"Kendileri saat 11'de burada olur, beklemek isterseniz sizi şöyle alalım." kapalı bir kapıyı işaret etti kadın. Estetik bir duruşu vardı. Dikkat edilirse solak olduğunu, burnuna dokunmak gibi bir tike sahip olduğu gayet anlaşılırdı. 1.60 boyundan çokta yüksek olmasa gerek çünkü yanımda kısa kalıyordu. Eh, bende 1.68'im.
Evvela odaklanmam gereken kadının kendisi değil söyledikleriydi.
"Acil bir işi mi çıktı patronunuzun?" diye sorma gafletinde bulundum ama profesyonel yalancı olmayan kadın, bir anlık mimiklerini koruyamadı, önce sorumu onaylamadı sonra yaptığı hatanın farkına vararak, " Evet, evet acil bir işi çıktı." diyerek bir çabaya girişti.
Nuran Hanım ile göz göze gelmek ihtiyacı ağır basınca, kendisine döndüm. Belki bu konu hakkında bir fikri vardır kendilerinin. Sonuç olarak, kadının dedikleri hakaret ibaresiydi benim nazarımda ve eğer telefon saatim beni yanıltmıyor ise, 09.15'i gösteriyordu.
Belki saatim yanlıştır.
Nuran Hanım bu düşüncemi reddeden bir hisle şöyle telefon ekranına baktı, saati izledi üç saniye boyunca. Saati beni desteklemişti.
Nuran Hanım'a öylesine dikkat kesilmiş, bu durumda ne yapacağımıza karşı vereceği kararı beklerken, "Bu adam ne yapmaya çalışıyor?" diye kendi kendine mırıldanışına şahit oldum. Telaffuzu birbirini bilen, tanıyan iki insanın birbiri için yakınması suretinde, üçüncü bir kişiyi yabancı atfediyordu.
Sahi bu adam ne yapıyor böyle?
Zaten gece boyu gerildiğim için bir o yana bir bu yana dönmüş, uyuyamamış bu işi kabul edip edemeyeceğimi tartmıştım. İyice huzursuzlandığımı hissediyordum. Üstelik son münakaşada kendisine etmediğim laf kalmamışken, kalkıp ayağına iş dilenmeye geldiğimi bilmek gurur kırıcıydı.
Sana iş mi yok, ne diye yapıştın Nuran Hanım da Nuran Hanım diye kadına?
Bütün yollar Nuran Hanım'a açılıyordu, konu; onu bırakıp bırakamayacağımdı. Bundan sonrası için onu yüz üstü bırakıp bırakmayacağım gibi. Neyi neden yaptığımı kendime itiraf etmiyor oluşuma sessizleştim.
"Affedersiniz ama saat henüz 10 bile olmamışken bu saatin bu şekilde ertelenmesini anlayamıyorum? Bize 9 denildi." kapkara saçlarını ensesine doğru salık bırakmış ve gözlerine çektiği kalem ile beyaz takım elbisesinin içerisinde dik duruşunu sergiliyordu Nuran Hanım. İsyankâr ruhu her an tetikteydi ve bekliyordu, uygun bir an kollayarak sinirini zapt edebilmeyi.
Karşımızda duran kadın bir kaç saçma şeyden bahsetmiş, konuyu değiştirdiğini anlayamadan, "Buna alışmalısınız, o Arda Bey ve bu sürekli tekrar edilen bir tavır, size has değil." demiş, bizi öylece kapının ardına, oturma takımına sevk etmişti. Ki, şaşkınlık sarmalamaktaydı bizi. Dedikleri de neyin nesiydi öyle?
"Deliriyorum sanırım, şaka gibi."
O, ayakta döne dursun, ben bundan daha fazlasının da olacağına bizzat emindim. Seziyordum.
"Zehra... Zehra bir şey de. Beni sakinleştir. Yoksa |L|aras'lar'ı umursamadan çekip gideceğim bu lanet yerden. Bu nasıl bir diktatörlüktür?" hırlıyordu resmen, koca gözleri kısılmış, el parmakları havada pençe hali almıştı. Buna rağmen yorumda bulunmadım. O da zaten bana söylüyor gibi değildi, tek yaptığı oradan oraya dolanmak, beni gözü görmezken söylenerek bakışlarını şaşkınca ofiste gezdirmekti.
