Sabahın ilk ışıklarıyla uyandığımda hâlâ geçen günün yorgunluğu üzerimdeydi. Avluda yürüyüş yapan askerlerin ayak sesleri, içimde hem güven hem de huzursuzluk hissi uyandırıyordu. Aras’ın bakışları hâlâ gözlerimin önünde. Sanki gözleri her hareketimi ölçüyor, her nefesimi izliyordu.
Bugün sahra hastanesinde yapılacak bir tarama vardı. Köyde yaşayan sivillerin sağlık durumu gözden geçirilecekti. Bu görev benim için hem bir fırsat hem de bir sınavdı. Çünkü burası tehlikeli bir bölgeydi. Düşman örgütün hareket alanına yakın olmak, her adımda dikkatli olmayı gerektiriyordu.
Küçük bir köyün yoluna çıktım. Yanımda yalnızca ilk yardım çantam ve stetoskopum vardı. Hava soğuk ve rüzgârlıydı. Her taşın, her ağacın ardında bir tehlike olabileceğini hissettim. İçimde hem adrenalin hem de kaygı dolaşıyordu. Ama bu işi yapmak zorundaydım. İnsanlar benim yardımımı bekliyordu.
Köye vardığımda ilk dikkatimi çeken şey, terk edilmiş evlerin ardındaki sessizlikti. Sanki zaman durmuştu. Çocuk sesleri yok, ineklerin çanları yok, sadece rüzgârın uğultusu ve uzaklardan gelen köpek havlamaları vardı. İçimde tuhaf bir ürperti hissettim. “Zeynep, dikkatli ol,” diye fısıldadım kendi kendime.
Köyün merkezinde birkaç yaşlıyla karşılaştım. Yavaş adımlarla yanıma geldiler. Onlara yaklaşırken elimdeki defteri çıkarıp notlar almaya başladım. Ancak bir an için göz ucumla bir hareket fark ettim. Duran bir gölge… İlk başta rüzgâr sandım. Ama gölge hareket etti, sessizce, sanki beni izliyordu.
Kalbim hızla çarpmaya başladı. Bu bölge tehlikeliydi; düşman örgüt buraya sık sık sızıyordu. İçimden bir ses, “Koş ya da saklan!” dedi. Ama ben durdum. Gölgelerden birinin bana yaklaşmasını bekledim. Ellerim istemsizce çantamın sapına sıkıştı.
Ve işte o an oldu. Birden arkamdan birkaç adam fırladı. Hızlı, sessiz ve kesin bir şekilde beni çevrelediler. Kalbim deli gibi atıyordu. Kaçmaya çalıştım ama biri kolumu tuttu, sert ve güçlü bir el.
— Sakin ol, dediler. Hiçbir yere kaçamayacaksın.
O an gözlerim doldu. Düşmanların eline düşmek, yıllardır sadece filmlerde gördüğüm bir kabustu. Ve şimdi kabus gerçek oluyordu.
Onlar beni hızlıca bir araca bindirdi. Gözlerimi kapattım, nefesimi kontrol etmeye çalıştım. Her saniye, her hareket, içimde hem korku hem de çaresizlik yarattı. Kalbim Aras’ı arıyordu. O burada olsaydı, bunu engelleyebilirdi. Ama o çok uzaktaydı.
Bir süre sonra araç durdu. Arkamdan birkaç adım sesi geldi. Beni indirip karanlık bir odaya attılar. Duvarlar taş ve soğuktu. İçerisi neredeyse tamamen karanlıktı. Yalnızca küçük bir pencere, yukarıda, gün ışığını çok az sızdırıyordu.
O an fark ettim ki durumum ciddi. Bu sadece fiziksel bir tuzak değildi; psikolojik olarak da üzerimde baskı kuruyorlardı. İçimde hem korku hem de çaresizlik büyüdü. Ama bir şey vardı: pes etmeyecektim. İçimdeki cerrah ruhu, hayatta kalma içgüdüsü, bana direnmemi söylüyordu.
Gözlerimi karanlığa alıştırdım ve etrafı incelemeye başladım. Bir köşede sandalye, diğer köşede birkaç malzeme… Hiçbir şekilde kaçabileceğim bir yol yoktu. Kalbim sıkıştı ama aynı zamanda içimde garip bir sızı da vardı: Aras… O bu durumu öğrendiğinde ne yapacaktı?
Karanlık odada yalnızdım. Ellerim hâlâ bağlı, nefesim düzensizdi. Duvarlar soğuk ve sertti; pencere küçük, yukarıdaydı. Kaçmak imkânsızdı. Kalbim deli gibi atıyordu, ellerim istemsizce çantamın sapına sıkıştı. Her köşeye göz gezdiriyordum; hiçbir çıkış yolu göremiyordum.
İçimde hem korku hem de öfke vardı. Öfke düşmanlara, korku kendime değil. Çünkü ben onların elinde değildim ama bir an bile geri adım atacak gücüm yoktu. Bir yandan da içimde bir direnç vardı. Cerrah ruhum, hayatta kalma içgüdüm, bana pes etmeyeceğimi söylüyordu.
Saatler öyle yavaş geçti ki zamanı kaybettim. Bir köşeye oturdum, nefesimi kontrol etmeye çalıştım. Kendi kendime fısıldadım:
— Zeynep, sakin ol. Buradan çıkacaksın.
Ama kalbim her saniye daha hızlı çarpıyordu. Düşmanlar bir planın parçasıydı; yalnızca fiziksel olarak değil, psikolojik olarak da üzerimde baskı kuruyorlardı. Bu karanlık, sessizlik ve çaresizlik… Hepsi içimi kemiriyordu.
Birden uzaktan bir ses duydum. Önce rüzgâr sandım, ama sonra ağır adımlar… Kalbim duracak gibi oldu.
Kapı aniden açıldı. İçeri giren silahlı adamlara bakarken gözlerim kilitlendi: Bir gölge pencerenin dışından sessizce ilerliyordu. Kalbim bir kez daha hızlandı. İçimden bir ses fısıldadı: “Aras mı?”
Ve evet, Aras içeri girdi. Üniforması tozlu, elleri hafif kanlıydı ama gözleri sadece bana kilitlenmişti. Silahını hızla doğrulttu, hareketleri keskin ve kontrollüydü. Her adımı kararlılık doluydu.
— Zeynep! dedi. Sesinde öfke vardı, ama aynı zamanda derin bir rahatlama.
— Aras… dedim, nefesim kesilmişti.
O birkaç adım attı, düşmanları bir bir etkisiz hale getirdi. Hareketleri öylesine ustaydı ki, zaman durmuş gibiydi. Göz göze geldiğimiz o kısa an, sanki dünyadaki tüm tehlikeler durdu. Kalbim deli gibi atıyordu.
Birden biri arkamdan bana doğru hareket etti. Aras hemen araya girdi, silahını doğrulttu ve adam geri çekildi.
— Sakın yaklaşma! dedi. Sesindeki sertlik ve koruma arzusu iç içeydi.
O anda anladım: Aras’ın sertliği sadece emir değil, beni koruma isteğiydi. İçimde garip bir sıcaklık yayıldı. Korku ve güven aynı anda dolaşıyordu.
Aras, hızla yanıma geldi ve elleriyle bağlarımı çözdü. Elleri güçlü ama nazikti. Elleri serbest kaldığında bir an kendimi bırakmak istedim ama gururum buna izin vermedi.
— Artık güvendesin, dedi.
— Teşekkür ederim, nefesim hâlâ hızlıydı.
Göz göze geldik. Sözlere gerek yoktu; bakışlarımız her şeyi anlatıyordu. İçimde hem korku hem hayranlık hem de açıklayamadığım bir çekim vardı.
O an, Aras kolumdan tuttu ve çıkışa yönlendirdi. Her adımı dikkatli ve kontrollüydü. Dışarı çıktığımızda gün batımı gökyüzünü turuncu ve kırmızıya boyamıştı. Soğuk rüzgâr yüzüme çarpıyordu, ama onun yanımda olması güven veriyordu.
Araçla karakola dönerken sessizlik vardı. Ama bu sessizlik öylesine yoğun bir anlam taşıyordu ki, kelimeler yetersiz kalıyordu. Aras sadece önümüze bakıyordu; gözleri hafifçe yumuşamıştı ama hâlâ sertti.
— Bir daha böyle tehlikeli bir işe tek başına gitmeyeceksin, dedi.
— Ama… dedim, kelimelerim boğazımda kaldı.
— Ama ne? dedi, kaşlarını hafifçe çatarak ama gözleri yumuşak.
Bir an sessizlik oldu. Göz göze geldik. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki, nefesini duyacakmış gibi hissettim.
— Ama siz… Beni kurtardınız, dedim sonunda.
— Ve yine kurtarırım, dedi. Bu kez sesinde emir değil, söz vardı; bir söz ve güvence.
O an içimde bir şey koptu. Bütün korkularım, çekincelerim ve yorgunluk bir anda yok oldu. Çünkü ben, onun yanında güvendeydim. Ve bunu kelimelerle anlatamazdım.
Aracın kapısını açarken, göz göze geldik tekrar. Kalbim hâlâ deli gibi çarpıyordu. Sessiz bir an… Sadece nefes alışlarımız vardı. Ve o an fark ettim ki, bu görev artık sadece meslek değil, aynı zamanda kalbimin sınavı olacaktı.
Ve böylece, sınırın ötesinde, karanlık ve tehlikeler arasında, aramızda sessiz ama güçlü bir bağ doğdu. Gözlerimiz her şeyi söylüyordu: korku, rahatlama ve adı konulamayan bir çekim…