Sabahın ilk ışıkları çadırın ince kumaşından süzülüp yüzüme vurduğunda gözlerimi açtım. Gece boyunca neredeyse hiç uyumamıştım. Bileklerimde hâlâ iplerin yanığı vardı, tenimde bıraktıkları kızarıklık acıyı her an hatırlatıyordu. Ama içimde, bundan çok daha derin bir yanık vardı: Aras’ın gözleri. O anı düşündükçe boğazım düğümleniyordu. O, beni kurtarmak için geldiğinde gözlerinde öyle bir öfke ve kaygı vardı ki… Beni korkudan daha çok o bakışlar sarsmıştı.
Kalktım, üstüme kamuflaj desenli kıyafeti giydim. Saçlarımı alelacele toplarken dışarıdan askerlerin bağırışları geliyordu. Adımlar, talim sesleri, komutlar… Burası hâlâ bana yabancıydı ama artık bu dünyanın içindeydim. Kapıyı açıp dışarı çıktığımda gözlerim istemsizce onu aradı. Ve işte oradaydı: Aras Yiğit.
Her zamanki gibi dimdik duruyordu. Üniforması kusursuzdu, yüzündeki sert ifade sabitti. Askerlerine emirler yağdırıyor, haritanın başında talimat veriyordu. Onu izlerken içimden tuhaf bir huzur geçti. Ne kadar yabancı hissetsem de onun varlığı bir şekilde güven veriyordu. Sanki bu taş duvarların, bu toprakların içinde tek nefes alabileceğim alan o adamın yanıydı.
Tam yanından geçerken göz göze geldik. Sadece bir an. Ama o bir an kalbimi darmadağın etmeye yetti. Sonra hiç bakmamış gibi başını çevirdi. Sanki ben orada yokmuşum gibi… İçimde ince bir sızı bıraktı bu kayıtsızlık. Onun bana teşekkür etmesini beklemiyordum, ama belki küçük bir bakış… küçük bir kabul… İşte onları istiyordum.
Sahra hastanesine geçtiğimde gün başlamıştı bile. Yaralılar vardı. Küçük bir patlamada yaralanmış üç asker getirildi. Biri bacağından ağır yaralıydı, diğeri yüzünden kanlar içinde, üçüncüsü şok halindeydi. Elimi titretecek lüksüm yoktu. Kanı durdurmak için baskı yaptım, damar yolu açtım, pansumanları hızlıca hazırladım. Ellerim kanla kaplandığında içimden bir ses, “dayan” diye haykırıyordu. Onlara “dayan” dedikçe aslında kendime de söylüyordum.
Ve o an… yanımda belirdi. Aras. Sessizce, dikkatle. Elinde tuttuğu sargı bezini bana uzattı. O sert yüzlü, buyurgan adam bana yardım ediyordu. Birkaç saniyeliğine ellerimiz birbirine değdi, o kadar yakındı ki omzuna çarpan kolunun sertliğini hissettim. Gözlerim ona kaydı, dudaklarımda istemsiz bir titreme belirdi. Gözleri hâlâ sertti ama derinlerinde başka bir şey vardı: sanki gizli bir onay, gizli bir takdir.
Bu küçücük an bütün gün boyunca zihnimden çıkmadı. Bir insanın varlığı bu kadar etkileyici olabilir miydi? Bu kadar kısa bir bakış, insanın kalbini gerçekten yerinden sökebilir miydi?
Öğleden sonra işler biraz hafifledi. Bir köşede otururken askerlerin bana bakışlarını fark ettim. Onlar için hâlâ yabancıydım. Bazıları saygıyla selam veriyor, bazıları ise “burada ne işi var” der gibi süzüyordu. Ama kimse yüksek sesle konuşmaya cesaret edemiyordu. Çünkü herkes biliyordu ki yüzbaşının gözleri üzerimdeydi. Farkında değildi belki ama onun varlığı beni koruyan en görünmez kalkan olmuştu.
Akşamüstüne doğru hava serinledi. Güneş batarken gökyüzü kan kırmızısına boyandı. O rengi görünce ürperdim. Bir gün önce yaşadıklarım gözümde canlandı. Düşmanların gözlerindeki nefret, bileklerimdeki acı… Yutkunmakta zorlandım. O sırada Aras’ın sesi yankılandı.
“Toplanın!”
Askerler hızlıca sıraya geçti. Ben biraz geride duruyordum. Onun tok sesini dinlerken içimde garip bir karışım vardı. Hem korku hem hayranlık. Her kelimesi ağır, her hareketi netti. Askerleri ona koşulsuz itaat ediyordu. Ve ben düşündüm: Bir adamın böylesine güçlü olması, aynı zamanda bu kadar yalnız hissettirmesi mümkün müydü?
Akşam olup da çadırıma döndüğümde yorgunluktan yıkılıyordum. Ama uyumak kolay değildi. Dışarıda nöbet tutan askerlerin sesleri, silahların mekanik klikleri, rüzgârın uğultusu… Hepsi kulaklarımda çınlıyordu. Ve her ses, bana burada ne kadar savunmasız olduğumu hatırlatıyordu.
Ama aynı anda biliyordum ki… O buradaydı. Aras dışarıda, karanlığın ortasında ayakta, tetikteydi. Benim için değil belki, ama bu karakolun her nefesi için. Ve bu düşünce, korkunun yanına tuhaf bir huzur bıraktı.
O gece uykusuz kaldım. Ama içimde farklı bir şey kıpırdanıyordu. Bir yangın. Sessiz, gizli ama yakıcı. Ve bu yangının adı Aras Yiğit’ti.
Gözlerim kapalıydı ama uyanıktım. Çadırın ince duvarlarından dışarıdaki uğultuları duyuyordum. Ayak sesleri, askerlerin fısıldaşmaları, uzaklardan gelen silah klikleri… Burada uyumak imkânsızdı. Gözlerimi açıp tavana baktım. İçimde garip bir huzursuzluk vardı. Sanki birazdan kötü bir şey olacakmış gibi.
Bir süre sonra beklediğim oldu: Uzaklardan gelen tek bir patlama sesi geceyi yırttı. Yatağımdan fırladım. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Ardından makineli tüfeklerin ardı ardına patlayan sesleri… Çadırın kapısını açtığımda ortalık karışmıştı. Askerler koşuşturuyor, emirler yağdırılıyordu.
Aras’ı gördüm. Dimdik duruyordu. Elinde telsiz, yanında silah. Sesini duydum:
“Mevzilerinizi alın! Kimse panik yapmayacak!”
O an gözlerim istemsizce ona kilitlendi. Herkes panik içindeydi ama o tek bir an bile sarsılmıyordu. Sanki kaos onun doğal hâliydi. Bir an için korkularımın arasında ona bakmak bana güç verdi.
Çadırımdan çıkmam hataydı. Daha ben ne yapacağımı düşünürken yanımda belirdi. Yüzündeki ifade öfke ve kaygının karışımıydı.
“Burada ne işin var?” dedi, sesi keskin bir bıçak gibiydi.
“Ben de yaralılara bakabilirim. Eğer—”
“İçeri gir dedim!”
Gözlerime öyle bir bakışla baktı ki, kalbim titredi. Bu sadece bir emirdi, biliyorum. Ama aynı zamanda başka bir şeydi: Korkuyordu. Benim burada olmamdan korkuyordu.
Bir an daha karşı koymaya çalıştım ama dudaklarımda kelimeler boğuldu. İçeri dönmekten başka çarem yoktu. Çadırın perdesini kapattığımda gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyordu. Kendi kendime fısıldadım:
“Ben korkmuyorum… Korkmuyorum…”
Ama yalan söylüyordum. O sesler, o patlamalar… Her biri ruhumu parçalıyordu. Ve asıl yıkan şey, onun gözlerindeki gölgeydi. O bakışlar benden çok şey gizliyordu.
Dakikalar saatlere dönüştü. Nefesimi tutarak dışarıdaki kargaşayı dinliyordum. Sonunda kapı aralandı. O geldi. Çadırın içine girdiğinde gölgesi bütün odayı kapladı.
Bir an göz göze geldik. Nefesim kesildi. Üniforması toz içindeydi, alnından ter damlıyordu. Yüzündeki çizgiler daha sert, bakışları daha koyuydu. Ama gözlerinde öyle bir şey vardı ki… Beni oracıkta yakıp kül edebilirdi.
“İyi misin?” diye sordu.
Beklemiyordum. Onun sesinden böyle bir şey duymayı hiç beklemiyordum. Dilim damağım kurudu.
“Ben… evet. İyiyim.”
Yalan söyledim. Sesim titriyordu, gözlerim nemliydi. Ama o fark etti. Birkaç adım yaklaştı. İçimdeki korku yerini tarifsiz bir çarpıntıya bıraktı.
“Bir daha böyle bir şey olduğunda dışarı çıkma,” dedi. “Beni dinle. Burada her şeyin bir sebebi var. Senin görevin yaralıları hayatta tutmak, onların görevi savaşmak. Senin zarar görmene izin veremem.”
Son cümlede sesinde bir titreme vardı. Belki kimse fark etmezdi ama ben ettim. Bu sadece bir askerî kural değildi. Bu kişisel bir şeydi.
Ona bakarken kalbimde fırtınalar koptu.
“Beni korumak zorunda değilsiniz,” dedim. “Ben de buradayım. Ben de risk alıyorum. Onlara yardım etmek için geldim.”
Bir an sessizlik oldu. Gözlerimi gözlerinden ayıramıyordum. O sert yüzün ardında gizlenen başka bir şey vardı. Yalnızlık. Yorgunluk. Ve belki de saklamaya çalıştığı bir duygu.
Sonra derin bir nefes aldı. Geriye çekildi.
“Uyumalısın,” dedi sadece.
Ama ben uyuyamadım. Çadırdan çıkıp gitmesinden sonra, kalbimin içinde bir şeyler büyümeye devam etti. Ne kadar inkâr etsem de biliyordum. Ona karşı bir şeyler hissediyordum. Tehlikeli, yasak, imkânsız… ama durdurulamaz.
Sabah olduğunda hâlâ aynıydım. Yorgun, bitkin, ama kalbimde taşıdığım o yangınla ayakta.
Aras Yiğit… Bu adam bana hem korkuyu hem güveni aynı anda yaşatıyordu. Ve ben artık şunu biliyordum: Buradan sağ çıkarsam bile, bu adamı kalbimden çıkaramayacaktım.