bc

Kayıp Ritim

book_age18+
2
FOLLOW
1K
READ
dark
BE
family
HE
fated
friends to lovers
goodgirl
stepfather
drama
tragedy
sweet
lighthearted
serious
kicking
mystery
lucky dog
city
office/work place
musclebear
teacher
like
intro-logo
Blurb

KAYIP RİTİM: BİZİM MAHALLE (Seri - 2)(Lütfen serinin diğer ve asıl kitabı olan Bizim Mahalle'yi okuyun. Direkt bu kitabı okumaya başlarsanız spoiler yiyebilirsiniz.)On yıl önce, bir pazartesi sabahı saat 09:05’te İzmir Kordon’da zaman durdu. Geriye sadece nergis kokulu bir keder kaldı.Cerrah Reyhan, hayatını başkalarının kalplerini onarmaya adamış olsa da, kendi içindeki o büyük sessizliği buzdan bir zırhla korumaktadır. Boynunda hiç çıkarmadan taşıdığı nergis çiçeği uçlu gümüş kolye, ablası Ahuşen’den kalan en ağır ve en zarif mirastır. O kolye, Reyhan için sadece bir takı değil; tutulmamış yasların ve verilmiş sözlerin mührüdür. İzmir’in kalabalık sokaklarında herkes onu "Buz Kraliçesi" olarak tanırken, o sadece nergislerin kokusunda ablasının sesini aramaktadır.Ancak bu durağanlık, şehre beklenmedik bir nefes gibi giren Aras ve dünyalar tatlısı kızı Güneş ile bozulur. Aras, Reyhan’ın steril dünyasına ve profesyonel mesafesine sızdığında, o buzdan duvarların ardındaki yaralı kadını fark eder. Biri kalbini mühürlemiş bir kadın, diğeri kızıyla yeni bir hayat kurmaya çalışan bir baba... İzmir’in o eski mahalle kültürü ve dostlukları arasında, Reyhan boynundaki kolyenin sadece bir yasın değil, yeniden atacak bir kalbin habercisi olduğunu anlayacaktır."Bazı ritimler kaybolmaz Reyhan, sadece susar. Senin kalbin sadece durmuş, ölmemiş. İzin ver, o ritmi beraber bulalım."