Krem ve lilaydı ofis. Burası da aynı Arda Bey'in odasında olduğu gibi boydan camdı ama daha ufaktı. Daha küçük.
Tekrar söylendi Nuran Hanım, biraz daha döndü dolaştı, bir ara boydan camların oraya gidip Bursa'nın görünen karmaşasına dalıp sakinleşti. Bir ara da bizi karşılayan kadın geldi, bir şey isteyip istemediğimizi sordu ve geldiği gibi gitti. Sonraları Nuran Hanım biraz daha dolandı, cam masada bulunan dergileri karıştırdım, o ayakta durmaktan sıkılıp yanıma kurulduğunda ben oturmaktan sıkılarak ayağa kalktım, onun yaptığı gibi turladım. Bir o yana bir bu yana döndüm, durdum, şalımın bozulduğunu düşünerek çantamdan küçük aynamı çıkarıp ona bakayım dedim, o esnada alnımda bir yeni sivilcenin peydah olduğunu görmüş ve bozulan moralim yerle bir olmuştu. Sonra aynayı çantama, yerine yollayarak cama yaklaşmış, oraya, Bursa'yı anlatan dağın uzakta kalan zirvesinde kurulu yollara, Nilüfer trafiğine, Bursaray'ın tıklım tıklım yolcu dolu tramvayına, insan kaynayan sarı otobüslerine, kaldırımları arşınlayan insanlarına ve yolun iki yanında bulunan simitçisine seyre daldım. Birinde simitçi abla, ötekinde simitçi baba yazıyordu. İki yazı kırmızı renkteydi. Saçma bir ayrıntı, diyerek ileride, Acıbadem Hastanesi'ne doğru uzanan yola, trafik lambalarına, yazı ayını simgeleyen ve mevsimi getiren kıyafetler giymiş Nilüfer'in insanlarına bakarken, görüntüyle sürüklenirken bir başka seslere daldım, dağa tekrar baktım; yeşiline, kopkoyu tonuna baktıkça kendimi kaptırmış ve yorulmuştum. Bu yorgunluk bana Nuran Hanım'ı hatırlattı. Acaba Nuran Hanım ne yapıyor diye düşünerek döndüm arkamı.
Dönüşüm birkaç zaman diliminden ibaret olabilir. Biraz mevsim renkleri bulaştı, birkaç farklı düşünce oradan oraya sekti, kırmızıda duran arabalar yeşilde geçti ve bir sürü şey aynı anda gerçekleşirken ben ardıma dönüvermiştim.
Arda Bey.

Tam karşımda, arkasındaki kapı açık, ayağa kalkan ve kendisine şaşkınlıkla bakan Nuran Hanım ile el sıkışıyor. Nuran Hanım şaşkın ve tramvayın sinyal sesini işitiyorum, istasyona yaklaşmakta.
"Merhaba."
Beni bulunduğum andan bu cümle çıkarınca soluklandım, düşündüm, iki kere onunla yüzleştiğimde düşündüğüm şeyi; babamı. Cüssesini, cüssesi altında yaşayan kalbini. Kutsal bir hizmetkâr gibi kendini Yaradan'a sunan bir kuldu benim babam. Neden sürekli Arda Bey bana onu hatırlatıyordu ki?
"Merhaba." diyor yanıt olarak Nuran Hanım ve karşılaştığı görüntüden pek bir memnun kalmış kendileri. Ancak bir farklılık olduğunu o anda sezdiğimi bilmek gerek çünkü iki çift göz birbirine bakarken, yabancı gözler olarak onları izlediğim duygusuyla sarmalandım. Garip bir iletişim başladı gözleri içerisinde, tokalaşan eller uzak bir mevkide kalmışçasına ayrılmıyordu ikilinin birbirine bakan gözleri gibi. Sanki dilsiz bir cümle kümesi dönüyordu gözlerinde. Oradaki görünmez olan yolu gördüm de kaybettim sanki.
Başımı çeviriyorum Arda Bey'den, gözlerim ondan uzaklaşacak bir biçimde. Sonra zikir çekiyorum sessizce, beni saran heyecanın aslında çoktan bedenimi kapladığını, odaya beni tekrar çevirenin ona duyduğum muazzam çekilme hissi olduğunu idrak ettiğimde.
"Sizde hoş geldiniz." diyor bana bakan gözlerinin sonrası. O ara bu şirketten nasıl çıktığımı, kendisine nasıl hiddetle cümleler sarf ettiğimi anımsadım, aslına bakılırsa mahcup olduğumu hissederek ama olmamam gerektiğini, onun bunu hak ettiğini kendime tembihleyerek cümlesine mırıldanarak yanıt verdim.
"Hoş bulduk."
"Zehra, gel." dedi hemen sonra Nuran Hanım.
Heyecanıma yenilmeden, Arda Bey'e bakma isteğiyle yanıp kavrulan bedenime hakim olmaya çalışarak Nuran Hanım'a yürüdüm. Sonra koltuklara ben ve Nuran Hanım onun karşısına yerleşecek bir biçimde, aslen oturduğumuz koltuğa, Nuran Hanım'ın yanına yerleştim.
Bakışları hissedebiliyordum, benden kaçırmıyordu sanki.
"Sizinle tanışmak benim için bir şerefti Arda Bey." dediğinde yine bir yabancılık selamladı beni.
Gözlerimi onaylamazca kapatıp açtım. Sanırım Arda Bey'in aurasına kendini kaybetmiş bir erkek düşmanı oturuyordu yanımda.
"Benim için de öyle Nuran Hanım." sesi ofisi yeterince dolduran, altında bir sürü anlam barındırır bir tondaydı. O zaman fark ettim üstünde eşofman takımı olduğunu. İşte bir hakaret daha, adam resmen sizi umursamıyorum diyor.

"Bize desteğiniz için teşekkürler. Neden bize yardım ettiğinizi anlamamış olsak dahi bunu, sizinle bir konu hakkında konuşmak istiyoruz." sesi cıvıl cıvıldı Nuran Hanım'ın, ki resmen yalandı. Gayet de belliydi desteklerinin nedeni; ne olursa olsun piyasada hızlı ilerleyebilen bir şirkettik, hızlı yükseliyorduk ve adam bildiğin bunu kullanarak adımızı deforme etmeyi talep etmişti, kaldı da bizi sinirlendiren buydu, Arda Bey'i Nuran Hanım görmeden önce.
Bacaklarını koltukta yaydı, eşofmanın koltuğa sürtünme sesi duyuldu ve sonra onun sesi. "Anlıyorum sizi..." diyordu.
"Anlaşmamız gereken bir konu var."
Bakışların tekrardan beni bulduğunu hissettiğim o anlarda, kıpırdandım ve o, söyledikleri ile beni iyice yıkmıştı. Beni tanımıştı.
"Ancak yanınızda getirdiğiniz hanım efendinin yetkilerinin benim şirketimde geçemeyeceğini dile getirmek isterim." sesi yumuşaktı, sanki hep bunu söylüyor ve biz anlamak istemiyoruz da o, sürekli bunu tekrar ediyordu.
Ancak şaşırmamıştım. Bu adamın, o gün ki çıkışımdan haz duymadığını, gerekirse söylediğim her kelimeyi burnumdan getirmek istediğini anlamayacak kadar aptal değildim. Adam belli ki emretmeye, keyfine göre yönetmeye alışıktı, itiraza alışık olmadığı kadar.
"Ama..." şaşırmadığım bir diğer konu ise şaşkınlıkla bakan Nuran Hanım'dı.
"Bu ne demek? Ben size şirketimize yaptığınız destekten bahsederken si-" yeni anlıyor olsa da odada itiraza kabul hakkı vermeyen birisi vardı.
"Bu konuda tartışmayacağım."
Tahmin ettiğim gibiydi, itaat edilmesine alışkındı.
Nuran Hanım afallamıştı, bana bakıyor, Arda Bey'e dönüyordu sonra gözleri. Ne demesi gerektiğini kestiremediğini ilk defa bu kadar yakından sezmiştim. Sanırım Arda Bey'in aurası halâ daha eşsizdi onun için, bir hortum gibi içine çekiyordu. Bende de olduğu gibi.
"İstediğiniz nedir?" başım eğik, sesim mesafeliydi. Sanki böyle bir konuşma geçeceğini biliyormuş ve günlerce kendimi buna alıştırmışım. O an fark etmiştim gururumu ne kadar yerle bir ettiğimi, toparlayamayacak kadar hem de. Nasıl olur 'işinize ihtiyacım yok' isimli konuşmadan sonra bu adamın ayağına gelirdim? Bu ızdıraptır, işte bir hakaret eki daha.
Öne eğildi, sakindi ve sanki keyif alır gibi bir gülümseme kaplamıştı çenesini. Bunu saniyelik bir bakış atmayla fark etmiştim. O gözlerdeki haylaz parıltıları da.
"Yetkileriniz veyahutta kim olduğunuzun bir önemi yok. Bu..." ucunu gördüğüm parmakları başımı, orada duranı, saçlarımı örteni işaret ediyordu. "Olduğu sürece kademeniz beni ilgilendirmez, ne olarak ve her ne vasıfla burada bulunduğunuzda."
"Bu da ne demek?" Nuran Hanım'ın sesi şaşkınlıktan sıyrılıyordu, yeni fark ediyordu olanı. Tam bu esnada Nuran Hanım'ın elinin kendi boynunu ovarken beden dilindeki hareketleri az çok anlamaktan ötürü bir cümleyi düşünüverdim: onun, Nuran Hanım'ın şaşırdığı şey bundan farklıydı. Ne zaman kontrolü dışında gerçekleştiği ve yorumlamakta mana bulamadığı bir şeyle karşılaşırsa elini boynuna atıveriyordu.
Fakat Arda Bey onu umursamadı. Masada bulunan ve ne zaman oraya geldiğini bilmediğim şeffaf dosyayı işaret etti.
"Bunları anlaşmamızı yaptıktan sonra konuşalım."
Nuran Hanım bana dönmüş, ne yapacağından emin olamayarak bakıyordu. O da, bende biliyorduk ki, |L|aras'lar'ın ömrü yeterince uzun değildi ve sanki bir kurban gerekliydi. Kan akıtmak gerekti galiba, kan dökülmeden, ruh sızlatarak, özgürlüğe darbe vurarak.
Dosyayı aldım masadan; kendime kim olduğumu hatırlatıp titreyen parmaklarıma 'sakinleşin' emrini verirken. Hissettiğim şey normal değildi, o uzağımda ama yakınıma gelecek şekilde eğilmiş, dizlerine yasladığı kolları ve çenesini tutan avuç içleri ile bana yapmam gerekenleri gösteriyordu.
'Yalvarırım Allah'ım, sen şer olanı hayra çevir.' içime döktüğüm bir duam daha.
Bir kere daha zikir çekerek parmaklarımın ucunda asılı olan dosyayı Nuran Hanım'ın kucağına bıraktım. Cevap açıktı, yapmasını istediğimi belirtmiştim. O ağlayan kadını, dualar ederek Allah'a yalvaran kadını yüz üstü bırakamazdım.
Yoksa sebebim bundan farklı bir şey mi?
Dosyayı aldı, bana uzun uzun baktı, masadaki pilot kalemi kavrayarak oraya, sayfanın altına, kısacık bir imza armağan etti. Tam o anda tutuklanmış gibi hissettim, kodese tıkılmış suçlu gibi.
Sonra Arda Bey konuştu, bende hayır olması için tekrar zikir çekip besmele ile ne zaman yumulduğunu bilmediğim gözlerimi açtım.
"Sizin yetkilerinizi elinizden alıyorum ve ben..." daha çok eğildi, görüş açıma girmek ister gibi. "Ne zaman istersem o zaman istifa edebilirsiniz. Şimdi, yeni işiniz ve şirketiniz hayırlı olsun."
İlginçtir ki, sevinemedim.
Ve gariptir ki Nuran Hanım, Arda Bey ile birbirimizi nereden tanıdığımızı sormadı.