23 Mayıs 2025
İki ay önce;
Pars;
"Sen ne dersin Gara'lı?"
"Hamit ağabey Hamit ismim." diye yeniden tekrar etmem üzerine koca göbeği ile pis bir kahkaha attı.
" Bizde nerde bulunduysan oranın ismi ile anılırsın biliysen?"
"Bilirem." dedim onu taklit ederek.
"Ee ne dersin?"
"Tehlikelidir oralar. Askerler sürekli nöbet gezerler. Bence bugün es geçek."
"Başkanın emri vardır. Ölmekten korksak dağa çıkmazdık." dedi.
"Eh siz bilirsiniz."
"Sen de hele gözcülük yapacak mısın?"
"Size can borcum vardır ağabey yapmaz olur muyum?."
"Tamamdır."
Bu hainler sürüsü ile bir yıldır birlikteydim. Uzun aylar boyunca eğitim almıştım. Dillerini zaten biliyordum. Bordo bereli eğitimi alırken özel eğitimle öğrenmiştik. Lehçelerine kadar konuşabilirdim.
Benden şüphelenmemeleri için önce mayın döşeli tarlaya dalmıştım. Mayınların yerini ezbere biliyordum zaten. Sanki askerlerden kaçıyorum gibi numara yapmıştık. Bir asker beni omzumdan vurmuştu.
Sürünerek mayınlı bölgeden çıkmış sonrada en az 10 km aç susuz yürümüş beni bulacakları noktada da bayılma numarası yapmıştım. Onlar için adım Hamitti. Irak'ın Gara bölgesinde içlerine sızmıştım. Diğer türlüsü çok belli olurdu.
Beni bulduklarında ki bu sekiz saat sonra falan oluyordu, yaramdan ince ince sızan kan kolumu kaplamıştı. Susuz dudaklarım çatlamış kendi kendime sayıklıyordum. Ya da bunların hepsi numaraydı.
Eğer bir bordo bereli iseniz tek bir bıçakla inanılmaz işler yapabilirdiniz. Açlığa ve susuzluğa karşı özel olarak eğitim alırdık. Silaha ihtiyacımız yoktu. Bizim tüm bedenimiz zaten bir silahtı. Demem o ki ben o anda tam olarak onların gördüğü o zavallı adamdım.
Beni kaldırıp saklandıkları mağaraya götürdüler. Gerçi buraya mağara demek biraz hakaret olurdu. Mağarayı resmen yaşam alanı haline getirip dağı oymuşlardı. En az on kişi yaşıyordu.
Önce beni bir güzel dövdüler konuşturmak için. Sonra türlü işkenceler ile birlikte ajan ya da asker olup olmadığımı anlamaya çalıştılar. Ah bilselerdi son altı aydır bunları tekrar tekrar yaşadığımı o ellerini hiç beni dövmek için yormazlardı.
Sonrası mı. Bir şekilde benim zararsız olduğuma ikna oldular. Kolumdaki mermiyi çıkartıp, iyileşmem için bıraktılar. Beni görev görev diye canlı bomba olmak için kullanmayı hedeflediler. Kimsem yok demiştim. Arkamdan kimsenin gelmeyeceğini düşünmüş olmalıydılar.
Ben ise içerdeydim. İçerdeki bir asker. Bir yıldır dağlarda onlarla yaşıyordum. Tüm patikaları, girip çıktıkları noktaları, gizli tünellerini ve bu tünellerin şehirde nerelere çıktığını ezberledim. Nasıl mı yaptım görsel hafızamla.
Ben de görsel hafıza vardı. Asker olarak bu kadar başarılı olmamın temelinde de bu olabilirdi. Aslına bakarsanız böyle bir yeteneğin askerlikte harcanması belki haksızlıktı ama benim yapmak istediğim tek meslek bu olmuştu.
Kimseyle iletişim kurmadan tam bir yıl geçmişti. Bu en başında kabul ettiğim bir durumdu zaten. Beni sürekli gözlemleyeceklerini biliyorduk. En küçük hata tüm operasyonu tehlikeye atardı.
Operasyonun sonlanmasına az kalmıştı zaten. Ben tüm bilgileri karargaha ilettiğimde içerdeki durumumda bitecekti. Ya da bana söylenen bu yöndeydi. Hiç bir zaman emirleri sorgulamadım. "Askerin görevi emir sorgulamak değil uygulamak." derdi Teoman abim.
"De hayde. Toparlanın. Gidip bakalım." denmesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.
Bana sonunda verdikleri silahı sırtıma taktım. Dağdan yavaş yavaş inmeye başladık. Bu şehre yakın olan dağdı. Türkiye sınırları içinde Hakkarideydik. Bir yıl içinde gezmediğimiz dağ sırası kalmamıştı zaten.
Bir şekilde fırsat yaratıp şehirde saklanmlarını sağlamam gerekiyordu. Böylelikle artık bilgileri iletebilirdim. Artık bir asker miydim, ajan mıydım yoksa terörist miydim ben de bilmez olmuştum.
Girdiği her kabın şeklini alan su kütlesi gibi girdiğim her ortamın şeklini almaya başlamıştım. Kimdim, neydim, neciydim bilmiyordum.
Şehre varmamız yürüyerek birkaç saat daha sürmüştü. Artık gece yarısına yaklaşan saat ile birlikte gecenin karanlığında ilerler olmuştuk. Sözde burası şehirdi ama şehir demeye bin şahit isterdi.
Karanlıkta kalmış köy yolu gibiydi her yer. Sokak lambaları ya bozuktu ya da az yanıyordu. Yolda tek bir Allah'ın kulu yoktu. Kuş uçmaz kervan geçmezdi. Çöle düşsek biriyle karşılaşma ihtimalimiz emin olun daha yüksekti.
İşte kim olduğumu sorgulamam askerleri görmem ile son buldu. Kanımın her bir damlasında askerdim ben. Ara sıra ayağımı vurdu diye sövdüğüm postalları, görevlerde ya da eğitimlerde sürekli yırtılan kamuflajlarımı bile özlemiştim.
Hele sırtımda taşıdığınız o çanta. En az 50 kilo olurdu, dağda bayırda gezerken küfür üstüne küfür ederdiniz ama içindeki her bir malzemede işe yarardı.
Günlerce aç susuz kalma ihtimali olurdu. Bir keresinde tüm tim kalabalık bir grup IŞİDliden saklanırken yolu kaybetmiş günlerce dolanmıştık. Sonunda sihalardan birisi bizi tespit edip kurtarılmıştık.
Koskoca bir tim komutanıyken ne tim kalmıştı geriye ne komutanlık. Her biri o gün benimle ölmüştü. O zamandan beri tek tabanca takılır olmuştum. Özellikle bu görev için eğitimden geçsem de eskileri unutmak kolay değildi.
İleride askerler karargâhtan araçları yüklüyordu. Bu araçlarda gıda, silah ve ilaç gibi benzeri şeyler olurdu. Teröristler ise bu araçları yağmalamaya bayılırdı.
Nasıl eskiden eşkıyalar yolları kesip insanların altınını, parasını alıyorsa şimdide aynısını bunlar yapıyordu.
"Hayde yola döşeyin tuzağı." dedi beni dürterek.
Araçların tekerleği sağlamdı. Zor patlardı. Bunlar da özel düzenek geliştirip araçların tekerini patlattırlar sonra da inen askerler ile çatışırlardı. İlk defa bunda onlara katılsam da bugün şehit vermeye niyetim yoktu.
Düzeneği kurarken vidasını gevşek bıraktım. Uzun zincirler sivri kocaman uçlarla döşenmişti. O uçların tekerleği patlatmama ihtimali yoktu.
Bağladığım yerin vidası gevşek kalınca ilk araç kesintisiz geçti. Bilerek kontrol etmek için yola çıktım. Her zaman gözcü birlik olurdu. İşte o gözcü birlik beni görüp ateş açmaya başladı.
Tam çekilirken ayağımı bilerek uzatmam ile mermiyi baldırıma yedim. Demiştim ya artık şehirde birkaç gün kalmanın zamanı geldi diye. İşte benim gibi sakat bir adamla o yolu geri gidemezlerdi. Beni ölüme terk etseler konuşurum diye korkarlardı. Öldürmek işlerine gelmezdi. Bana o kadar ekmek harcamışlardı.
Beni yol kenarından çektiler. Anında rol kesmeye başladım.
"Ağabey çok acıyor ağabey."
"Kes sesini. " diyerek beni iki adam çalılık alana doğru sürüklemeye başladı. Askerler arkadan ateş açmaya devam ettiler ancak bir takip söz konusu olmadı. Belki tecrübeli oldukları içindi belki de zaten emirler o yöndeydi.
Eminim Teoman abi bir grubun şehre girdiğini zaten biliyordu. O nedenle bu yönde emir vermiş olmalıydı. İçlerinden birisinin benim olma ihtimalim zaten yüksekti. O her zaman öngörülü bir komutan olmuştu.
"Ne yapacağız." dedi içlerinden birisi.
"Her yeri sararlar şimdi. Ortalık sakinleşmeden geri dönemeyiz." Ah be Gara'lı ne yaptın sen?"
"Çok acıyor ağabey. Dedim zinciri düzelteyim."
"Tamam lan ağlama, kes. Acile gidiyoruz yürüyün."
İkisi beni kollarımdan tutarak sürüklemeye başladı. Acı vardı ama benim için sinek ısırığı gibiydi. Gerçi şu an bilerek anırmadığım kalmıştı.
Ben rol kese durayım birazdan hayatımın şokunu yaşayacaktım. Gerçi nereden bilecektimki canımdan çok sevdiğim, vatan için terk ettiğim karımı bu uzak diyarda bulacağımı. Kaltak kader.
Yüzümdeki kar maskesi ile sedyeye yattığımda sesini duydum ilk. Önce konduramadım. Gene hayal ediyorum sandım . İkinci kez konuştuğunda emin oldum. Odaya girerken başımı eğip kim var diye bakmamıştım.
O da sanki beni hissetmeş gibi sedyeye kalkıp geldi. Anında yumruğumu sıktım. Ne kadar tecrübeli olursanız olun insan aşık olduğu bir çift badem gözle karşı karşıya kalınca ne yapacağını bilemiyordu.
"Timur..." diye fısıldaması içimi dağladı geçti. Timur öleli çok olmuştu ama benim badem gözlüm gözlerimi unutmamıştı. Maskemi çıkardığındaki hayal kırıklığı ve acısını hissettim resmen.
Bir çift badem göz kalbimden vurmuştu beni...