chap-preview
Free preview
1.BÖLÜM: KALBİN EŞİĞİNDE
Merhaba değerli dostlarım. Bu bölüme başlamadan önce size bir hoş geldin demek istiyorum. İyi ki uğradınız... İyi ki hoş geldiniz. Öncelikle bu kitap bir seri kitabı olduğu için ilk defa okuyacaklar birinci yani ( Bizim Mahalle )kitabından başlamalıdır. Spoiler içeriyor olması sebebiyle öncesinde bu uyarıyı yapıyorum. Bizim Mahalle kitabı mahalle de büyüyen iki çocuğun arasında geçen dostluğunu ve yıllar geçtikçe samimiyetlerini en üst seviyeye taşımasını anlatır. Tabii aralarında yaşadıkları kırgınlıkları, yanlış anlaşılmaları olsa da, iki kalp birbirine saf sevgiyle bağlanınca yıllar geçse bile kavuşabiliyorsunuz. Bizim Mahalle kitabımda aksiyon içeren birkaç sahne vardır ama genellikle sakin bir romantizm içerir. Masum aşıklar, etraftaki dostluklar ve mahallenin tatlı komşuları içinizi ısıtıyor. Şimdi gelelim serinin ikinci kitabı olan Kayıp Ritim'e. Kayıp Ritim, Reyhan'ın gözünden geçen ve on yıl sonraki zamanı anlatıyor. Mahalle de ne oldu? Değişen atmosfer ve insanları Reyhan ile göreceğiz. Kayıp Ritim'de bol bol romantizm işlemeyi düşünüyorum. Reyhan'ın yıllar sonra evrildiği buz gibi kalbini ısıtacağız. Bu pek kolay olmayacak ama Reyhan kalbinin ritmini eninde sonunda bulacak. Çok fazla anlatıp sizlere spoiler vermek istemiyorum. Bu sebeple birlikte ilerleyip görelim. Sizlerle yorumlarda buluşup heyecanıma sizin de ortak olmanızı isterim. Bizim Mahalle'yi okuduysanız burada düşüncelerinizi belirtir misiniz? Şimdiden keyifli okumalar diliyorum... Sevgiyle kalın... 🌸 İzmir’in nergis kokulu rüzgârı, Kordon boyundan kıvrılıp mahallenin dar sokaklarına daldığında, balkonlardan sarkan begonvillerin arasından geçip odamın penceresine çarptı. Bu koku benim için bir bahar müjdesi değil, genzimi yakan bir yasın onuncu yıl dönümüydü. Her nergis mevsimi, ciğerlerime dolan o keskin kederle birlikte gelirdi. Her yıl 29 Eylül geldiğinde, Kordon boyundan yükselen deniz kokusu nergislerle harmanlanır ve mutfaktaki saatin tam dokuzu beş geçe duran yelkovanına dolanırdı. Gözlerimi açtığımda oda yine o steril, dokunulmaz sessizliğine gömülüydü. Takvime bakmama gerek yoktu; ruhumun her hücresi bugünün 29 Eylül olduğunu fısıldıyordu. On yıl geçmişti. Tam on yıl, üç bin altı yüz elli gün... Ama benim içimdeki zaman, o sabah ablamın odasından yükselen o korkunç sessizlikle beraber donup kalmıştı. Yataktan kalkıp her uyandığımda yaptığım gibi parmak uçlarımla boynumdaki nergis çiçeği uçlu gümüş kolyeye dokundum. Metalin tenimdeki soğukluğu, her sabah aldığım ilk nefesi meşrulaştıran tek şeydi. Ablamın hediyesiydi; daha doğrusu, onun bana bırakabildiği son somut hatıraydı. Parmaklarımın ucuyla çiçeğin soğuk gümüş yapraklarını okşadım. Banyoya ilerlerken aynadaki yansımama bakmadım. Bakarsam, o "Buz Kraliçesi" maskesinin ardındaki ince çatlakları, on yıldır dinmeyen o uykusuzluğun izlerini görebilirdim. Aşağıya indiğimde, mutfaktaki o durağan manzara yine karşımdaydı. Babam, masanın başına oturmuş, önünde dağılmış saat parçalarıyla öylece duruyordu. Parmakları, yetmiş yılın yorgunluğu ve dinmeyen bir kederin titremesiyle incecik bir vidayı tutmaya çalışıyordu. Ama nafileydi; o eller artık zamanı hayata döndüremiyordu. "Baba," dedim, yanına gidip elini yumuşakça tutarak. "Bırak artık. Ellerini yorma." Babam başını kaldırdı. Gözlerinde, on yıl önce o yatak başında donup kalan çaresiz bakış vardı. "Zaman akmıyor ki Reyhan kızım," diye mırıldandı. "Dişliler birbirine geçmiyor. Sanki her şey Ahuşen ile beraber uykuya daldı." Annem, ocağın başında sırtı bize dönük bir şekilde duruyordu. Elleri sürekli hareket halindeydi; ya bir tabağı kuruluyor ya da bir örtünün kenarını düzeltiyordu. Annem, acısını titizliğe ve mutfağa gömenlerdendi. Ocağın altını kapatıp yanıma geldi, elimi sıkıca tuttu. Gözleri nemliydi. "Bugün o kütüphane açılacak değil mi Reyhan?" "Evet anne," dedim, sesimdeki mesafeyi korumaya çalışarak. "Ahuşen Kütüphanesi bugün açılıyor." Tam o sırada kapı çalındı. Gelenin kim olduğunu biliyordum. Bu kapı on yıldır aynı saatte, aynı kararlılıkla çalınırdı. Kapıyı açtığımda Emre ağabeyi karşımda buldum. Lacivert takım elbisesi jilet gibiydi, yüzündeki o sert ifade ise mesleğinin, savcılığın getirdiği bir kalkandan ziyade, kalbindeki kırıkları saklayan bir zırhtı. Kırk iki yaşındaki heybetli duruşu, savcı kimliğinin getirdiği o otoriteyle birleşince mahallede herkesin saygı duyduğu bir figüre dönüşürdü. Ama benim için o, hala ablamın dizlerinin dibinde oturan, onun bir gülüşü için dünyayı yakabilecek, bakışlarındaki o sadık aşık, hala otuz iki yaşındaki heyecanlı nişanlıydı. "Reyhan," dedi tok bir sesle. "Hazır mısın?" "Çıkıyorum şimdi Emre ağabey. Sen... Okula gidiyorsun değil mi?" "Gidiyorum," dedi Emre, gözlerini uzaklara dikerek. "Kütüphane bitti. Ahuşen’in adı bugün o koridorlara asılacak. Onun onuruna... Onsuz." Emre ağabey, ablamın öğretmenlik yaptığı o lisede onun adına bir kütüphane yaptırmak için aylardır uğraşıyordu. Bugün o açılış vardı. Benim içinse bugün, Ahuşen Yaşam Merkezi’nin en yoğun günüydü. Hayat bazen ironilerle doluydu; ablamı bir kalp krizinde, kendi yatağında, uykusunun en masum yerinde kaybetmiştim ve ben şimdi o günün yıl dönümünde başkalarının kalplerini hayatta tutmaya gidiyordum. "Keşke yanında olabilseydim ama ameliyat listem çok yoğun." demiştim. Emre ağabey hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme gözlerine ulaşmadı. "Sen zaten onun adını her gün yüzlerce kalbi iyileştirerek yaşatıyorsun. Kütüphane sadece bir isim, senin yaptıkların ise hayatın ta kendisi." Onun gözlerinde, ablamın emanet bıraktığı küçük kız kardeşi koruma güdüsü her zaman ön plandaydı. "Akşama eve erken gelmeye çalış, Gülden teyze yine dualar hazırlatmış." Başımı salladım ve "Tamam ağabey, görüşürüz." dedim, çantamı alıp yanından geçerken elimi tutup hafifçe sıktı. O, ablamdan bana kalan en güçlü emanetti. Biz, aynı yaradan beslenen iki yabancılaşmış kardeş gibiydik artık. Hastaneye doğru yola koyuldum. İzmir’in sabah trafiği bile bugünün ağırlığını taşıyor gibiydi. Ahuşen Yaşam Merkezi, İzmir’in kalbinde yükselen bir umut kalesiydi. Modern tıbbın tüm imkanlarıyla donatılmış bir şifa sarayı gibi yükseliyordu. Cam kapıdan içeri girdiğimde asistanım Ece elinde dosyalarla yanıma koştu. Beyaz önlüğümü üzerime geçirdiğim an, mahalledeki Reyhan’ı dışarıda bıraktım. Artık ben sadece bir cerrahtım. Duygular bu kapıdan içeri giremezdi; neşteri tutan el, merhametten değil, bilgiden güç almalıydı. ​"Günaydın Reyhan Hocam. Ameliyathane saatleri hazır." ​Asistanımdan dosyaları alıp incelerken odama doğru yürüdüm. Fakat tam odama girecekken, acil girişinden yükselen o tanıdık çığlığı duydum. Bu, bir ölüm korkusunun en çiğ, en yalın sesiydi. Hızla sesin geldiği yöne döndüm. Acil servisin otomatik kapıları hızla açıldığında, kucağında küçük bir çocukla içeri dalan o adamı gördüm. Adamın yüzü kireç gibi, üzerindeki ceket toz içindeydi, sanki bu hastaneye varmak için dağları aşmış gibi bir hali vardı. Saçları dağılmış, nefes nefese kalmıştı. Ama beni asıl çarpan, kucağındaki küçük kızın solgunluğuydu. Nergis sarısı saçları yüzüne yapışmış, teni bembeyaz bir halde elleri babasının boynuna cansızca asılmıştı. "Lütfen!" diye haykırdı adam. "Kalbi... Duruyor gibi. Lütfen bir şey yapın!" ​"Sedye!" diye bağırdım. Sesimdeki profesyonel sertlik, koridordaki herkesi harekete geçirdi. ​Adamla göz göze geldik. O an, zihnimdeki her şey bulandı. Adamın bakışlarında sadece bir baba korkusu yoktu; o bakışlarda, on yıl önce ablamın yatağının başında verdiğim o çaresiz savaşın aynısı vardı. "Lütfen," dedi adam, sesi bir hıçkırığa dönüştü. "Güneş... Benim her şeyim. Bırakmasın beni." "Bana güvenin," dedim, çocuğu sedyeye alırken. Nabzını kontrol ettiğimde parmak uçlarımda hissettiğim o zayıf, kaotik vuruşlar içimi ürpertti. Bu ritim... Bu zayıf, tekleyen, can çekişen vuruşlar... On yıl önce ablamın başucunda, stetoskopla duymaya çalıştığım o son fısıltılara ne kadar çok benziyordu. "Müdahale odasına! Hemen!" Adam, çocuğun peşinden gelmeye çalıştı ama asistanlar onu durdurdu. Kapılar yüzüne kapandığında gördüğüm son şey, o adamın dizlerinin üzerine çöküşüydü. İçeride geçen zamanın bir ölçüsü yoktu. Defibrilatörün sesi, Elektroşokun sesi, monitörün o bitmek bilmeyen uzun 'biip' sesi ve terden sırılsıklam olan alnım... Küçük kızın kalbi, sanki bir labirentte kaybolmuş gibi doğru yolu bulmaya çalışıyordu. "Bugün olmaz," diye fısıldıyordum içimden. "Bugün bir kalp daha susmasın." Dakikalar sonra, monitörden gelen o mucizevi 'bip' sesiyle derin bir nefes aldım. Küçük Güneş’in ritmi geri dönmüştü. Alnımdaki teri silip dışarı çıktığımda, adamı hala aynı yerde, elleri yüzünde gömülü halde buldum. Yaklaştığımı hissedince bir yay gibi yerinden fırladı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. ​"Durumu nasıl?" diye sordu sesi titreyerek. "Yaşıyor," dedim, sesimi mümkün olduğunca sabit tutmaya çalışarak. "Ritim şimdilik stabil. Ama Güneş’in durumu ciddi. Bu, genetik bir aritmi tablosu. Daha önce bir teşhis konulmuş muydu?" Adam derin bir nefes verdi, bir an dengesini kaybeder gibi oldu, duvara tutundu. "Biliyorduk... Ama bu kadar şiddetli bir atak beklemiyorduk. İzmir’e bu yüzden geldik aslında. Sizin merkezini duydum, Ahuşen adını duyunca... Bir işaret gibi geldi." "Ahuşen..." dedim, ismin onun ağzından çıkışıyla ürpererek. "Ben Reyhan. Buranın kurucusu ve operatör doktor Reyhan Sevim." Adam elimi sıkarken parmaklarındaki o hafif titremeyi hissettim. "Aras Zamaner," dedi. "Yeni geldik İzmir'e. Aslında bugün ilk iş günümdü ama Güneş fenalaşınca hiçbir yere gidemedim." "İşiniz neydi?" diye sordum, mesleki bir meraktan ziyade, bu adamdaki o hüzünlü vakarın nedenini anlamak isteyerek. "Edebiyat öğretmeniyim. Atatürk Lisesi’ne atandım." Okulun adını duyduğumda sanki göğsümdeki o nergis kolye bir kor parçasına dönüştü. O an, sanki birisi başımdan aşağı kaynar sular döktü. Atatürk Lisesi... Ablamın ders verdiği, bugün adına kütüphane açılan o okul. Aras, ablamın boş kalan o kürsüsüne, onun tozlu hatıralarının arasına gönderilen adamdı. "Atatürk Lisesi mi?" diye sordum, sesimdeki şaşkınlığı gizleyemeyerek. "Evet, neden sordunuz?" dedi Aras, merakla yüzüme bakarak. "Hiç," dedim hızla toparlanarak. "Hastanemize çok yakın bir yer. Neyse, Güneş’i yoğun bakıma alacağız. Bugün burada kalması gerekiyor." Aras minnetle başını salladı. "Reyhan Hanım, siz... Siz sadece kızımı değil, benim dünyamı kurtardınız." Ona bakarken, bu tesadüfün ağırlığı altında ezildiğimi hissettim. Ablamın ölüm yıl dönümünde, onun okuluna atanan bir öğretmen, kucağında ablamla aynı hastalığı taşıyan bir çocukla gelip beni