8.Bölüm

4865 Words
Hastanede gözlerimi açtığımda ve Calla’nın öldüğünü öğrendiğimde, en çok da kazanın olduğu günden bir gece önce, yatağıma, kollarımın arasında onunla uzanmadığım için pişman olmuştum. O geceyi annesiyle geçirmesi gerektiğini biliyordum ve onun orada kalmasına da sırf bu yüzden izin vermiştim ama o gittikten sonra kollarımın arasında ki varlığını öyle özlemiştim ki, o tek gecenin eksikliğini aylarca hissetmiştim. Şimdi yatağımda, kollarımın arasında Calla ile uzanıyordum. Bir saat önce ikimizde uyanmıştık ama ikimizin de içinden yataktan kalkmak gelmemişti. Öylece sarmaş dolaş yatıyorduk şimdi. Konuşmuyorduk. Sadece geçirdiğimiz bu huzurlu sabahın tadını çıkarıyorduk. Bu huzuru öyle çirkin bir şekilde kaybetmiştik ki şimdi sıkı sıkıya tutunuyorduk. “Taylor?” dedi ürkekçe cici kız “Efendim?” “Sanırım acıktım” Keyifli bir kahkaha attım. Sarmaş dolaş yatakta uzanma zamanı buraya kadardı. Huzur dolu sabahımıza başka şekilde devam etmemiz gerekiyordu. Hem, kalkıp Vera’yı da beslemeliydim. Çünkü ben onu beslemezsem o da bebeğini besleyemezdi. Aslında Vera harika yemek yapardı. Nerede öğrendiğini bilmiyordum. Açıkçası, hırsızların yemek yapabildiğini de bilmiyordum. Eh, hayat sürprizlerle doluydu. Yine de harika yemek yapıyor olması, yemek yapacağı anlamına gelmezdi. Bazen sonunun üşengeçliği yüzünden olacağını düşünüyordum. Yataktan kalkıp, toparlandık ve odadan çıktık. Calla üst kata doğru yol alırken, ben de Vera’nın odasına doğru yol aldım. Birilerinin onu uyandırması gerekiyordu. Odasının kapısını hafifçe araladım. Başını yastığa gömmüş ve yatağın bir kenarına kıvrılmıştı. Huzurla nefes alıp veriyordu. Elleri yine karnının üzerine kapanmıştı. Öyle uysal görünüyordu ki kıyamadım. Onu kahvaltı hazır olunca uyandırmaya karar verdim. Çünkü hem onun, hem de yeğenimin dinlenmeye ihtiyacı vardı. Bu nedenle yavaş hareketlerle geri çekerek odadan çıkmak için harekete geçtim. Ancak ben tam kapıyı kapatırken, Vera’nın acıyla inlediğini duydum. Hayır! Yine olmazdı! Tekrar girdim odanın içine ve Vera gözlerini açmadan bir kez daha acıyla inledi. “Parker…” Ve onun ismi dudaklarından döküldüğünde kabus gördüğünü anlamıştım. Kim sevdiğini sadece uyurken görüp buna rüya diyebilirdi ki? Bu işkence kabustan başka bir terimle nasıl adlandırılabilirdi? “Yapmayın!” diye bir kez daha haykırdı Vera. Odanın içine doğru iki adım daha attım. Kendi kendine sakinleşmesini istiyordum ancak kuvvetli bir şekilde çığlık attığında, bunun olmayacağını anladım. Koşar adımlarla gittim yanına ve yatağın üzerine oturup onu sarsamaya başladım. “Uyan Vera!” “Lütfen bırak onu!” “Vera uyan hadi!” onu sarsmaya devam ediyordum ama duymuyordu. Tepki vermiyordu. Titremeye ve inlemeye devam ediyordu. “Hadi, ortak! Uyan artık. Kabus görüyorsun” Sert bir şekilde bir kez daha dürttüm Vera’yı. Ve bu sefer uyandı. “Parker!” diye haykırarak yerinden sıçradı ve derin derin nefesler almaya başladı. Önce şaşkınca etrafına bakındı. Nerede olduğunu hala kavrayamamıştı. “Kabus gördün, Vera. Geçti” Gözleri öyle hızla doldu ki ve ten rengi öyle hızla soldu ki onun acısını anında hissetmiştim. Ne berbat bir durumdu bu böyle? Annesinin yaptığı yanlış bir evlilik yüzünden sevemiyordu bile. Onu kendime çektim ve kollarımı etrafına dolayarak sakinleştirmeye çalıştım. “Geçti Vera, evdesin. Güvendesin. Eminim Parker’da güvendedir” Onun adını duyar duymaz hıçkırıklara boğuldu. Öyle güçlü titriyordu ki ne yapacağımı bilemedim. İçimden kralı ve Gavril’i bir odaya atıp canlı canlı yakmak geçiyordu. Onlardan yaptıkları için değil ama, en çok da gelmiş geçmiş en büyük şerefsizler oldukları için nefret ediyordum. “Onu çok özledim Taylor” diye mırıldandı Vera. Onu anlıyordum. Anlamıyor olmayı dilediğim çok oluyordu ama onu çok iyi anlıyordum. “Onu özlüyorum ama yanına gidemiyorum. Ona ihtiyacım var. Gözlerine bakıp bir bebeğimiz olacağını söyleyememek deli ediyor beni.” Hıçkırıkları arasında kesik kesik nefesler aldı. Sımsıkı tutundu üzerimde ki tişörte. O sırada açıldı Vera’nın odasının kapısı ve Calla içeri girdi “Kahve hazır. Geliyor mu…” Vera’nın kollarımın arasında çaresizce ağladığını görünce öylece donup kaldı. Ona durumunun iyi olmadığını belli eden bir bakış attım. Calla’nın