldı. Ama aynı anda derin bir kararlılık da hissettim. Buraya dönmek için değil, kalmak için gelmiştim.
⸻
İlk hastamı öğle saatlerinde gördüm. Nöbetçi hemşire, genç bir askeri getirdi. Ayağına şarapnel parçası girmişti, yüzü solgundu. Askerin yaşı benden bile küçük gibiydi. Yanına oturdum, göz göze geldik.
— Korkma, ben buradayım, dedim.
Titreyen parmaklarını tuttum. Küçücük bir dokunuş, ama gözlerindeki korku biraz olsun hafifledi. Hemen müdahale ettim, şarapneli çıkardım, yaranın etrafını temizledim. Canı yanıyordu, sık sık gözlerime baktı. “Dayan,” dedim fısıltıyla. “Birazdan geçecek.”
O an anladım ki burada sadece cerrah değil, aynı zamanda moral kaynağı da olacaktım. Her bir asker, kardeşim gibi hissediliyordu. Ve ben onlara yalnızca dikiş atmakla kalmayacak, yüreklerine de umut işleyecektim.
Ama işte tam o anda, kapıdan tanıdık bir siluet belirdi. Yüzbaşı Aras.
Gözleri, yaralı askerden çok bana çevrilmişti. Yaptığım müdahaleyi dikkatle izledi. Ellerim titremedi ama kalbim deli gibi atmaya başladı. Sanki bana bakışıyla “Kuralları unutma” diyordu. Ama aynı zamanda, gözlerinde başka bir şey daha vardı. Ne olduğunu çözemediğim bir şey.
İşimi bitirip askerin üzerini örttüm. Aras yanımıza yaklaştı. Sesi düşük ama sertti:
— Müdahale için izin aldınız mı?
Başımı kaldırıp gözlerine baktım.
— Burada izin bekleyecek vaktim yoktu. Eğer bekleseydim bu çocuk kan kaybından daha kötüleşebilirdi.
Kaşlarını çattı.
— Doktor hanım, bu karakolda her hareketin planı vardır. Kuralların sebebi can güvenliğidir.
Dayanamadım, sesim biraz daha keskinleşti:
— Ve ben de hayat kurtarmak için buradayım!
Sessizlik… O an odada sadece ikimizin nefesi vardı. Yatakta yatan genç asker bile nefesini tutmuş gibiydi. Aras’ın bakışları gözlerimdeydi, sert ama aynı zamanda tuhaf bir şekilde ateşli.
Bir an göz göze öylece kaldık. Sonra bana doğru eğildi. Sesini yalnızca benim duyabileceğim kadar alçalttı:
— Cesursunuz, doktor. Ama bu cesaret başınıza bela olabilir.
İçimde kıvılcımlar çaktı. Bu bir uyarıydı ama aynı zamanda kabul edişti. Beni görmüştü. Ve belki de farkında olmadan bana saygı duymuştu.
⸻
Gün akşamüstüne dönerken dışarı çıktım. Güneş dağların ardına inerken gökyüzü turuncu ve mor tonlara boyandı. Tel örgülerin ardında sonsuz bir boşluk, ötesinde düşman toprakları… İçim ürperdi ama aynı anda büyülendim.
Elimde kahve kupasıyla karakolun avlusunda yürürken onu gördüm. Aras, birkaç askerle konuşuyordu. Dimdik, keskin ve kararlıydı. Ama gözlerim farkında olmadan hep onda takılı kalıyordu. İçimde bir ses “Onunla çatışma, onunla yan yana dur” derken bir başka ses de “Bu adam sana sadece zorluk çıkarır” diyordu.
Göz göze geldik. Çok kısa bir an, ama zaman durdu sanki. Bakışlarında hâlâ sertlik vardı ama derinlerde bir kıpırtı hissettim. Belki merak, belki de istemeden duyduğu bir çekim.
Kafamı çevirdim, ama kalbim deli gibi çarpıyordu.
İşte o an anladım: Bu görev benim için sadece meslek değil, aynı zamanda kalbimin en zorlu sınavı olacaktı.