7.Bölüm

4457 Words
7.Bölüm Kalabalık akşam yemeklerine alışkındım. Dövüş eğitimimi alırken, kaldığımız evde topluca yemek yediğimiz bir oda vardı. Yere çöker ve antrenörlerimizin bize uygun gördüğü şeyleri yerdik. Antrenörüm Clark protein tozuna güvenmez ve kullanmamı kesinlikle istemezdi, bu nedenle vücuduma şimdi ki halini verirken sayesinde neredeyse hafta da üç gün et yemeği yerdim.  Kalabalık yemeklere alışkındım evet, ancak daha önce hiç bu tarz ‘kalabalık’ bir yemek yememiştim. Ben, Vera ve Robin, Calla, Ian, Lola ve Jeffrey ile yemek yiyecektik bu akşam. Robin ona haber verir vermez otelin restoran kısmında rezervasyon yaptırmıştı. Yani ben Daria sürtüğüyle uğraşırken, o yemek organizasyonu yapmıştı. Robin beni ve Vera’yı ona yardım edelim diye yanına almıştı. Anlaşılan onun yardım anlayışı bize pis işleri bırakıp, arkasına yaslanmaktı. Her neyse, şu anda yemekteydik anlayacağınız. Yuvarlak masanın etrafına oturmuş yemeklerimizi yiyorduk. Calla sanki her gün daha da güzelleşiyordu ya da ben bu kadar yakınımda olduğu halde hala ona ulaşamadığım için her gün onu daha çok özlediğimden böyle hissediyordum. Calla benim yanımda ve Ian’da nişanlısı Lola ile birlikte onun yanında oturuyordu. Vera diğer yanımdaydı ve onun yanında Robin ve Jeffrey vardı. Gözümü dikip Ian’a bakmamak ya da boğazına saldırmamak için kendimi zor tutuyordum. Tamam, ikincisini yapmak daha zor oluyordu. Kimdi bu koruyucu melek? Ian bunu kesinlikle biliyordu. İlk başlarda onun kral için çalışan bir casus olduğunu düşünmüştüm ama şimdi bizim tarafımızda olduğunu biliyordum. Ve bir şekilde Calla’nın yanında olması, üstelik başkasıyla nişanlı olması, bana kendimi bir nebze olsun rahat hissettiriyordu. Calla’nın bir gardiyanı vardı ve ben yokken, koruyucu meleğim adına ona göz kulak olacaktı. Yine de o meleğin kim olduğunu bilmemek canımı sıkıyordu? Bu konudan Robin’e bahsetmemiştim. Onu kendim arayıp bulacaktım. Yemeklerimizi yerken bir yandan da sohbet ediyorduk. Konuşmayı ilk Jeffrey başlatmıştı. Robin’e döndü ve ne iş yaptığını sordu. Bak işte bunu bende merak ediyordum. “Geri dönüşüm teknolojileriyle ilgili bir şirketim var” diyerek cevapladı sorusunu Robin. Hadi canım! Gerçekten mi? ‘Çocuklarınızı kaçırması için Alexander Jones’a numaradan da olsa yardım ediyorum ama merak etmeyin, onlara iyi bir gelecek, güzel bir dünya bırakacağım!’ “Çevreci bir iş adamı! Ne güzel. Meslektaş sayılırız. İkimizde insan hayatını kurtarıyoruz” Robin ve Jeffrey kahkahalarla gülmeye başlarken masada ki herkes gülmek için adeta kendini zorluyordu. Doktor esprileri. İğrenç. “Dünyamız her geçen gün kirleniyor ve birilerinin çevrede ki pislikleri temizlemesi gerek” Bak işte bu Robin’in mesleğini daha iyi tanımlıyordu. ‘Çevrede ki pislikleri temizlemek’ Bir süre Robin’in işi üzerine konuşuldu masada. Onlar konuştukça ben de Robin’i daha iyi tanımış ve bilmediğim yanlarını öğrenmiştim. Masada ki herkes onu dikkatle dinliyordu. Özellikle Calla. Amcasıyla ilgili öğrenebildiği her şeyi öğrenmeye çalışıyordu. Geçmişiyle ilgili her bir bilgi, altın değerindeydi onun için. Daha sonra konu Vera’nın hamileliğine geldi. Soruyu Calla sormuştu. “Kaç aylık hamilesin?” Vera’nın yanakları anında kızarmış ve dudaklarına buruk bir gülümseme yerleşmişti. Elini karnına koydu ve yavaşça karnını okşadı. Sanki bebeğinin başını okşuyordu. Güzel hırsızı böyle göreceğimize kim inanırdı? “9 haftayı doldurdum. Yavaş yavaş kilo almaya başladım. Doktor 10.haftadan sonra daha çok kilo alacağımız söyledi. Sanırım bu konuda biraz heyecanlıyım. Bir an önce karnımın büyümeye başlamasını istiyorum” Calla’nın dudaklarında sevecen bir gülümseme belirdi bu konuyla gerçekten ilgileniyor gibiydi “Bebeğinin içinde büyüdüğünü hissetmek güzel bir şey olmalı.” Vera’nın bakışları, Calla’nın sözleri üzerine benimkilerle buluştu. “Sen de anne olmak ister miydin? Yani gelecekte?” Bu kızın beyninin içinin nasıl bir yer olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama orada yaşamak istemezdim. Bir hırsıza göre fazla zeki ve fazla kurnazdı. Omuzlarını silkti Calla “Bir gün neden olmasın?” dedi. Bebek mi istiyordu? Neyse ki çok yardımsever bir insandım “Ama önce bir baba adayı bulmam gerek” Baba adayı bulmak mı? Hala bulamamış mıydı? “Belki de bulmuşsundur” dedi bu sefer Vera. Bu kızı seviyordum. Evet, cici kız, Vera haklı. Belki de bulmuşsundur. “Hani nerede?” Calla başını çevirerek etrafını incelemeye başladı. Pekala, eğer bu otelde ki her bir erkeği tek tek öldürmemi istemiyorsa buna son vermesi gerekiyordu. Kızgın bakışlarımı üzerine diktim ve bu yaptığına bir son vermesi bekledim ama tabi ki yapmadı. Baş belası cici kız… Etrafına bakınmayı bitirdi ve tekrar Vera’ya döndü “Ben baba adayı filan göremedim” Artık araya girme zamanım gelmişti. “Belki de iyi bakamamışsındır” “Belki de,” dedi “Bu aralar gözlerimde biraz sıkıntı var. Doktora gitmem lazım. Gözlüğümü alır almaz söz tekrar bakınırım.” Benimle dalga geçiyordu resmen. Eskiden olsa onu çoktan sırtıma atıp, yalnız kalabileceğimiz ilk odaya sürüklemiş ve ona nereye bakması gerektiğini açık ve net bir şekilde göstermiştim ama şu an bunu yapamazdım ve bu bekleme ve sabretme işi sinirimi bozmaya başlamıştı. Oysa ki ben ona bunu göstermeyi gerçekten istiyordum. Bebek konusu kapandığında tatlılarımız gelmişti ve masada yeni bir sohbet konusu açılmıştı. Robin ve Ian’ın telefonlarının aynı anda çaldığı o lanet ana kadar güzelce zaman geçiriyorduk. Kahretsin! Bu ikisinin telefonlarının aynı anda çalması iyiye işaret değildi. Robin bir telefonun ekranına bir bize şüpheli bakışlar atarken, benim bakışlarım Ian’ın üzerindeydi. İkisi de izin istedi ve masayı terk etti. Gerginlikten sıktığım yumruğum nedeniyle tüm kaslarım uyuşmuştu. Kötü bir şeyler oluyordu. Bu gece bir olay istemiyordum oysaki. Calla’nın parmaklarını yumruğumun üzerinde hissedene kadar parmaklarımı avcumun içinde sıkmaya devam ettim. “İyi misin şampiyon?” diye sordu parmakları yumruğumun üzerinde gezinirken. O yanımdayken nasıl kötü olabilirdim? “Sana az önce ne dedi?” diyerek araya girdi Vera. “Bu konuyu sonra konuşabilir miyiz?” Ona şimdi bunu açıklayamazdım. Dikkatim bambaşka bir yerdeydi. Calla’ya “iyiyim” dedim ve gözlerimi bize doğru gelen Ian ve Robin’e diktim. “Bir sorun mu var?” diye sordu nişanlısının gergin yüzünü gören Lola “Hayır, işle ilgili bir sorun. Kalkalım mı artık?” Bela kokusu alıyordum! “Peki, sen iyi misin Robin?” diye sordu bu sefer cici kız. Robin’in bakışları ‘lanet olsun, değilim’ diyordu. Bir benim bir Calla’nın üzerinde gidip geldi o bakışlar. “Arayan üvey abimdi,” dedi. Lanet olsun! Bela kokusu aldığımı biliyordum. “Buralardaymış ve bana uğramak istiyormuş” Siktir! Basılmıştık. Tüm bedenim titriyordu resmen. Vera’ya baktığımda renginin solduğunu ve bir elinin karnının üzerinde adeta siper oluşturduğunu gördüm. “Yani üvey amcam mı?” diye sordu Calla. Bir zamanlar baba diyordun ama o ayrı bir mesele. Ben ikisi de olmasını istemiyordum. “Güven bana Calla,” dedi Robin en ciddi ses tonuyla “Onun seninle hiçbir alakası olmasını istemezsin” “Neden?” Merak etmesen olmaz mı? “Bu eski ve hatırlamadığın için çok şanslı olduğun bir hikaye” Kesinlikle çok şanslıydı. Alexander Jones ona yeteri kadar acı çektirmişti. “Calla’yı eve sen bırakır mısın, Taylor?” diye sordu Ian Bakışlarımız kesişti. Bakışları “Onu buradan götür ve kral gidene kadar getirme’ diyordu. Lola endişeyle Ian’ın koluna asılmıştı ve Jeffrey oturduğu yerde gergin nefesler alıp veriyordu. Bu masada Calla hariç herkes gerçeği biliyordu. Bu masa da herkes onu koruyordu. Peki, o hiçbir şey bilmezken bunu nasıl yapacaktık? “Elbette” dedim ve ona gülümsemeye çalıştım. Kralın ulaşamayacağı tek yere götürecektim. Yani denize. Ancak bu sefer onu teknenin iç tarafına bağlamam gerekebilirdi. Hesabı ödedik ve masadan kalktık “Vera’da sizinle gelsin,” dedi Robin. Güzel fikirdi. “Odasının kliması bozulmuş. Bu gece onunla birlikte teknede kal. Ben yarına klimayı tamir ettirmiş olurum” Vera bebeğini korumakla meşgul olduğu için, onu koruma görevi bize düşmüştü. Robin onu bu ekibe dahil ederken hamile olduğunu bilmiyordu. Kimse bilmiyordu ama buna üzülmüş gibi değildi. Sadece Vera’nınd eğil, o bebeğinde hayatını kurtarıyordu ve bundan oldukça mutluydu. Vera ve Calla’yla birlikte arabaya doğru ilerledik. Onlar önden yürüyordu ve ben arkalarında sürekli etrafıma bakınıyordum. Eskiden hayatımda ki en önemli kadın yıllar önce kaybettiğim annemdi. Ama onu koruma görevini rafa kaldıralı çok olmuştu. Onu ve kız kardeşimi bulup babamı hayatlarından kovana kadar hayatımda ki en önemli iki kadın Vera ve Calla’ydı. Vera, Parker’a geri döndüğünde, onu koruma görevim de bitmiş olacaktı. Arabaya bindiğimizde Calla’yı tekneye götürmenin bir yolunu arıyordum. Onu çağırabilirdim ama daha geçen gece orada olduğumuz için eve gitmek isteyebilirdi. Ben onu nasıl oraya götüreceğimi düşünürken, arka koltuktan Vera girdi araya “Bizimle tekneye gelsene, Calla?” “Eve gitsem daha iyi, Vera. Yarın sabah erkenden işim var. Bebek bakıcılığı. Berbat bir şey” Kabuk etmeyeceğini biliyordum. “Bebek bakıcılığı ha! Bana bildiğin her şeyi anlatmalısın! Hem, Taylor ve ben Robin’in Columbia’dan getirdiği kahveleri çaldık. Sana kahve yapabilirim” Calla düşünmeye başladı. O kahveleri çalan kişi aslında Vera’ydı. Bilirsiniz, biri bir şey çalacaksa bu Vera olurdu ama bunu yaptığı için pişman ya da kızgın değildim. İyi ki de yapmıştı. “Columbia kahvesi ha! İki ay önce Columbia’daydım. Gerçekten kahveleri çok güzel” Columbia mı? “Orada ne işin vardı ki?” Kazanın üzerinden üç ay geçmişti. Kazadan sonra Columbia’ya mı gitmişti? “Ian ve Lola tatile gidiyorlardı ve ben de o aralar moral olarak berbat durumdaydım. Beni de yanlarında götürdüler. Amerika’ya dönünce de Los Angeles’a geçtik. Sana bunu zaten söylemiştim. Geçen ay Los Angeles’taydım. O yüzden beni buralarda arayıp bulamamıştın” Ian’ın onu buradan götürmesinin tek sebebi tatil olamazdı. Onu bir süre buralardan uzaklaştırmak istemiş olmalıydı. Koruyucu melek her kimse, onu bulmamız istememişti. Calla’yı ölmüş kabul etmemizi istemişti. Peki, ama neden? “O zaman tekne de kahve içiyoruz” “Kahve sana zararlı değil mi?” diye sordum. Eğer öyleyse ona kahve filan yoktu. “Off ya! Sen de bu abi rolüne iyice ısındın. Robin’den de senden de bıktım! Bir bardaktan bir şey olmaz Taylor. Rahat bırak beni. Resmen Parker’ı geçtin. Ondan bile daha çok kuralcısınız!” Parker’dan söz ettiğine göre gerçekten sinirlenmiş olmalıydı. Demek kuralcıydı. Bak bu polis herifi sevmeye başlamıştım. “Parker kim?” diye sordu Calla. Bu sorunun cevabını ben de merak ediyordum. Vera’nın yüzünde buruk bir mutluluk oluştu ve eli refleks olarak karnına gitti. “Bebeğimin babası” dedi “Seni terk mi etti?” diye sordu bu sefer Calla Vera’nın “Hayır!” diye itiraz etmesi uzun sürmedi. Hayır, o zekiliği yapan güzel hırsızımızdı. “Beni terk etmedi. O asla böyle bir şey yapmaz. Elinde olsa beni bir saniye bile yanından ayırmazdı. Ama ben… ben…” derin bir nefes aldı. “Onu ben bırakmak zorunda kaldım. Yanında kalamazdım. Ama bu geçici bir durum. Geri döneceğim. Sadece şu anda ondan uzak durmam gerekiyor” “Neden?” “Ailevi problemler diyelim” Üvey babaları tarafından hayatları lanetlenen iki kız. Cici kız ve güzel hırsız. Sizce de bundan çok güzel film olmaz mıydı? “Kahve içerken bana ondan daha çok bahsetmelisin” dedi Calla, heyecanla. Vera mutlulukla gülümsedi “Büyük bir zevkle” Ondan hamile olduğunu öğrendiğimden beri Parker hakkında bilgi almaya çalışıyordum ama asla başarılı olamamıştım. İşte kadın olmak böyle bir şeydi.  Aynı cinsten olduğunuz sürece birbirinize her şeyi anlatabilirdiniz. Bilginiz olsun, bu düpedüz dedikoduydu. Tekneye varıp arabadan indiğimizde, ben etrafıma bakınmaya başlamıştım yine. Alarm durumundaydım. Bir an önce kıyıdan uzaklaşmak istiyordum. Tekneye girer girmez ilk işim kızları içeri oturtmak oldu. Bu gece başka olay istemiyordum. “Siz burada oturun ve kahveleri yapın, ben de biraz açılayım. Ne dersiniz?” “Harika olur” diyerek atladı Vera, Calla’ya cevap verme fırsatı tanımadan. Hayır cevabı şu anda kesinlikle kaldırabileceğim bir şey değildi. Yanlarından ayrıldım ve hızla güverteye çıkıp demir aldım. Güvenli bir açıklığa kadar gidecek ve mümkünse sabaha kadar burada kalacaktım. Tabi Calla’yı nasıl kalmaya ikna edeceğim de merak konusuydu. Tekneyi kullanabildiğim son hızla kullanmış ve kıyıdan güvende olduğumuzu düşünene kadar uzaklaşmıştım. Motoru kapatıp, demir attığımda, içim biraz olsun rahatlamıştı. Aşağı inmeden önce telefonumu çıkarıp Robin’e güvende olduğumuzu söyleyen bir mesaj attım ve ardından bu gece sadece koruma görevime odaklanmak üzere aşağıya indim. İçeri girdiğimde yoğun bir kahve kokusu doldurdu ciğerlerimi. “Tekne kullandığının farkındasın değil mi, Taylor?” diye sordu Vera ben yanlarına doğru giderken. Ona kaşlarımı çatarak baktım. Bu da ne demekti böyle? Calla onun yerine cevap verdi. “Daha çok yarış arabası kullanıyor gibiydin. Sen o kadar hızlı kullanınca kahveler döküldü ve ikinci kez yapmak zorunda kaldık” Ve bu umurumda mı olmalıydı? Şu anda lanet olası kahve zerre kadar umurumda değildi. Omuzlarımı silktim “Hızlı yaşamayı seviyorum diyelim” Vera bana kahvemi uzattıktan sonra yarım bıraktığımız normal sohbetimize geri dönmüştük. Vera, Calla’ya Parker’dan bahsediyor ve cici kız dikkatle dinliyordu. Kadınlar… Vera, Parker’dan bahsederken gözlerinin içi parıldıyordu. Onu gerçekten çok seviyordu. Onu öyle bir bahsediyordu ki sanki Parker sıradan bir insan değil de Zeus’un kendisiydi. Kahveler bittikten sonra, Calla’nın geri dönmeyeceğini anlayan Vera, bu sefer film izlemeyi önerdi. Daha cici kız itiraz edemeden ben filmi seçip takmıştım bile. Vera yine battaniyesinin altına saklanmıştı. Cici kız ise doğruca yanıma geldi ve kollarımın arasına kıvrıldı. Bunu yaptığında onu sıkıca sarıp öpmek istedim. Bana böyle güveniyor olması ve beni böyle kabullenmiş olması hoşuma gidiyordu. Beni eskisi gibi sevebilirdi. Bu ihtimal bana huzur veriyordu. Filmin ilk yarısı bittiğinde Vera çoktan sızmıştı. Calla’nın da gözleri kapanıyordu. “Neden burada kalmıyorsun?” diye sordum. Lütfen evet de “Yarın sabah…” “Seni işe yetiştiririm” Biraz düşündü. Düşünecek ne vardı? Evet desene be kadın! “Hadi Calla! Evet de” Dudakları halinden memnun bir gülümseme ile kıvrıldı “Yanında kalmamı çok mu istiyorsun gerçekten?” Tahmin bile edemezdi “Çok” Dizlerinin üzerinde doğruldu ve bana doğru döndü. “O zaman kalırım” Kendimi nasıl tutabilirdim ki? Kollarımı beline doladım ve ona sıkıca sarıldım. O kadar rahatlamıştım ki! Onu geri götüremezdim. Onu tekrar krala veremezdim. Kral onu benden almak istiyordu ve ben onu yeniden kaybedemezdim. “Teşekkür ederim” diye fısıldadım usulca kulağına Kollarını boynuma doladı. Ben ona sarılmaya devam edindikçe o daha sıkı sarıldı. Elma ve şeftali kokusu ciğerlerime doldu. Bu koku olmadan iki ay yaşamıştım ve o günlere geri dönmek istemiyordum. “Taylor?” “Efendim?” Hafifçe geri çekildi ama tamamen kollarımın arasından çıkmadı. Kocaman gözleriyle bana baktı. “Yemekte söylediklerim şakaydı biliyorsun değil mi?” “Hangi söylediklerin?” Hangisi olduğunu biliyordum aslında. Ancak biraz intikam almaktan zarar gelmezdi. “Vera bebekten bahsettiğinde söylediklerim” Tek kaşımı havaya kaldırdım “Yani bebek istemiyor musun? Bence senden harika bir anne olurdu” Güldü. Demek onu eğlendiriyordum. “Hayır sersem! Teşekkür ederim ama ondan bahsetmiyorum. Etrafımda bir baba adayı göremediğimle ilgili söylediklerim. Sadece dalga geçiyordum” “Öyle mi?” Benle dalga geçmemesi gerektiğin hala öğrenememiş miydi? Bir elini yanağımın üzerine koydu. “Eğer bir gün bir bebeğim olursa, babasının sen olmasını çok isterim” Gözlerimin içine baktı. Sözcükleri kalbime işlerken, bakışları ruhumu okşadı. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Şimdi dudakları o en tehlikeli mesafede duruyordu. “Bence sen de harika bir baba olursun” Ve benim daha fazla dayanacak gücüm kalmamıştı. Onu  tekrar öpebilmek için beklediğim onca ay, onca günden sonra bu doğru andı. Dudaklarımı dudaklarına bastırdığımda, içimde bir volkan patladı. Onu ilk öptüğüm günü hatırlıyordum. Onu öpmüş ve sonra bırakıp gitmiştim. Ama bu sefer bırakmayacaktım. Bu bizim ikinci ilk öpücüğümüzdü ama hepsinden daha güzeldi. Bu ilk öpücük, umut ve özlem doluydu. Daha saftı, daha heyecanlıydı. Daha sahipleniciydi… Dudaklarım her bir hareketinde onu sahipleniyordu. Birini sevmenin sınır var mıydı bilmiyordum ama bu ilk öpücükle, cici kıza benim aşkımın sonsuz olduğunu kanıtlamış olduğumu umuyordum. ** HENRY Aylardır her akşam yaptığım gibi eve giden ıssız yolda sessizce sürdüm arabamı. Eve… O yere ev demek çok tuhaf geliyordu hâlâ bana. Hiçbir zaman evi olmamış bir için herhangi bir yere evim demek aslında başlı başına tuhaf bir şeydi. Bir yere, birine ait olmak ne demek hiç öğrenememiştim ben, çünkü hayat bana bu fırsatı vermemişti. Fakat bu yer, bu sığınak, ilginç bir şekilde ev gibi hissettiriyordu bana. Her gün tetikte yaşıyordum burada. Her gün endişeyle, korkularla geçiyordu ve bir de bu evi benden köşe bucak saklanan bir kadınla paylaşıyordum. Bir yabancıyla… Yine de ev gibi hissettiriyordu işte. Her akşam aynıydı bu evde. Ev geliyor ve sessizlik tarafından karşılanıyordum. Koca bir boşluk tarafından. Sonra Mindy’le birbirimize zoraki bir şekilde selam veriyor ve yeniden kendi dünyalarımıza çekiliyorduk. Bunun kolay olması gerekiyordu. Onunla yaşamanın, ona göz kulak olmanın ve onu korumanın dünyanın en kolay işi olması gerekiyordu aslında. En azından, bu işi kabul ederken umduğum buydu. Fakat bu kadınla ilgili kolay hiçbir şey yoktu. Sadece bu evin içindeki varlığı bile beni karmakarışık ediyordu. Her akşam aynıydı bu evde. Sessiz, uzak, tuhaf… Fakat bu akşam değil. Bu akşamla ilgili hiçbir şey sessiz değildi. Bugüne kadar tuhaf saydığı ne varsa, bu akşam anlamını yitirmişti. Arabamı evin önüne park ettikten sonra motoru kapatmak için acele etmedim. Her şeyi bilinçli olarak ağır hareketlerle yapıyordum. Yine yavaş hareketlerle öne doğru eğildim ve başımı direksiyona yasladım. Aylardır ilk kez eve nasıl gireceğimi bilmiyordum. Bu akşam yapmak zorunda olduğum konuşma… Kendim bile idrak edemiyordum ki olanları. Her şey değişmişti bir anda. Hem de kimsenin beklemediği bir şekilde. Bir kişi hariç kimsenin beklemediği şekilde daha doğrusu… Şimdi her şey daha da zor bir hale gelmişti. Bu ihtimali düşünemediğimize, bile bile görmezden gelmeyi seçtiğimize inanamıyordum! Bir yandan yapacağım konuşmayı aklımda tartıp dururken, bir yandan da belki de doğduğum günden beri taşıdığım sırların ağırlığı altından kalkmaya çalışıyordum. Bugün, ezilmeye çok yakındım nedense. Dibe batıyordum. Hiçbir zaman bir ailem olmamıştı benim. Aynı kanı paylaştığım birileri vardı, fakat daima ailemden çok düşmanım olmuşlardı. Peki, şimdi bu hissettiğim şey de neydi? Sırlar… Kahrolası sırlar canıma okumaya devam ediyordu işte. Hayatımın hikayesi! Kahrolası Kral yüzünden hayatı mahvolan tek kişi Şampiyon değildi. Fakat ben, onun aksine, bunun yükünü tek başıma omuzlanıyordum. Beni seven, beni korumak isteyen kimse yoktu. Daha çok beni yıkmak, ezmek isteyenlerle doluydu hayatım. Ben karşılığını bu şekilde veriyordum hayata. Birileri beni yıkmaya çalıştığı her seferinde ben de daha öfkeleniyor ve onlar beni yıkamadan ben üstlerine çullanıyordum. Yavaşça indim arabadan. Etrafımı saran araziye baktım. Hiçliğin ortasında yaşıyorduk, hiçliğe karışabilmeyi umuyorduk. Mindy, bunu benden daha iyi başarıyordu. Aylardır bir kez olsun bu arazinin dışına çıkmamıştı. Hiçliğe karışmıştı tam anlamıyla. Fakat bu değişmek üzereydi. Yarın ilk iş buradan ayrılıyorduk. Evden… Evimizden… Tek sebebiyse bugün Robin’den aldığım bir telefondu. Hâlâ söylediği şeyleri aklım almıyordu doğrusu. “O yaşıyor,” demişti “Calla yaşıyor.” İlk önce onun da Taylor gibi delirdiğini sandım, çünkü Calla ölmüştü. Aylardır onun ölüsünün intikamını almaya çalışıyorduk biz. Aylardır Taylor’ı buna ikna etmeye çalışıyorduk. Fakat Robin “O yaşıyor,” demişti “Onu gördüm. Onunla konuştum.” Calla yaşıyordu ve ben, bunu intikam planımızda bizi nasıl bir noktaya koyduğunu bilmiyordum. Kral’ın kızı hayattaydı. Artık peşine düşebileceği biri daha vardı. Korumamız gereken biri daha. Herkesi, her şeyi tehlikeye atan biri daha. Her birimizin yaptığı, olduğu gibi… Bu akşam, tüm bunları Mindy’e söylemem gerekiyordu. Robin ona her şeyi anlatmamı ve bir an önce yola koyulmamızı söylemişti. Sanki çok kolaymış gibi. “Ama bir sorun var,” demişti Robin “Calla hiçbir şey hatırlamıyor.” Harika! Zaten hayatımızda yeteri kadar problem yokmuş gibi, bir de Calla hafızasını kaybetmişti. Gerçi, kim babasının Alexander Jones olduğunu unutmak istemezdi ki? Şahsen ben, kesinlikle isterdim. Robin, Mindy’i Calla’ya götürmemi istiyordu. Belki ona eski hayatına dair bir şeyler hatırlatırdı Mindy ya da en azından ona eski hayatına dair güven verirdi. Eski hayatı korkunçtu ama belli ki Robin, Calla’ya orada bir yerlerde hatırlanmaya değer şeyler olduğunu göstermek istiyordu. Haklıydı. Mindy, kesinlikle hatırlanmaya değerdi. Mindy buraya ilk geldiğinde ne kadar kötü durumda olduğu geldi aklıma. Arkadaşının yasını tutmaya fırsat bulamadan Kral peşine düşmüştü. Hayatı için endişeliydi, ailesi için endişeliydi. Robin hızla araya girmiş ve her şey yoluna girene kadar bu endişelerini dindirecek bir çözüm bulmuştu. Yani beni. Onu alıp buraya getirmiştim. İlk birkaç gün ikimizde evden hiç çıkmadan burada saklandık. Birbirimizle hiç konuşmadan geçti o günler. Mindy sadece camın önünde oturuyor ve yorgun bakışlarla dışarıyı izliyordu. Bir şeyler yiyip içmeyi geç, sanki nefes bile almıyordu. O ilk zamanlar, odasından ağlama sesleri duyardım geceleri. İçimde yabancı bir ses bana hep kalkıp yanına gitmemi söylerdi. Bir keresinde kapısının önüne kadar gitmiştim. Fakat içeri giremedim. Nasıl, neden girecektim ki? Hayatındaki yerim neydi? Birkaç karşılaştığı bir yabancıydım ben. O kazaya kadar ara sıra laf dalaşına girdiği, en yakın arkadaşı ve sevgilisinin açıkça düşmanı olduğu için kendisinin de pek de hoşlanmadığı biriydim. Sonra birden hayatına onu korumakla, saklamakla yükümlü olan biri olarak girmiştim ama yine de bir yabancıydım. Mindy yavaş yavaş kabullenmişti Calla’nın öldüğünü. Sanırım içinde bir yerlerde ailesini bir daha görebileceğine dair umutlarını da kaybetmişti. O kabullenişle sanki daha da çökmüştü omuzları. Fakat sanki o kabullenişle birlikte ayakta kalabilmenin de bir yolunu bulabilmiş gibiydi. Hayatı berbat olmuştu fakat direniyordu. Yıkılmamak için çaba gösteriyordu. Her şey bitmişti ve kendine bu doğrultuda yeni bir hayat kurmuştu. Şimdi ben, bu kurduğu hayatı bir kez daha yıkacaktım. Lanet olsun! Mindy’e Calla’nın yaşadığını söylemem gerekiyordu fakat nasıl yapacağıma dair lanet olası en ufak bir fikrim bile yoktu. Bir yandan iyi bir haberdi bu aslında. En yakın arkadaşı, sandığının aksine yaşıyordu. Fakat bir yandan da kötü bir haberdi. Calla onu hatırlamıyordu. Mindy aylarca ölü bir arkadaşın yasını tutmuştu. Şimdi de kaybolan anıların mı yasını tutması gerekiyordu? İçimden onu korumak geçiyordu. Bu his bir türlü çenesini kapatmıyordu. Mindy’e hiçbir şey anlatmamı fısıldıyordu bu his bana. Burada kalmamızı. Neden böyle hissettiğimi bilmiyordum. Benim görevim, onu Kral’dan korumaktı. Acı çekeceği, kalbinin kırılacağı durumlardan değil. Benim görevim kalbini korumak değildi ama ne yazık ki buna engel olamıyordum. Mantığın doğru olanın ona her şeyi anlatmak olduğunu biliyordu. Mantığımı dinlemem gerekiyordu. Bir kalbim olmadan yaşamıştım bugüne kadar ben. Kalbim olmadan hayatta kalmıştım. Neden şimdi bunu başarmakta bu kadar zorlanıyordum ki? Sonunda daha fazla kaçamayacağımı anlayarak eve girdim. Mindy, her zamanki gibi camın önünde oturmuş dışarıyı seyrediyordu. Neye baktığı hakkında bir fikrim yoktu fakat bunu yaparken öyle muhteşem gözüküyordu ki bana her seferinde sonsuz yaşamın ya da dünya barışının sırrına bakıyormuş gibi geliyordu. En üzgün olduğu anlarda bile ışık saçıyordu etrafına ya da ben tamamen aklımı kaçırmıştım ve olmayan bir ışığın peşine düşüp Icarus gibi yere çakılmak üzereydim. Onu gördüğüm her seferide büyüleniyordum. Onu tanımıyordum bile! Fakat bu böyle hissetmeme engel olamıyordu. Tüm bunlardan önce bir erkek arkadaşı vardı Mindy’nin fakat tüm bu olaylardan sonra ondan ayrılmıştı. Acaba onu özlüyor muydu? Öyle olmadığını umuyordum çünkü o aptal asla Mindy’i hak etmiyordu. Öyle olmadığını umuyordum, çünkü… Çünkü ne? Aklımın, kalbimin gittiği yerlere engel olmam gerekiyordu. Lanet olası aklımı yitiriyordum, hem de en sağduyulu olmam gereken zamanda. Kalpsiz ol Henry. Her zaman en iyi bildiğin şeyi yap ve bir ruhun olduğunu unut! Mindy adım seslerimi duyduğu anda olduğu yerde döndü ve bana baktı. Yüzünde yine bana ne diyeceğini bilemediğini gösteren o ifade vardı. Belki de biliyordu ancak nasıl söyleyeceği hakkında bir fikri yoktu. Benim de öyle… “Hoş geldin,” dedi belli belirsiz bir sesle. Sanki bir ruh gibiydi odanın içinde. Öylece bana dokunup geçiyordu sesi, belli belirsiz… “Ben de yatmak üzereydim,” dedi ve bir kez daha odasına kaçmak için harekete geçti. Ta yanımdan geçip gitmek üzere olduğu sırada kolundan tutup durdurdum onu. Bu gece ne yazık ki ikimiz için de kaçacak, saklanacak bir yer yoktu. “Mindy,” adı dudaklarımdan aynı az önce onun yaptığı gibi belli belirsiz bir şekilde döküldü. “Gitme,” dedim. Bunu söylemeyi aylardır o kadar çok istemiştim ki “Konuşmamız gerek.” Gözlerinde anında bir dehşet ifadesi belirdi Mindy’nin. “Ailemle mi ilgili? Onlara bir şey mi oldu? Hnery! Yoksa Jones-” “Hayır, ailen değil.” Şimdi söylediklerini düşünüyordum da, ne çok felaket senaryosu doluydu hayatımız. Asla bitmek bilmeyen bir kabus gibiydi sanki. Asla uyanamadığımız bir kabus gibiydi. “Otur şöyle,” diyerek koltukları gösterdim “Ailen iyi, fakat başka bir mesele var.” “Ne oldu? Herkes iyi mi? Anlatsana!” “Otur hadi. Ayakta anlatmasam daha iyi.” Mindy hızla geçip oturdu koltuğa. Bu eve geldiğimizden beri ilk kez yan yana oturuyorduk şimdi. İlk kez birbirimize söyleyecek bir şeylerimiz vardı ben içimden keşke olmasaydı demekten kendimi alamıyordum. “Anlatsana hadi!” diye çıkıştı oturur oturmaz “Ne konuşacaksın benimle? Konu ne?” Derin bir nefes aldım. Lafı dolandırmanın bir anlamı yoktu. Bunu yara bandı çeker gibi tek seferde yapmam gerekiyordu. “Konu Calla,” diyerek girdim konuya hızlıca. Nefesini tuttu Mindy. Bir anda sanki onun için dünya durdu. Sanki kendi kendine unutturmuştu bu ismi. Sanki acısını, onu unutarak dindirmiş gibiydi. Eh, Calla için de durum pek farklı değil gibiydi… “Calla mı?” diye sordu titrek bir sesle. Sanki o adı telaffuz etmek ona zor gelmişti. “Bugün Robin aradı,” diyerek konuya girdim. “Bana... Bize bazı haberleri vardı.” Bir anda uzanıp sıkıca elimi tuttu. Gözleri bir dehşet ifadesiyle açıldı. Benim de öyle. “Kötü bir şey mi?” “Emin değilim…” Yutkun sertçe bu defa “Onu… Yani Calla’yı… Bulmuşlar mı… Yani, şey demek istiyorum…” Gözlerini sımsıkı yumdu. Derin bir nefes aldı. “Ölüsünü.” “Onu bulmuşlar,” dedim tek bir solukta. Gözleri yeniden açıldı “Ama ölüsünü değil.” Kafası karışmıştı. Haklıydı. İlk duyduğumda ben de benzer şeyler hissetmiştim. Herkesin delirdiğine emindim ama hayır, herkesin gayet aklı başındaydı, yani bu durumda ne kadar aklı selim kalabilirsek o kadar. “Ne demek bu?” “Mindy,” Eli hâlâ elimin üzerindeydi. Bundan cesaret almış olsam gerek, ben de diğer elimi onun elinin üzerine koydum. Avuçlarımın arasındaydı şimdi. Bana sımsıkı tutunuyordu. “Taylor haklıymış. Calla yaşıyormuş.” Dudaklarından belli belirsiz bir çığlık sesi çıktı. Sanki acıyla inlemiş gibiydi. “Nasıl? Hayır! Bu mümkün değil,” başını hızla sağa sola doğru sallamaya başladı. Söylediklerimi bir türlü kabullenemiyor gibiydi. “Bu mümkün değil Henry! O öldü. Sudan çıkmadı. Boğuldu. O… Yaşasaydı geri dönerdi. Bizi bırakmazdı. Bize bunu yapmazdı! Mutlaka geri gelirdi.” Acı içinde kıvranıyordu gözlerimin önünde ve ben bundan nefret ediyordum. Ona bunu yaşatmak zorunda oluşumdan ve buna sebep olan her şeyden, herkesten nefret ediyordum. Bu nefret, kelimenin tam anlamıyla, damarlarımda akıyordu. Hiç peşimi bırakmayan bir lanet gibiydi. “Eğer yapabilseydi,” diyerek devam ettim sözlerime “Eminim dönerdi. Ancak görünen o ki, o… Biraz kaybolmuş. Hatta tamamıyla yolu unutmuş diyebiliriz.” Kaşlarını çattı öfkeyle. Bir anda elini, çekip hızla ayağa kalktı. O elini çekince bir boşluktan aşağıya düştüm sanki. Ne tuhaf, var olduğunu hiç bilmediğim bir eksiği doldurmuştu sanki.  “Neden lafları ağzında geveleyip duruyorsun. Adam gibi anlatsana! Benimle bebek avutur gibi konuşmaktan vazgeç!” Ayağa kalkmak yerine kolundan tutup tekrar koltuğa çektim onu. Pekâlâ, madem öyle istiyordu. “O halde kulaklarını aç ve beni dinle,” dedim sertçe. Ve Robin’in bana söylediği her şeyi bir bir ona anlatmaya başladım. Ta ki unutulmuş her şey yeniden gün yüzüne çıkarılana ve hatırlanmayan her bir an onu parçalara ayırana dek anlattım. Derin bir kuyuya düşmüş gibiydi Mindy anlatmayı bitirdiğimde. Dayanamadım, ben de onunla birlikte atladım. Sanki nereye giderse gitsin peşinden ben de gidermişi gibi geliyordu. Şimdi kalkıp ölüme gitse ve cehennemin kapılarını aralasa, ben de onunla gidermişim gibi. Bu nedenle o bir kez daha ayağa kalktığında, ben de onunla ayaklandım. “Bir saate hazır olurum,” dedi soluk soluğa “Ya da dur, yarım saat.” “Mindy, acele etmene gerek yok. Yarın sabah yola çıkacağız.” “Hayır,” diyerek itiraz etti. “Yirmi dakikaya hazır olurum. Sonra hemen yola çıkacağız. “Az önce yarım saat diyordun.” “Şimdi on beş dakika oldu.” Doğruca gözlerime baktı. “Onu görmem gerek, Henry,” dedi “Hemen. Görmeden asla inanamam yaşadığına. O yüzden gitmeliyiz.” İnanılır gibi değildi ama on dakika içinde hazırlanmış bir şekilde aşağıya inmişti. On dakika sonra geçmişine gitmek için evden çıktı Mindy. Evimizden… Ben de peşinden gittim. Cehennemimize giden yolda onu takip ettim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD