BARAN’IN GÖZÜNDEN:
Sınıf sessizdi. Her dersten sonra birkaç saniyelik bu boşluk, Baran’ın en sevdiği anlardandı. Sesler çekilir, düşünceler kalırdı. Tahta hâlâ o günün notlarını taşıyor, sıralar bir süre önce oturulmuş gibi sıcaklığını koruyordu.
Ama bu kez bir fark vardı.
Elvan.
Kapıdan girdiği ilk anda gözlerine takılmıştı. Yüzünde tanıdık bir şaşkınlık vardı. O gün, İstanbul’un kalabalığında aceleyle çarpıştıkları anı hatırlamıştı. Telaşı, gözlerindeki o bastırılmış korkuyu. Şimdi ise… daha farklıydı. Aynı bakış, ama içinde bir şey değişmişti. Belki de bir karar alınmış, bir eşik aşılmıştı.
Dersi anlatırken gözleri ara ara Elvan’a kaydı. Not alırkenki ciddiyeti, gözlerinde yanan o dikkat… Ama başka bir şey daha vardı. Sessiz harflerle yazılmış bir hikâye gibi oturuyordu orada. Henüz okunmamış bir geçmiş gibi.
Ders bittiğinde öğrenciler birer birer çıktı. Baran, eşyalarını toplarken yere düşen defteri gördü. Eğildi. Tam alacakken Elvan da uzandı. Parmakları değdi onun parmaklarına. Kısa ama yankısı uzun bir temas.
— “Demek tekrar karşılaştık,” dedi gülümseyerek.
Yüzündeki şaşkınlık hoştu. Samimiydi.
— “Sürpriz oldu... öğretmen olduğunuzu bilmiyordum.”
— “Ben de seni burada göreceğimi sanmıyordum,” dedi, ama içinde daha fazlası vardı. Sadece “görmek” değildi mesele. Onu anlamaya çalışıyordu. Neden buradaydı? Ne yaşamıştı?
Sordu.
— “Bu senin için nasıl başladı?”
Ve Elvan konuştu. Kısa cümlelerle ama ağırlığı olan cümlelerle. “Yarım kalan bir hayalim vardı.” derken sesi çatallandı. Baran’ın içi sızladı. Çünkü o söz, yalnızca bir hayal değil, bir hayat mücadelesini de anlatıyordu.
“Cesaret bazen mecburiyetten doğuyor,” demişti.
Baran’ın kalbinde yankılandı bu cümle. Ne kadar tanıdıktı. Her kadının hikâyesinde böyle bir cümle gizliydi. Özellikle bu sınıfta. Bu şehirde. Bu hayatta.
— “Biliyor musun?” dedi sonra, düşüncelerini saklamadan. “Ben bu sınıfta ders anlatmayı seviyorum çünkü buraya gelen herkesin içinde anlatılmamış bir hikâye var. Aslında bu masalarda sadece ders değil, hayatlar konuşuluyor.”
Ve o anda Elvan’ın gözleri ona döndü. İlk kez bu kadar net. Bu kadar savunmasız. Bu kadar… dürüst.
İçinde bir şey kıpırdadı Baran’ın. Öğrenci-öğretmen ilişkisinin çok daha ötesinde, insani bir bağ kurulduğunu hissetti. İki yalnızlık, aynı masaya oturmuştu. İki yarım kelime, belki de tek bir cümleye dönüşüyordu.
Belki de Elvan’ın hikâyesi yazılmayı bekliyordu. Belki de Baran, o hikâyeye sadece bir harf olacaktı. Ama biliyordu ki, o an sınıfta başlayan şey sadece bir ders değildi.
Bir değişimdi.
Ve belki… bir başlangıçtı.