yüz ifadesinden Vera için üzüldüğünü görebiliyordum. Ona acımıyordu ama onun için üzülüyordu işte. “Biliyor musun, bu dünyada baba olacağı için deli gibi sevinecek biri varsa, o da Parker’dır. Karısını ve oğlunu bir patlamada kaybetmiş. Ve sanki kader ona ikinci bir şans verdi şimdi ama yanlış kadınla sundu bu şansı ona. Aynı şeyleri tekrar yaşamasını istemiyorum. Onu kaybetmek de istemiyorum. En iyisi ondan uzak durmak ama onu çok özledim. Bazen nefes alamayacakmış gibi oluyorum” Bakışlarım Calla’ya kaydı. Gözleri ıslanmıştı. Ben de ağlayacak gibi hissediyordum ya… “Her şey yoluna girecek Vera. Biliyorsun, bütün bunların son bulacağını biliyorsun. Parker ve sen tekrar kavuşacak ve bebeğinizi birlikte büyüteceksiniz” Konuşmadı Vera. Nefes alıp vermeye devam edip sakinleşmeye çalıştı. Gördüğü kabus onu gerçekten sarsmış olmalıydı. “Hadi gel gidip kahvelerimizi içelim” Uzanıp yan tarafta ki tekli koltuktan kısa kollu, ince sabahlığını aldım ve pijamasının üzerine giymesi için ona tuttum. O da yavaşça ayağa kalktı ve kollarını geceliğin içinde geçirip, bağlarını elimden alarak bağladı. Onu bir kolumun altına aldım ve kapıya doğru ilerdim. Ardından kapının önüne ulaşınca, diğer kolumun altına cici kızımı aldım ve üst kata doğru ilerlemeye başladım. “Kahvaltıyı sizin için benim hazırlamama ne dersiniz hanımlar?” diye sordum keyifle. Her şeye rağmen hala güzel bir sabahtı bu. Vera ve Calla, birbirlerini bakıp gülümsediler. “Bizim için uygun. Sen ne dersin Calla?” Biz derken bebeğini de olaya dahil ediyordu. Hormonlar… sakın bozuntuya vermeyin. “Bilemiyorum. Bana yine kızarmış ekmek yapacak mısın?” Ne zaman durdum ve ona şaşkın bakışlar atmaya başladım hatırlamıyordum. Tek düşünebildiğim o tek kelimeydi. Yine… “Vay canına” dedi Calla kendi kendine, benim gibi durum, şaşkın bir ifadeyle bakarken. “Gerçekten de hatırlıyorum. Ben… sanırım senin evindeyiz ve sen bana kahvaltı hazırlıyorsun. Kahvaltı da kızarmış ekmek var. Sen yapmışsın ve ben çok seviyorum. Doğru hatırladım mı?” Bu bir işaret değildi de neydi? Cici kızımın normale dönmeye başladığının işaretiydi. Kolumu Vera’nın etrafından çektim ve Calla’nın yüzünü ellerimin arasına alarak onu kendime çekip öptüm. Kısa bir öpücüktü ama dudaklarının tadı başımı döndürmeye yetmişti. “Evet,” dedim mutlulukla geri çekildiğimde “Doğru hatırlıyorsun” Güzel bir sabah geçiriyorum demiştim ya… Artık harika bir sabah geçiriyordum… * Kızlarla, denizin ortasında güzel bir kahvaltı yapmış ve oldukça keyifli zaman geçirmiştik. Onlara elbette ekmek kızartmıştım. Hem de bol bol. Calla işi olduğunu unutmuş ve bizimle kalmıştı. Saatlerce onlarla vakit geçirdi. Ta ki Robin arayıp tehlikenin geçtiğini söyleyene kadar. O zaman onları geri götürmemin zamanı gelmişti işte. Arabaya binip, otele doğru yol aldığımızda, hala gergindim. Hala tedirgindim. Kralın buralarda olmaması gerekiyordu. Robin’in burada olduğunu nasıl öğrendiğini bilmiyordum ama başımız fena halde beladaydı. Calla’yı Ian’a teslim ederken, onunla uzun süre birbirimize baktık. Ben ona ‘cici kızıma iyi bak’ diyordum. O da bana ‘bu benim işim’ diyerek karşılık veriyordu. En azından yanında Ian varken kendimi bir nebze olsun güvende hissediyordum. “Sonra görüşürüz şampiyon” diyerek gülümsedi Calla, veda ederken Onu tek bir hareketle çekip, kollarımın arasında aldım. Gözlerimi gözlerine diktim. Anlamasını istiyordum. Ne olursa olsun, onu görmekten, onunla olmaktan, onu sevmekten bir saniye bile vazgeçmeyeceğimi anlamasını istiyordum. Dudaklarını dudaklarımla kapattım. Usulca öptüm onu. Bakışlarımla anlatamadığım her şeyi dudaklarımla anlattım. Bir sonra ki ana kadar, bu öpücüğün anılarının onunla kalmasını diliyordum. “Görüşeceğiz, cici kız” Sonra geri çekildim ve Ian’la birlikte uzaklaşmasına izin verdim. Artık iş zamanıydı. Vera’yı odasına gönderdikten sonra hızla Robin’in yanına gittim. Bir durum değerlendirmesi yapmalı ve ne yapacağımız hakkında düşünmeliydik. Ayrıca iyi bir plana da ihtiyacımız vardı. Robin her zaman ki gibi lobide oturmuş, kahvesini yudumlarken, bir yandan da gazetesini okuyordu. Tamam, yaşlıydı. Çoktan otuz yaşlarının sonlarındaydı ama o kadar da yaşlı değildi. Ne diye uğraşıyordu? Sahi, niye hala yalnızdı bu adam? Gerçekten kafayı Jones’la mı bozmuştu? Bir aile kurmasının zamanı gelmemiş miydi? “Senim başka işin yok mu? Ne bileyim, kız arkadaşın filan?” diye sordum yanına otururken. Evet, bu sabah yüzünden hala sırıtıyordum. “Senin benim özel hayatıma burnunu sokmaktan başka bir işin yok mu?” “Benim özel hayatım senin koruman altında olduğuna göre, beni biraz aydınlatabilirsin diye düşünüyorum” Robin hafifçe gülümsedi. Sinirden güldüğü kesindi. Çoğu insanın üzerinde bu tarz etkiler bırakıyordum işte. Sinir ve gülümseme… “Bir kız arkadaşım var,” dedi Robin. Vay be, Robin’in de bir hayatı varmış gerçekten. “New York’ta yaşıyor.” “Onunla evlenmeyi filan düşünmüyor musun? Yaşın geçiyor? O kaç yaşında sahi?” “Bayanların yaşı sorulmaz, Taylor!” diyerek çıkıştı bana. Bu konuyu konuşmaktan hoşlanmıyor gibiydi “Ama henüz 29 yaşında. Benden neredeyse sekiz yaş küçük. Ve onunla henüz evlenmeyi düşünmüyorum. Onunla evlenmem demek, onu üvey kardeşimle tanıştırmam demek. Henüz buna hazır değilim” Eh, bu da bir sorundu elbette. Desene kral bu dünyadan siktirip gittikten sonra evlenecek çiftlerin sayısı gittikçe artıyordu. “Öyle olsun. Ee? Durum nedir?” Robin’in gazetesini bırakmasının zamanı gelmişti anlaşılan. Elinde tuttuğu gazeteyi indirdi ve öne eğilip olayları anlatmaya başladı. Kral gelip onu burada, otelde ziyaret etmişti. Yani artık burada kalamazdık. Ve bütün gece oturup konuşmuştuk. Daria’dan kurtulduğu için ne kadar mutlu olduğunu ve Kelly’i hala bulamadığını anlatmıştı. Asla da bulamayacaktı. Ve tabi ki hala peşimdeydi. Beni de hala bulamamıştı. “Ne yapacağız?” diye sordum Robin’e “Onun dikkatini New Haven’dan uzaklaştıracak bir yem atacağız ortaya.” “Ne yemi?” Robin’in suratında hiç hoşlanmadığım bir ifade belirdi. Aklından neler geçiyordu bilmiyordum ama içimden bir ses ucunun bana dokunduğunu söylüyordu. “Ona seni vereceğiz” NE? Deli miydi bu adam? Göz göre göre krala teslim olmayacaktım. Aylardır ondan kaçıyordum ben. Şimdi cici kızımı bırakıp hiçbir yere gitmezdim. “Sakin ol! Gidip seni ona teslim etmeyeceğiz. Bu akşam hemen Rhode Island’a gideceksin. Orada şehrin içinde biraz dolanmanı istiyorum. Birkaç muhbir seni görsün. Sonra Alexander’a arayıp haber vereceğim ve orada olduğunu söyleyeceğim. Tabi ki orada ki adamları hemen peşine düşecekler. Senden sahil yoluna dönmeni ve izini kaybettirmeni istiyorum. Marinaya yakın bir yerde seni bir ambulans bekleyecek. Ona bin ve marinaya git. Sonra da New York’a gel. Gece orada kalsan daha iyi. Buraya hemen dönme. Calla ve Vera’nın tekneyle açılmalarını sağlayacağım. Böylece güvende olacaklar.” Karışık bir plandı. Ama yapılabilirdi. Kralla av ve avcıyı oynayacaktık. Ancak kimin av, kimin avcı olacağı belli değildi. “Bir sorun daha var” dedim Robin’e. Kralı uzaklaştırmanın ve Calla’yı korumanın yolunu bulmuştuk ama Vera’nın bu sabah ki hali hala aklımdaydı. “Nedir?” diye sordu Robin “Vera’nın artık bize çoğu konu da yardım edemeyeceğini biliyoruz. Onu tehlikeye atamayız. Ama onun Gavril’den bir an önce kurtulması gerek. O polis, Parker, olmadan gerçekten acı çekiyor. Durumu gittikçe kötüye gidiyor. Bu sabah çığlıklar atarak uyandı. Nasıl ağladığını görmeliydin. Bu konuda bir şeyler yapmalıyız” Robin’in yüz ifadesi düşünceliydi. Geriye yaslandı ve kollarını göğsünde birleştirip, düşünmeye başladı. Aklından bir plan geçiyor gibiydi. Sadece emin olamıyordu. “New York’a ulaştığında,” dedi “Orada kalma. Sana bir adres vereceğim. Oraya git ve orada kişiye Vera’nın selamını söyle” Kaşlarımı çattım. Yoksa… “Kime?” “Ajan Parker’a” * Rhode Island’ın merkezinde, motosikletimin üzerinde oturmuş, Robin’den haber gelmesini bekliyordum. İşte yine 007 James Bond kimliğime bürünmüştüm. Kahraman, ajan… olmadığım bir şey kalmış mıydı? Dün akşam Nathan Hale’den ayrılmış ve New York’a, oradan da Rhode Island’a sürmüştüm. Tüm gün kralın muhbirlerinin beni görebileceği yerlerde dolanmış ve başlama noktama geri dönmüştüm. Kralın adamları gelir gelmez gazı kökleyecek ve başıma bir şey gelmemesi için dua ederek, buluşma noktasına sürecektim. Oradan sonrası zaten basitti. Telefonum mesaj sesi duyulduğunda, kalp atışlarım hızlanmaya başlamıştı. Zaman gelmişti. Mesajı hızla açtım ve Robin’in ne yazdığına baktım. ‘Dövüş zamanı şampiyon!’ Ve o an duyduğum motor sesleri, benim için ringde çalan zilden farksızdı. Hızla motoru çalıştırdım ve pedala basıp yola çıktım. Arabaların arkamdan geldiğini duyabiliyordum. Ancak ben onlardan daha hızlı ve daha seriydim. Aralardan sıyrılıyor ve son sürat kaçıyordum. Arkamdan birkaç el silah sesleri duyulduğunda, kralın benim canlı ya da ölü olmamla ilgilenmediğini anlamıştım. O, bir sorun olmaktan çıkmamı istiyordu. Kızına olanlar için aklınca beni suçluyordu ve ona göre Kelly’i ben saklıyordum. Şey… Kelly’i ben saklıyordum. Sadece bunu tek başıma yapmıyordum. Kurşunlardan kaçmak için sürekli zikzaklar çiziyor ve başımı sağa, sola, yukarı ve aşağıya hareket ettiriyordum. Başımı çekerek son anda kurtulduğum kurşunlardan biri, kaskıma sürtüp geçmişti ve sürtme etkisiyle kulaklarım çınlıyordu. Motor kurşungeçirmezdi ama tekerlerle isabet ederse halim fenaydı. Yakıt girişi ve üzeri metalle kaplı olmayan her yer tehlikedeydi aslında. Yani korunan yer sadece motorun dışıydı. Ne akıllıca. Ambulans beni bir kilometre ötede bekliyordu ve benim on saniye içinde onları atlatmam lazımdı. Hemen ileri de bir dört yol vardı hesaplamalarıma göre tam on beş saniye sonra kırmızı yanacaktı. Yani orayı geçebilmek için on beş saniyem vardı. Diğer türlü kırmızıda geçtiğim an, pestilim çıkardı. Bu motorla birileri beni kesin sinek gibi cama yapıştırırdı. 10, 9, 8, 7... Hadi Taylor! Gazı kökledim ve son 1 saniye kala kırmızı ışığı geçtim. Arkamda ki salaklar elbette ki ışığa takılmıştı ve tüm bu olanlar bana aksiyon filmlerinden fırlamış klişe bir kaçış sahnesini hatırlatıyordu. Ambulansa ulaşmak için hızla sağa doğru döndüm ve buluşma noktasına doğru ilerledim. Acele etmeliydim çünkü tahminime göre çoktan tekrar peşime düşmüşlerdi. Ambulansa ulaşmama dakikalar kalmıştı ve ben kurtulduğumu zannediyordum. Ta ki önüm siyah, geniş bir araç tarafından kesilene kadar. Plan değişikliği! Geriye döndüm ve motoru arka tarafa doğru, ters şeritten sürmeye başladım ama bu sefer önüm, başka bir araç tarafınsan kesilmişti. Başım fena halde beladaydı. Demek ki erkenden rahatlamamak gerekiyordu. Motoru tekrar ters çevirdim ve yan yola geçerek onlardan kurtuldum. Ancak aynısını onlarında yapabileceğini biliyordum. Bu yüzden onları şaşırtacaktım. Onlara peşimden yan yola geçmek içini refüjü aşmaya çalışırken, ben tekrar eski yoluma geçmiş ve gazı köklemiştim bile. Ancak hala onları atlatmam gerekiyordu. Bu yüzden bir ara sokağa döndüm ve önüme gelen her sapaktan kıvrılarak dikkatlerini dağıtmaya çalıştım. Ben yolumu kaybedersem, onlarda kaybederlerdi. Sapaklardan dönerek neredeyse yarım saat geçirdim ve sayısız yola döndüm. En sonunda onlardan kurtulduğuma inandığım zaman, tekrar ana yola çıktım ve buluşma noktasına doğru ilerledim. Evet… kurtulmuştum. Şimdi tek yapmam gereken ambulansa doğru ulaşmaktı. Ben ambulansa doğru ilerlerken, telefonum çalmaya başladı. Motor kullanmanın en gıcık yanı da buydu işte. Telefonla konuşmak. Ancak kulağımda bluetooth kulaklık ve kolumda teknolojinin son mucizesi, telefona bağlı saatlerden biriyle bu artık çok kolaydı. Vitesi bir saniye için bırakıp, saatin üzerine bastım ve telefonu yanıtladım. “Neredesin?” diye sordu Robin endişe dolu bir sesle. “Yolumu kestiler. Ben de geri dönmek ve onları şaşırtmak zorunda kaldım. Şimdi ambulansa doğru ilerliyorum” “Pekala, ne olursa olsun bu gece New York’a ulaş ki iyi olduğunu bileyim. Eğer Rhode Island’a kalırsan, başın ciddi belaya girer Taylor. Kral burnunun dibinde ve seni öldürmek için geldi” Bunun fazlasıyla farkındaydım. Ancak bu gece ölmeye niyetim yoktu. “Ambulansa ulaşmak zorundayım. Seni Ne…” Yaptığım ani frenle sözlerimde kesildi. Telefonu kapattım ve karşımda ki manzaraya baktım. Kahretsin! Ambulansın etrafı sarılmıştı. Benim yem olup, kralı avlamam gerekiyordu. Onun planlarımı mahvederek, beni avlaması değil. Ambulansın içinde ki adamlar, tutulmuştu ve en önde iki adam silahını bana doğru tutuyordu. Hızlı yaşa, geç öl Taylor. Bu sözün orijinalinin bu olmadığının farkındayım ancak şu an bu versiyonu daha çok işime yarıyor. Motoru tekrar ters tarafa çevirdim ve arkamdan ateş edilen kurşunlardan kendimi koruyarak süremeye devam ettim. Araçlar yine peşime takılmıştı ve ben marinaya nasıl ulaşacağımı bilmiyordum. Sadece sürmeye devam ettim ama umutlarım iyice azalamaya başlamıştı. Rhode Island’ı çok iyi bilmiyordum ve nasıl kaçacağım hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Sonunda önümde bir araba daha ani frenle durduğunda, bu gece daha fazla kaçamayacağımı ve sonumun geldiğini düşünmeye başlamıştım. Ta ki cam açılana kadar. Oh hayır! Yine mi bu sürtük? “Atla!” diye bağırdı Daria. Neden onun arabasına binmem gerekiyordu? Ah, evet. Çünkü ölmek üzereydim. İkinci defa düşünmedim ve motordan inip hızla Daria’nın arabasına bindim. Daria arabayı hareket ettirdi ve vitesi hızla beşe takıp, gazı kökledi. Nereye gideceğini biliyor gibiydi. Ama ben bilmiyordum. Çünkü marinaya gitmiyorduk. “Nereye gidiyoruz?” “Gara” Gara mı? Tren garına mı? Orada ne işimiz vardı ki? “Burada ne işin var Daria?” diye sordum bu sefer. Neden sürekli karşıma çıkmak zorundaydı ki? Baş belasının tekiydi. Ondan bıkmıştım artık. Ama hayatımı kurtardığı da bir gerçekti. Ödeşmiş olmuştuk. Ben de Calla’yla aramın bozulması pahasına onu kurtarmıştım. Az daha cici kızımı kaybediyordum ki bir seferinde gerçekten de kaybetmiştim. “Koruyucu meleğin bu geceki planlarını öğrenmiş,” Yüzünü ekşitti “Pek beğenmemiş planlarını. Ona göre gecelerini evinde oturup kitap okuyarak geçirmelisin. Krala yem olarak değil. Beni aradığında uyumak üzereydim. Sayesinde ülkeyi terk edemediğim için zamanımı otel odamda uyuyarak geçiriyorum.” Koruyucu meleğim adamı olarak Daria’yı mı seçmişti? Biraz aptaldı sanırım bu koruyucu melek. “Sana beladan uzak dur demedim mi ben? Senin yüzünden benim de başım belaya girecek. Kadın beni bir türlü rahat bırakmıyor!” NE! “Kadın mı? Koruyucu meleğim bir kadın mı? Tanrı aşkına, ne tür bir şaka bu?” Hayatımı bir kadın kurtarmıştı. Hayır, iki kadın. Egomu daha fazla incitebilirler miydi? “Benim bildiğim koruyucu melek figürleri hep kadın Taylor. Senin dediklerin düşmüş melekler. Onlar erkek olur ve onlara bulaşmak istemezsin. Onlar belli bir sebepten ötürü cennetten kovuldular. Şeytana uydukları için…” Off! Kimdi bu kadın? Bulduğumda cinsiyeti umurumda olmayacaktı. Canına kesin okuyacaktım. Bir de tutmuş planı değiştirmişti. Telefonum tekrar çalmaya başladı. Robin arıyor olmalıydı. Hızla telefonu cevapladım ve Robin daha soru sormadan olanları anlatmaya başladım. “Plan yattı Robin. Ambulansı bulmuşlar. Marinaya değil gara geçiyorum. Trenle geleceğim. Oraya nasıl gideceğimi sorma. Lütfen. Gururum yeterince ayaklar altında.” “Ne saçmalıyorsun sen?” “Kadınlardan nefret ediyorum” Bu yüzden bir cici kızla birlikteydim. Ne çok kadın ne de çok çocuk. Tam ortası. Tam benlik. Robin’in kafası karışmış olmalıydı ama şu an ona laf anlatamazdım. Daria’nın ağzından laf almalı ve kaçışıma odaklanmalıydım. “Bu gece dediğin adrese gitmiş olacağım. Emin ol. Seni varınca ararım” Telefonu kapattığımda, göz ucuyla Daria’ya baktım. Benimle değil, peşimizden gelen adamlarla ilgileniyordu. “Onları nasıl atlatacaksın?” “Çok basit” Çok mu basitti? “Açıklamak ister misin?” “İleri de radar var. Tek yapmam gereken oradan geçerken yavaşlamak ve çevirmeye takılmalarına izin vermek. Polisi geçemezler yoksa başları belaya girer” Vay canına! Şimdi ondan neden bu kadar nefret ettiğimi hatırlamıştım. Sadece bir sürtük değil aynı zamanda zeki bir sürtüktü. Ya da aklını bazen kullanabiliyordu diyelim. Gerçekten de biraz ileriye radar koymuşlardı. Daria hızlı bir çabukluğuyla vitesi düşürdü ve frene basarak hızını azalttı. Az önce 200’le giderken –evet, şehir içinde 200’e kadar çıkmıştı- şimdi 80’le gidiyordu. Radarı geçtikten hemen sonra, tekrar vitesi arttırdı ve hızını 90’a çıkardı. İleri de çevirme noktası vardı. Orayı da geçtikten sonra, topuklama zamanıydı. 130’la gara doğru giderken, arkamızda çevirmeye takılan aracı görebiliyordum. “Neden gar?” diye sordum. Bu önemli bir noktaydı. “Planları ben yapmıyorum. Ben sadece onun tehditleri yüzünden buradayım. Kralı öldürdüğünde haber ver. Ondan da soyadı Jones olan herkesten de nefret ediyorum!” “Hey!” diye haykırdım “Calla’yı ve annesini bu işe karıştırma” “Bana Calla’yı savunma!” diye bağırarak bana karşılık verdi. “Sevgilin sandığın kadar masum değil, Taylor. Kazadan kurtulan kişi sadece Calla’ydı. Senin cici kızın değil. Kral yüzünden okyanusa uçtuğunuzda cici kız öldü ama sen hala yaşadığına inanacak kadar salaksın” Ne saçmaladığını bilmiyordum ama kesinlikle benim sinirimi bozmak için söylüyordu. O hala benim cici kızımdı. Bunu biliyordum. Çünkü onun gözlerine baktığımda bunu görebiliyordum. Daria’nın hiçbir halt bildiği yoktu. Hem o Calla’nın şu an yaşadıkları hakkında ne biliyordu? Bekle bir dakika? “Onunla konuştun mu?” diye sordum. Öfke damarlarımda dolaşmaya başlamış ve kan beynime hücum etmişti. Buna nasıl cüret ederdi. Garın önüne geldiğimizde ani bir frenle durdu ve arabanın kilidini açtı. “Sana iyi yolculuklar, şampiyon. Cici kızına selam söyle” Bakışlarını yola çevirdiğinde, sorumu cevaplamayacağını anlamıştım. Arabadan inip kapıyı kapattım ve tamamen karma çorman olmuş düşüncelerimle arkasından baktım. Söylediği sözler aklımdan çıkmıyor ancak hiçbir anlam ifade etmiyordu. Ama biliyordum ki çok yakında neler olduğunu anlayacaktım. Şimdilik tek yapmam gereken bir trene atlamak ve bu konuyu daha sonra düşünmek üzere rafa kaldırmaktı. * Trenden inip, New York’a ulaştığımda saat üçe geliyordu. Trenle geldiğim için, bir sonra ki trene binip, New Haven’a öyle gitmeye karar verdim. 24 saat açık dükkanlardan birine girip, güneş gözlüğü ve şapka aldıktan sonra, bilet almak üzere, makinaların yanına gittim. Şansıma on dakika sonra başka bir tren vardı ve ben saat tam 04.18’de New Haven’a ulaşmıştım. Gardan ayrılırken, tekrar etrafımı kolaçan ettim. Kahretsin, fazla huzursuzdum. Ancak bu gece tamamlamam gereken bir görev daha vardı. Taksiye bindim ve ona Robin’in verdiği adresi söyledim. Büyük ihtimalle adam bu saatte uyuyordu ama onu uyandırdığım için hiç de pişman olmayacaktı. New Haven’ın işlek caddelerinden birinde durmuştuk. Sokak bomboştu. Etrafta kimse yoktu. Deri ceketimin yakalarını kaldırdım ve sokak boyunca karşıdan karşıya geçerek, adresteki apartmana doğru ilerlemeye başladım. Apartmanın kapıcısı, yerinde uyuyordu. Güzel. Bir de onunla uğraşmayacaktım. Asansörü kullanmak yerine merdivenleri tercih ettim ve sessizce tüm basamakları tırmanarak, 3.kata ulaştım. 3.kat, 5.daire. İşte adamımızın yaşadığı yer burasıydı. Zile uzun uzun bir kez bastım ve bunun onu uyandırmasını umdum. Bekledim… bekledim… bekledim ve sonunda evin içinden gelen ayak seslerini duydum. İşte başlıyoruz. Kapıyı uykulu gözlerle uzun boylu bir adam açtı. “Bu saatte kapıma geldiğine göre ya canına susadın ya da söyleyecek iyi bir şeyin var, dostum” dedi adam. Büyük ihtimalle ne dediğini bilmiyordu ama yine de durumu iyi kurtarmıştı. “Evet,” dedim sırıtarak “Sana Vera’nın selamını getirdim” Gözleri irice açıldı. Uykusu tamamen kaçmıştı. Ona Vera’dan haber getirmiştim ve o kötü ya da iyi, her türlü habere dört elle tutunacak bir durumdaydı. Bunu yüz ifadesinden anlayabiliyordum. “Sen…” “Hadi bakalım. Hazırlan da çıkalım. O uyanmadan oraya varmış oluruz sanırım” Hala bana anlamamış gözlerle bakıyordu. Eh, sabahın dördünde biri kapıma dayanıp, sevdiğim kadının yerini bildiğini söylese, ben de böyle şoka girerdim. Calla’yı bulduğumda az şaşırmamıştım hani. “Kimsin sen?” diye sordu “Vera’nın korumalarından biri diyelim. Sanki korumaya ihtiyacı varmış gibi. Ama artık  onunla daha fazla başa çıkamıyoruz. Çatlağın teki. Kuşlar bana bunu bir tek senin başarabildiğini söyledi. Ee? Seni ona götürmemi istiyor musun, istemiyor musun?” Nefesini tuttu. Gözlerine bakılırsa, aylardır doğru düzgün uyuyamıyordu ve bu onu uyandırdığım için kötü hissetmeme sebep oldu. “Beş dakikaya hazır olurum” dedi ve kapıyı ardından açık bırakıp, evin içinde kayboldu. Cici kız ve şampiyonun hikayesi çok anlatılmıştı şimdiye kadar. Ancak şimdi, bir polisin, güzel hırsızını nasıl yakaladığının hikayesini anlatmanın zamanıydı. ** Kapı çalıyor. Lanet olası kapı çalıyor. Lanet sabahın, lanet dördünde! Bu aylardan beri uykuya dalabildiğim nadir gecelerden biriydi. Bundan iki ay önce, gecelerim ve gündüzlerim birbirine karışmış ve nefes aldım her an, cehennemden farksız bir hal almıştı. Bir zamanlar nefes aldığı halde yaşamayan bir adamdım. Karım ve oğlum öldükten sonra asla gerçekten hayatımdan zevk alamamıştım. Ta ki Vera ile tanışana kadar…  Bir melek gibi karşımda belirmiş ve hayatımı kurtarmıştı. Beni içimde bulunduğum cehennemden çekip çıkarmıştı. Aldığım nefes uzun zaman sonra bir anlam kazanmıştı. Tekrar aşık olmuştum. Kalbimi bir hırsıza kaptırmış ve asla geri alamamıştım. O gün ormanda ki kulübeye gittiğimde, onda bir tuhaflık olduğunu biliyordum. Bir an çok mutluyken bir an içimi ürperten, acı dolu gözlerle bakıyordu. O gün çaresizliği gözünden okunuyordu ama ben öyle mutluluk sarhoşuydum ki o an anlayamamıştım. Beni bırakıp gideceğini anlayamamıştım. Meleğim gitmişti ve hayatım boyunca hiçbir zaman, o sabah uyanıp da Vera’yı evde bulamadığım ki kadar korkmamıştım. O kadar çaresiz hissetmemiştim. Amelia öldüğünde bile… O aptal mektubun her bir satırını hala hatırlıyordum. Herkesin arkadaşları vardır ama gerçekten bizi bu dünyada tutan çok az insana sahibizdir, diye başlıyordu ve Seni daha iyi bir hayatta tekrar göreceğim. O zamana kadar hoşçakal yakışıklım diyerek bana veda ediyordu. Altında imzası vardı. O imzayı çaresizliğim üzerine atmıştı. Ölüm fermanımı imzalasa daha iyiydi. Onu son iki ayın her günü aramıştım. Sahip olduğum tüm imkanları zorlamış ve aramıştım. Son bir hafta hariç… Bir hafta önce, görevi kötüye kullanmaktan açığa alındığımdan beri onu aramaktan vazgeçmiştim. Çünkü bana kalan tek hayatı, işimi de kaybettiğimde, sefaletin en saf hali olarak daha fazla düşemeyeceğimi kavramış ve onu kaybettiğimi kabullenmiştim. Meleğim geldiği yere geri dönmüştü. Cennetini aramaya gitmişti. Beni öylece savunmasız bırakmıştı. Tek bir dileğim vardı. Hâlâ hayatta olması… Bu bile yeterdi bana. Bazen sadece nefes aldığını bilmek istiyordum. İyi olduğunu… Çoğu zamanımı Tanrı’ya dua ederek geçiriyorum. Onu hayatta tutması için yalvarıyorum. Amelia’ya ve Ronald’a sesleniyorum. Vera’yı korumalarını istiyorum onlardan. Çünkü hayatta olsalardı, ikisinin de Vera’yı çok seveceğini biliyorum. Amelia’nın onu korumasını, yanına almamasını dileyip duruyorum. İşte hayatım böyle sefil bir durumda. Ve ben aylar sonra ilk kez sarhoş olup sızabildim. Kapı çalıyor. Neden kapı çalıyor? Bu saatte gelen gerzek kimse, iyi bir bahanesi olsa iyi olurdu. Yataktan kalktım ve terliklerimi ayağıma giyip silahımı aldım. Kapının yanına gidince önce silahımı ulaşılabilir bir mesafede sakladım ve önce kapının deliğinden kimin geldiğine baktım. Uzun boylu, iri yapılı, tanımadığım bir adam kapımın önünde duruyordu. Pekala, kapımın önünde aniden hurilerin belirmesini beklemiyordum ama doğruyu söylemek gerekirse herifin tekini de beklemiyordum. Önce kilitleri, ardından kapıyı açtım ve gözlerimi apartmanın ışığına alıştırmaya çalışarak, karşımda ki adama baktım. “Bu saatte kapıma geldiğine göre ya canına susadın ya da söyleyecek iyi bir şeyin var, dostum” Umarım ilkidir. Birilerinin çenesine kırmaya gerçekten ihtiyacım vardı. “Evet,” dedi adam sırıtarak. Anlaşıldı. Belasını aramaya gelmişti. “Sana Vera’nın selamını getirdim” Ya da bana canımı getirmişti. Öylece olduğum yerde donup kaldım. Ne dediğinin farkında mıydı o? Bana meleğimin selamını mı getirmişti? Bunca aydır arayıp bulamadığım kadından haber mi vardı? Hayatta mıydı? İyi miydi? Kalbim sıkıştı… Ve tüm hücrelerim tek bir ağızdan bir Rus kasırgasının adını haykırdı. Veronica Roza Glazkov, hayatımdan bir kasırga gibi gelip geçmişti. “Sen…?” Nereden tanıyordu Vera’yı? Başı belada da olabilirdi. Ve bu herif ona zarar vermişse, canını fena yakacağım kesindi. “Hadi bakalım. Hazırlan da çıkalım. O uyanmadan oraya varmış oluruz sanırım” Nereye? Onunla öylece gideceğimi de nereden çıkarmıştı? Gavril, Vera ile ilişkimi öğrenmiş olabilirdi. Bu da ona tuzak kurmak için, o piçin bir oyunu olabilirdi. “Kimsin sen?” diye sordum net bir sesle. Önce Vera’ya zarar gelmeyeceğine, onun güvende olduğuna inanmam gerekiyordu. “Vera’nın korumalarından biri diyelim. Sanki korumaya ihtiyacı varmış gibi. Ama artık onunla daha fazla başa çıkamıyoruz. Çatlağın teki. Kuşlar bana bunu bir tek senin başarabildiğini söyledi. Ee? Seni ona götürmemi istiyor musun, istemiyor musun?” Vera’nın korumalarından biri... Ona inanmalı mıydım? Anlaşılan, evet. Çünkü onun çatlağın teki olduğunu düşünüyordu ve benim ona güvenip, şansımı denemekten başka çarem yoktu. Güzel hırsızı elimden kaçırmış olabilirdim ama şimdi hırsızı yakalamanın vaktiydi. “Beş dakikaya hazır olurum.” ** MİNDY Calla yaşıyormuş… Calla yaşıyormuş… Henry’nin söylediği onca şey arasından sadece bu iki kelime kafamın içinde yankılanıp duruyordu. Calla yaşıyormuş… Ben o kadar inandırmıştım ki kendini onun ölümüne, hayatta oluşu bir türlü gerçek gibi gelmiyordu. Calla yaşıyordu, fakat onda, eski hayatına, eski Calla’ya dair hiçbir şey kalmamıştı. En yakın arkadaşım yaşıyordu ama bir yanım buna sevinememişti bile. Henry’nin anlattıklarına göre, Calla hafızasını kaybetmişti. Bir yadan, babasıyla yaşadığı tüm o felaketleri hatırlamayışı iyiydi, ancak unuttuğu onca diğer şey… Hayatımın en önemli anlarını paylaşmıştım onunla. Şimdi o anılara bir tek ben sahiptim ve artık o anları Calla’yla paylaşmıyor olmak beni yaralıyordu. Yaşadığı için mutluydum, ama yine de onu kaybetmişim gibi hissetmekten kendimi alamıyordum. Şu anda Robin’le buluşmak üzere yoldaydık. İlk önce onun yanına uğramamızı söylemişti Henry’e. Bizimle konuşacakları varmış. Bense bir an önce Calla’yı görmek istiyordum. Tüm bunların gerçek olduğunu inanmaya, dostuma sarılmaya ihtiyacım vardı benim. Gerginlikten öyle çok sıkmıştım ki dişlerim, çenem tamamen uyuşmuş ve boyun kaslarım ağrımaya başlamıştı. Sağa sola hareket ettirdim başımı önce. Ardından bir elimde boynumu ovalamaya başladım. “İyi misin?” diye sordu Henry. Değildim. Hiçbir şey söylemedim. Bunun yeterli bir cevap olduğunu düşünüyordum. Amacım kaba olmak değildi fakat konuşacak, tek kelime dahi söyleyecek halim yoktu. Sanki yol hiç bitmiyor, zaman hiç geçmiyordu. Neden daha hızlı gidemiyorduk ki? Sinirlerim tamamen yıpranmış durumdaydı. Aylar sonra dışarıdaydım. Tüm bu zaman boyunca öldüğünü sandığım en yakın arkadaşım hayattaydı ama hayatına dair hiçbir şey hatırlamıyordu. O hayattaydı ve ben hâlâ yas tutuyordum. Hayatım bir hız treninde gibiydi. Son süratle aşağıya doğru düşüyordum sanki ve aksi gibi emniyet kemerim de açıktı. Yere çakılmaya fazlasıyla yakındım. Dudaklarımdan bir hıçkırık döküldüğünde ben de buna çok şaşırmıştım. Ağlamayı beklemiyordum. Fakat sonra fark ettim ki bu zamana kadar ağlamamam da oldukça beklenmedik olmuştu benim için. Kendimi daha fazla tutamamıştım belli ki. Tüm bunlar çok fazla geliyordu artık. Calla yaşıyordu… Ve ben umut ediyordum. Umutlanmak istemiyordum. Umut etmekten ve bunun benim sonum olmasından korkuyordum. Ölümüme bir parça umudun sebep olması düşüncesi… Ne acı, ne tatsız bir son olurdu bu sahiden de! Henry de en az benim kadar şaşırmıştı, ben ağlamaya başladığım zaman. “Mindy?” Şaşkın bir nidayla döküldü adım dudaklarından. “Sorun ne?” Sorun ne mi? Ne sorun değildi ki şu anda hayatlarımızda? Sorun olmayan şeyleri saymak daha az zamanımı alırdı muhtemelen. “Ben-” bir hıçkırıkla bölündü cümlem “Ben… Bilmiyorum. Sinirlerim bozuldu sanırım. Çok gerginim ve…” Böylece daha çok ağlamaya başladım. Kendimi durduramıyordum bir türlü. Tek bir damla gözyaşı… Büyük patlama için ihtiyacım olan sadece buymuş demek ki. Henry hızla arabayı ilk bulduğu yere çekti. Bir saniye sonra emniyet kemerini çözüyordu. Sonra… Sonra beni kollarının arasına alıyordu. Beni tutuyordu. Artık düşmüyordum sanki. Hiç bilmediğim eksik bir yanım tamamlanmış gibiydi. Neden güvende hissediyordum ki kendimi sahi? Neden gözyaşlarım birden bire dinmeye başlamıştı böyle? Aylardır köşe bucak kaçtığım adam bana sarıldı diye, neden kendimi bir anda daha iyi hissetmiştim ki? Tanrım! Kesinlikle aklımı yitirmeye başlıyordum, çünkü bunun başka açıklaması olabilirdi. Belki de olabilirdi ya da… Ancak ben henüz bunu duymaya da kabullenmeye de hazır değildim.   “Her şeyin çok ağır geldiğini farkındayım,” diye fısıldadı saçlarımın arasından “Fakat bir noktada inan tüm bunlar geçecek.” “Nereden biliyorsun?” “Bilmiyorum,” İşte tam da ihtiyacım olan cevaptı “Ama inanmaktan başka şansımız yok. Umut etmekten.” İşte yine aynı kelime çıkmıştı karşıma. Umut… Hafifçe geri çekildi Henry. Gözlerimin içine baktı. “Umut etmekten korkma Mindy,” dedi usulca. Gülümsedi. Bana tanıştığımızdan beri belki de ilk kez gerçekten gülümsedi Henry bana. “Her şey yoluna girecek prenses,” dedi sonra. Ve kalbim nasıl da hızla ona inanmayı seçti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD