Sabahı tel örgülerin ardında yankılanan boru sesiyle karşıladım. İnce, keskin bir ses bütün karakolu ayağa kaldırmıştı. Daha önce hiçbir alarm bu kadar derinime işlememişti. Yatağımda doğrulduğumda askerlerin çoktan koğuşlardan çıkmış olduğunu gördüm. Hızlı adımlar, tek tip komutlar, havada toz ve kararlılık vardı.
Benim için yeni bir gündü ama onlar için hayatın sıradan bir parçasıydı. O disiplini, aynı anda uyanışı ve düzenli hareketi izlerken boğazımda bir düğüm hissettim. Bu genç adamların çoğu belki daha dün annelerinin evinde, kardeşleriyle masada oturuyordu. Şimdi hepsi ellerinde silah, sırtlarında sorumluluk taşıyorlardı.
Üzerime beyaz önlüğümü giyip dışarı çıktım. Sabah ayazı yüzüme çarptığında ürperdim. Dağlardan inen rüzgâr, kemiklerime kadar işliyordu. Ama askerlerin dimdik yürüyüşü, bu soğuğa meydan okur gibiydi.
Aras’ı gördüm. Avlunun ortasında, askerlerin karşısında duruyordu. Gözlerinde uykusuzluk izi vardı belki ama dimdikti. Komut verirken sesi kararlı ve güçlüydü. Onu izlerken fark ettim ki sertliği yalnızca bana değil; herkese aynıydı. Ama bu sertliğin altında başka bir şey vardı: yük. Onlarca canın sorumluluğunu sırtında taşıyan bir yük.
Bir an için gözleri bana kaydı. Çok kısa bir bakış… Sonra hemen askerlerine döndü. Ama o an kalbim bir kez daha hızlandı. İçimde garip bir his dolaştı. Bu bakışın içinde belki merak, belki de bana karşı duyduğu ihtiyat vardı.
Kahvaltıda kuru ekmek, zeytin ve çay vardı. Tabakta fazlasıyla sade, ama burada lüks sayılabilecek bir öğün. Hemşirelerle birlikte otururken karakolun başka yüzünü görüyordum: sessizlik, yorgunluk ama dayanışma.
Daha ilk lokmamı yeni almıştım ki dışarıdan bir patlama sesi geldi. Yerin hafifçe titremesiyle irkildim. Çatal elimden düştü. Hemşirelerden biri bana baktı:
— Merak etmeyin, küçük bir mayın patlamasıdır.
Ama kalbim çoktan hızlanmıştı. Birkaç dakika sonra kapı açıldı, içeri kanlar içinde bir asker getirildi. Ayağı paramparça olmuştu.
Koşarak ayağa kalktım, hemen masanın üzerine yatırdık. Nefesim hızlanmıştı ama ellerim titremiyordu. İçimdeki cerrah devreye girmişti. “Turnike!” diye bağırdım. Hemşirelerden biri hızla getirdi.
Askerin gözleri panikle bana bakıyordu. Ter içinde, dudakları titriyordu. Yanına eğildim.
— Korkma, ben buradayım. Sana söz veriyorum, pes etmeyeceğiz, dedim.
Kanı durdurmaya çalışırken içimde derin bir öfke hissettim. Bu genç adam daha hayatının baharındaydı. Bir mayının, bir karanlık elin kurbanı olmamalıydı.
Kapının önünde bir gölge belirdi. Kafamı kaldırdığımda yine Aras’tı. Omuzları daha geniş, yüzü daha sert görünüyordu. Ama gözleri… gözleri yaralı askerdeydi.
Onun varlığı, odadaki havayı daha da yoğunlaştırdı. Ellerimi daha hızlı hareket ettirdim. Kanamayı durdurmayı başardığımda derin bir nefes verdim. Asker bayılmıştı ama yaşıyordu.
Ellerim kana bulanmıştı. Aras bana doğru bir adım attı. Gözlerinde anlaşılmaz bir ifade vardı.
— Güzel iş çıkardınız, doktor, dedi kısa bir ses tonuyla.
Bir an duraksadım. Bu söz ondan beklediğim son şeydi. Sert, soğuk yüzbaşıdan çıkan tek cümle, kalbimi garip bir şekilde yumuşattı.
Ama aynı anda gözlerimin içine bakışı yine keskinleşti.
— Ama kendinizi fazla riske atmayın. Her hayat değerli, sizinki de.
Bir an konuşamadım. Dilim damağıma yapıştı. Onun sertliğiyle birleşen bu koruma tavrı, içimde tuhaf bir karışım yarattı. Hem öfke hem de kalbimin en derininde bir kıpırtı.
O anda anladım ki Aras Yiğit sadece emir veren bir yüzbaşı değil; yüreğinde derin bir sorumluluk taşıyan bir adamdı. Ve ben istemesem de, gözlerim hep onu arıyordu.
Öğleye kadar geçen saatler, sanki yıllar kadar uzundu. Yaralı askeri tedavi edip revire yatırdıktan sonra bedenimdeki tüm enerjimin tükenmiş olduğunu hissettim. Ama buna izin veremezdim; burada ayakta kalmak, sadece kendim için değil, onların hepsi için zorunluydu.
Revirin penceresinden dışarı baktım. Dağların arasından esen sert rüzgâr, gökyüzündeki gri bulutları hızla sürüklüyordu. Sanki doğa bile burada savaşın bir parçasıydı; bir an güneş açıyor, sonra tekrar kararıyordu. Karakolun soğuk taş duvarları bile üzerime yürüyormuş gibi hissettiriyordu.
Kapı hafifçe aralandı. İçeri giren yüzüme hiç de yabancı olmayan bakıştı. Aras… Onun adımlarını duymak bile yeterliydi, çünkü yürüyüşü bile kararlı, tok ve ölçülüydü.
Elinde kâğıtlar vardı. Masanın kenarına bıraktı, ama bakışları bende takılı kaldı.
— Askerin durumu nasıl? diye sordu.
— Şimdilik iyi. Kanamayı durdurduk. Ama ayağını kaybetme ihtimali yüksek, dedim. Sesim titremesin diye boğazımı temizledim.
Bir süre sessizlik oldu. Onun yüzünde öfke ile çaresizliğin arasında bir yerde sıkışmış bir ifade gördüm. Asla itiraf etmezdi, biliyordum. Ama gözlerindeki o gölge bana fazlasıyla şey anlatıyordu.
— Böyle olmasını istemezdim, dedi sonunda. Sesindeki ton, ilk kez emir gibi değildi. Daha çok kendine söyler gibiydi.
Birkaç saniye boyunca sadece birbirimize baktık. O bakışların içinde öyle çok şey vardı ki… sorumluluk, acı, suçluluk… Ve garip bir şekilde bana güven.
Dayanamayıp sordum:
— Siz hep böyle mi yaşamak zorundasınız? Sürekli diken üstünde, sürekli tetikte?
Bir an sustu. Sonra gözlerini kaçırmadan yanıtladı:
— Biz değil, bu topraklar böyle yaşamak zorunda bırakılıyor. Biz sadece bedelini ödüyoruz.
Sözleri yüreğimi dağladı. Ama aynı zamanda içimde ona karşı tuhaf bir yakınlık oluşturdu. Çünkü bu yükü tek başına taşıyordu. Ve belki de ilk kez, bana bu yükün ağırlığını gösteriyordu.
Öğleden sonra revire gelen birkaç küçük yaralanma daha oldu. Parmak kesikleri, ufak çizikler… Ama ben zihnimde hep o anı taşıyordum. Onunla göz göze gelişimizi, sözlerindeki acıyı.
Akşamüstü olduğunda güneş yavaşça dağların arkasına çekildi. Gökyüzü turuncu ile mora boyanmıştı. Karakolun avlusu daha sessizdi. Askerler günün yorgunluğunu taşırken, ben küçük avluya çıktım. Biraz nefes almak istiyordum.
Avlunun taş duvarına yaslanmıştım ki, yine onu gördüm. Aras yalnız başına yürüyordu. Omuzları ağır bir yük taşır gibiydi. Beni fark ettiğinde bir an durdu. Sonra ağır adımlarla yanıma yaklaştı.
— Yoruldunuz, dedi kısa bir şekilde.
— Siz de, diye karşılık verdim.
— Benim işim bu, dedi.
Onun bu cümlesi, aslında her şeyin özeti gibiydi. Ama içimdeki merak susturulamazdı.
— Peki ya siz? Siz hiç… kendinizi düşünmüyor musunuz?
Bir an gülümsedi. Çok hafif, ama varlığıyla bile kalbimi altüst eden bir gülümseme.
— Kendimi düşünürsem, başkaları düşer.
Bu cevabın ardından gözlerimden kaçamadı. O an kalbim öyle hızlı çarptı ki sesini duyacak diye korktum. Baktıkça, sert kabuğun altında bambaşka bir adam olduğunu görüyordum. Ve bu beni hem korkutuyor hem de daha çok çekiyordu.
Birden rüzgâr sert esti. Önlüğümün uçları savruldu. Ellerimi sıktım. O an onun elleri de hareket etti, sanki yakalayacakmış gibi… ama sonra geri çekti. Gözlerimiz kesişti, ikimiz de nefesimizi tuttuk.
Sessizliği ben bozdum:
— Burada kalmak zor olacak biliyorum. Ama… gitmeyi de istemiyorum.
Bu cümle ağzımdan nasıl çıktı, bilmiyorum. Ama çıkmıştı.
Onun yüzünde kısa bir anlık şaşkınlık belirdi. Sonra gözlerini bana dikti.
— Gitmeyin, dedi. Sesinde emir yoktu. Bu kez ricaydı. İçten, gerçek, kalbinden gelen bir ricaydı.
O an içimde bir şey koptu. Bütün korkularım, bütün çekincelerim o anın sıcaklığıyla eridi. Çünkü ben, bütün tehlikeye rağmen, burada kalmayı istiyordum.
Ve belki de ilk defa, karşımda sadece bir yüzbaşı değil, yüreğini saklamakta zorlanan bir adam vardı.