bulmuştu. Bu, hayatın bana oynadığı zalim bir oyun muydu, yoksa on yıl sonra gelen bir yüzleşme mi? "İşimizi yapıyoruz Aras Bey," dedim, sesimdeki buzun ilk kez bu kadar belirgin bir şekilde çatladığını fark ederek. "Şanslıymışsınız Aras Bey. Güneş emin ellerde." "Sizi bir efsane gibi anlattılar," dedi Aras, bakışlarında ilk kez bir parça umut yeşerirken. "Reyhan doktor dediler... O kalpleri hayata döndürür." "Ben sadece duran saatleri kurmaya çalışıyorum Aras Bey," dedim, aklıma babamın mutfak masasında dağılmış saatleri gelince. "Güneş’in dinlenmesi gerekiyor. Uyandığında sizi yanına alacağım." "Ben buradan bir yere gidemem, bekliyorum." dedi Aras kararlılıkla. Onun bu adanmışlığı, bu korumacı hali beni bir an için on yıl öncesine, Emre ağabeyin ablamın kapısındaki bekleyişine götürdü. Aras’a bakarken, sadece bir hasta yakını değil, kaderin bana gönderdiği garip bir ortaklık görüyordum. O, ablamın okuluna atanmıştı; kızı ise ablamın hastalığıyla pençeleşiyordu. Hastanenin o ağır kokusu nergislerle karışırken, koridorun sonundaki pencereden İzmir’in turuncu gün batımını gördüm. Aras ile ilk karşılaşmamız, bir ölüm yıl dönümünde, bir hayatın kurtuluşuyla mühürlenmişti. Onun yorgun yüzü ve Güneş’in o narin bedeni zihnime kazınmıştı. ... Akşama doğru Ahuşen Yaşam Merkezinden ayrılırken, boynumdaki kolyenin gümüş nergisi her zamankinden daha ağır geliyordu. Arabama binerken, mahallemize çok yakın, o eski Rum evlerinin olduğu sokakta bir kamyonun eşya taşıdığını gördüm. Yeni komşular geliyordu belki de. Ama zihnim hala yoğun bakımdaki o küçük kızın zayıf ritmindeydi. "Bazı ritimler kaybolmaz..." diye mırıldandım direksiyonu kırarken. "Sadece zamanını bekler." Bugün sadece bir kütüphane açılmamıştı. Bugün, on yıldır kilitli tuttuğum o devasa kapının ilk anahtarı, Güneş’in minik elleriyle teslim edilmişti. Aras’ın o tebeşir tozlu elleri, belki de benim hayatımdaki en büyük muammayı yazmaya başlayacaktı. Boynumdaki nergis kolyeyi sıkıca tuttum. Gümüşün soğukluğu artık beni sakinleştirmiyordu. Aksine, fırtınanın yaklaştığını fısıldıyordu. Aras ve Güneş... Hayatıma sadece bir hasta ve yakını olarak mı girmişlerdi, yoksa bu İzmir sabahında her şey yeniden mi kurgulanıyordu? Bunu henüz bilmiyordum ama bildiğim tek bir şey vardı: 29 Eylül, artık sadece ölümün değil, tuhaf bir başlangıcın da tarihiydi. Mahalleye döndüğümde hava kararmıştı. Leyla’nın evinden gelen çocuk sesleri, sokağın o kederli havasını biraz olsun dağıtıyordu. Murat ağabeyimin balkonunda oturmuş çay içen Emre ağabeyi gördüm. Yanına gitmedim, sadece uzaktan el salladım. Bugün çok fazlaydı. Çok fazla hatıra, çok fazla tesadüf ve çok fazla nergis kokusu... Eve girip odama kapandığımda, kolyemi çıkartıp komodinin üzerine bıraktım. Ama bir şeyler değişmişti. On yıldır ilk kez, 29 Eylül’ün sonunda kendimi sadece bir yasın taşıyıcısı gibi değil, bir savaşın galibi gibi hissediyordum. Güneş yaşıyordu. Ve babası... Aras. Onun o derin, şiir kokan bakışları, zihnimin bir köşesine takılıp kalmıştı. Yastığa başımı koyduğumda, İzmir’in rüzgarı pencereden sızıp kolyemin nergis yapraklarını hafifçe titretti. Zaman, mutfaktaki saate rağmen, akmaya başlamıştı. 🌸 Bölüm sonu

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

İNFAZ

read
4.9K
bc

Askerin Gelincik Çiçeği

read
35.0K
bc

Sessiz Çığlık

read
10.6K
bc

Askerin Yaralı Gelini

read
29.3K
bc

KIRMIZI DOSYA : AŞK +18

read
28.0K
bc

KIZIL ŞEYTAN (BERDEL) TAMAMLANDI

read
15.0K
bc

KARŞI KOMŞUM Bİ ROMEO

read
7.5K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook