Merdivenden gelen ses ile başım o tarafa dönerken adımlarım çoktan harekete geçmiş, basamakların sonuna diz üstü çökmüş Mina’nın önünde durmuştum. Gözleri endişe içindeydi ve panik yüzünü kıpkırmızı yapmıştı. Titreyen elleri kulaklarına kapanırken saçlarını çekiştiriyor, hızlı nefes alışverişiyle aşırı oksijen nedeniyle dengesini sağlayamıyordu.
"Mina,” dedim yüzünü ellerimin arasına alıp beni duyması için. Nefes alamıyordu, bu eylemi unutmuş gibi çırpınıyor kendi kendine eziyet çektiriyordu. Zihninde dönenler kalbini de sıkıştırıyordu. "Nefes al ma ciel, nefes al."
“Yalnızım,” dedi varla yok arası bir sesle zar zor. “Yapayalnızım.” Acı ve çaresizlik çehresine dağılırken bedenini kucakladım ve hızla bahçe kapısına ulaştım. Dize kadar gelen kar yığının içine çıktığımızda bedeni irkilerek kendine gelmeye başlamıştı. “Yalnız kalacağım.” Sayıklayışına tezatla daha sıkı sardım bedenini ve kulağına doğru eğilip fısıldadım. “Yalnız değilsin.” Ne öncesinde ne şimdi, sen hiç yalnız olmadın. "Buradayım, yalnız değilsin." Ellerim beline sarılmış, ayakları yere değmez haldeydi ve bedenini havada bir sağa bir sola sallayarak dikkatini dağıtmaya çalışıyordum. Dans etmek onu rahatlatırdı, şimdi de rahatlardı. Yeniden normal nefes almaya başlasa da gözleri hala sımsıkı kapalıydı. Bir sağa bir sola…
"Ritmi hisset Mina, hatırla." Hatırla seninle tutsağı olduğumuz valsi, cam kırıklarına basma diye ayaklarını yerden kesişimi ve seni korumak için bütün camları kucaklayışımı... Sana olan teslimiyetimi ve her şeye rağmen dürüst kalışımı anımsa. Ben sana hiç yalan söylemedim, seni korumak için sen güvende hissedebil diye verebildiğim bütün tavizleri verdim. Anımsa, elini tutuşumu, birlikte hareket edişimizi, ritme ayak uydurup ortaya mükemmel bir vals çıkarışımızı anımsa. Bir sırrı deşifre edişini, bu esnada sana daha da çekilmemi sağlayışını, ortaya çıkardığın gerçekle birlikte doğurduğun yıkımı hatırla. Sen o kapıyı açtın Mina, o kapıyı açtın ve bizi çıkmaza soktun. Tek olsaydım geri dönebilir, başlamadan engelleyebilirdim belki ama işin içinde sen vardın ve ben seni bırakamadım.
"İşte böyle..." Sakinleşiyor, şimdi nefesleri daha yavaş sırtımdaki elleri daha gevşek. Onu teşvik etmek istercesine etrafımda döndüm. Dışarıdan nasıl göründüğümü umursamadan, o iyi olsun diye adamlarıma rezil olmayı göze alarak dansı devam ettirirken kulağına yaklaşmıştım. "İşte böyle ma ciel." İşte böyle gökyüzüm, Balousee gölüm, firuze taşım, baharım, yazım, kışım, gökteki yıldızım, canım, cananım, her şeyim…
"Bırak." Fısıltısı göğsüme çarpan kalp ritmine karışırken dönüşüm duruyor. "Beni bıraktın, yalnız bıraktın şimdi de bırak!" Acı gerçeği yüzüme öyle sert bir şekilde vuruyor ki onu tutan ellerim gevşiyor. "Gittin, defolup gittin! Şimdi de defol!" Ne olursa olsun hala kollarımda duruyor ama bu daha çok yakıyor canımı çünkü kelimeleri öyle keskin ki haklı oluşuyla birleşip acımadan bıçak gibi savuruyor. "Öylece gittin, arkana bile bakmadan gittin ve şimdi hiçbir şey olmamış gibi geri döndün, aniden döndün!" Kendine gelerek kollarımın arasında çırpınmaya başladığında ayaklarının çıplak olduğunu hatırlayıp bırakmak istemiyorum ama savurduğu cümleler yüzünden gevşeyen kollarımdan bulduğu fırsatla uzaklaşmayı başarıyor.
Gözleri kapalı, yaşlar yanaklarına doğru süzülüyor. İfadesiz suretinin tabuları yıkılmış artık hissettikleri ayna misali yüzüne yansıyor. "Dört yıl!" Dört yıl değil, diyerek onu düzeltmek istiyorum. Dört yıl değil; üç yıl, kırk yedi gün. Bin yüz kırk üç gün… "Dört yıl yoktun! Ben her gün acı çekerken sen yoktun, şimdi hangi cüretle karşıma çıkabilirsin, hangi?"
Sarsılıyorum, gözleri bende bıraktığı hasarı görmek adına aralanıp yaşlar yüzünden peş peşe kırpışırken ben onun görmeyi arzuladığım gözlerinin yoksunluğuyla sarsılıyor, kar yığınına devrilmemek adına kendimle savaşıyorum. Acı, pişmanlık, sevinç, hüzün, keder, yorgunluk... Okuyabiliyor mu bu sefer gözlerimden hislerimi? Yıllar önce anlamasından korkarak kaçırdığım bakışlarımı bugün anlasın diye bile bile gözlerine dikiyorum ama bu sefer de onun gözleri yabancı.
"Kaçıyorsun! Gözlerimi bahane etme, en az benim kadar kaçaksın sende. Duyguların, düşüncelerin, kelimelerin, eylemlerin... Hepsi kaçak, yuvasız." Yıllar önce bambaşka bir kılığa bürünerek Mirza Acar’ın üç katlı evinin banyosunda yıkayıp eski rengine geri çevirdiği saçlarıyla karşımda dikiliyor. Gözlerindeki lenslerden yeni kurtulmuş, kendine has bakışlarıyla yüzüme en can alıcı bakışlarını fırlatırken ben yine ve yine kelimelerinin saldırısına maruz kalıyorum. Beni okuyor, bir kitap gibi satır satır okuyor ve anlıyor. Kaçtığımı, kaçarken ona yakalandığımı anlıyor. Anlatmaya korktuklarımın ağırlığı altında ezilirken beni öyle sıkı kucaklamak istiyor ki hayrete düşüyorum.
"Gözlerin bahane asla olamaz Mina, yalnızca sebep olur ve ben ciddiyim.” Gözlerin, tüm dünyayı karşıma almama sebep olur; gözlerin kıyameti kopartıp sana zarar vermemek için önce kendimi yakmama sebep olur ama bahane olamaz. Senin o güzel gözlerin, gerçekleşmesi düşlenen hayal olur ama hayır, asla asla bahane olamaz. “Ayrıca kelimeler fazla abartılıyor, gözleriyle de konuşabilir insan."
Kelimeleri kendine kılıç olarak kuşanan birine söylenebilecek en saçma şey olabilir bu. Gözlerle konuşabilmek pek tabii mümkün olabilir ama karşımdaki kadın artık buna yeltenemeyecek kadar öfkeli. Sırf gözlerine tutkun olduğumu biliyor diye uzaktan da olsa benden intikam almak istercesine kendine bu eziyeti yapıyor. Kendini, kendine bile yabancı kılıyor.
"Arkanı dönüp gitmek kolaydı." Küçük yumruğu göğsüme çarptığında bedenim geriye sendeliyor. Kolay mıydı? Gitmek kolay mıydı? "Üstündeki yükleri atıp beni o yüklerin altına mahkûm etmek güzel hissettirmiş olmalı." Dudaklarında acı dolu bir tebessüm peyda olurken omuzlarım çöküyor, üç yılın altında ezildikçe eziliyorum. Bir bilse, bilse onsuz geçen günlerimin beni ne denli bitirdiğini bir bilse. Kaç geceyi kapısına gelmemek için ondan en uzak yere giderek sonlandırdığımı bir bilse! Onun bahsettiği yükler hala omuzlarımda ki benim amacım bu değildi, onu hafifletmek özgür kılmaktı. "Şu haline bak, değmediği o kadar belli ki acıyorum sana!" Bu sefer kaçırmıyorum gözlerimi. Haklı oluşunun verdiği hüzünle, değmediğini onun gözlerinde görüşümle öylesine dağılıyorum ki kendi kendimi toparlayamayacağımın farkındaydım. Bu farkındalık beni mahvediyor. "Ne yapmaya çalıştığını, ne planladığını bilmiyorum..." Aralanan dudakları adımı söyleyemeden kapanıyor. Mirza diyemiyor, oysa çok güzel diyor. Harfleri heceye dönüştürüşü, son hecede kıvrılan dudakları ve gözlerindeki ışıltı hasretimi arttırıyor. Bir daha Mirza demeyecek, bunu duymayacağım… "Ama beni uzak tut! Benden uzak dur!" Bağırışıyla yüzü buruşuyor, karnına doladığı koluyla midesine ağrı saplandığını anlıyorum. Hala aynı, ne zaman canı sıkılsa karnına ağrı giriyor ve kolunu böyle kendine sararak geçmesini bekliyor. "Babam öldü benim, senin saçma sapan isteklerini dinleyecek halim yok. Yalanlarını dinleyecek sabrım yok. Yüzünü görecek takatim yok." Parmağını üç kere karnına vurup kendine küçük bir ritim oluşturuyor ve karşımda daha fazla çıldırmak istemediğinden ses tonunu sakinleştiriyor. "Şimdi ben hazırlanacağım, arabanın anahtarını bana vereceksin ve buradan gideceğim. Ne peşimden geleceksin, ne de arayacaksın. Duydun mu beni?"
Ben her şeyi göze almış, öfkeni kucaklamaya gönüllü olmuşken gitmene izin verir miyim? Bir de peşinden gelmeyecekmişim, onu aramayacakmışım… Bunları yapmadan geçirdiğim zaman için bile sabır ödülü almam gerekirken şimdi kapıları açıp gitmene nasıl izin veririm?
"Mina," diyorum eve doğru hareketlendiğinde kolunu tutup onu durdururken. "Dur!" Parmaklarım buz tutmuş tenine değdiği anda derisini bıçakla boydan boya kesmişim gibi acı içinde bağırıyor: "Bana dokunma!" Ona zarar vermek istediğim son şey, korku ise gözlerinde görmeyi beklemediğim bir duygu ve ona bunu hissettirmek kendimi leş gibi hissetmeme sebep oluyor. Elimi hızla geri çekerken güvence vermek istercesine havaya kaldırıyorum. "Bana sakın dokunma!"
"Tamam," diyorum sakince. Sakinleşsin, korkmasın, bana öyle bakmasın. "Dokunmuyorum ma ciel ama ne olur dinle beni. Gidemezsin, gitmemen gerekiyor. Güvende olduğun tek yer burası." Gitmene izin vermem demek, ölümünü yazmam demek.
"Ne saçmalıyorsun bilmiyorum ama umurumda da değil, gideceğim dediysem gideceğim." Öfkesini kabullenebilirim ama yaptıklarımın amacını düşünmeden hareket etmesini tolere edemem. Dayanamıyorum artık, her şey o kadar üzerime geliyor ki dağı taşı yumruklamak, kendimi ormanın içindeki mezarıma gömmek ve kurtulmak istiyorum. Düşüncelerim son bulsun, mücadele ile geçti ömrüm biraz olsun dinleneyim çünkü çok yoruldum!
"Hayır, gitmeyeceksin!" Sabrımın son buluşu ses tonuma yansıyor, bunu istemiyorum ama elimde değil. Yıllar bana iyi davranmadı artık eskisi kadar sakin kalamıyorum. İçimdeki karanlık arttıkça kişiliğimde bu karanlığa göre şekil alıyor. "Sana tehlikeli olduğunu söylüyorum, öyle olmasaydı arardım Levent'i seni alırdı ama tehlikeli Mina. Şu an adımını dışarı atman demek ölmen demek." Sen yaşa diye, sen nefes alabil diye ben benden nefret edişine göz yumuyorum. Anla beni, gör artık!
"Umurumda değil dedim ya!" Öylesine pervasız ki şimdi eline silah versem hiç düşünmeden tetiği çekip namluyu alnına yaslayabilir.
"Ama benim umurumda! Savcıma bir söz verdim, seni koruyacağımı söyledim ve sözümü tutacağım! Benden nefret mi ediyorsun? Dilediğin kadar et, gıkımı çıkarmam. Söv, vur, kır, parçala ama buradan gidemezsin, duydun mu beni? Bu evden dışarı çıkmayacaksın!"
"Neden?" Merakı öfkesinin önüne gitmiş, hırçın yanını bastırmıştı. Bu kadar ısrar edişimin arkasında mühim bir olay olduğunu anlamış sorgulamaya başlamıştı.
"Zamanı geldiğinde öğreneceksin ama şimdi içeri geçmen gerekiyor yoksa donacaksın." Uzun kollu bir tişört, diz kapaklarına kadar iniyordu ve altındaki şortla şimdiye buzdan bir heykele dönüşmesi gerekiyordu. Uyurken çorapları da çıkarmıştı, soğuk ısırması olması an meselesiydi. Sakin bir şekilde etrafıma bakıyor, kaçma ihtimallerini gözden geçiriyor. Adamları inceliyor, hepsi yabancı bu fikirden vazgeçti. Parmaklıklar atlayamayacağı kadar yüksek, kar ise koşamayacağı kadar çok. Donuyor olması da cabasıyken bütün planları onu yarı yolda bırakıyor ve aynı şekilde geri dönüyor bana. "İçeri geçmeyi tek bir şartla kabul ederim Kaya.”
Kaya.
Herkes gibi bana bırakıp gittiği isimle kalmışım onda. Mirza’yı söküp atmış kendinden, karanlığa bile başkaldırmış Kaya’ya sığınmış. Hiç yoktan iyidir bile diyemiyorum, en kötü yanımı esas kılması canımı yakıyor ve onun bunu bilerek yaptığını biliyorum. "Her şeyi şimdi anlatacaksın. Eğer anlattıkların beni ikna etmezse hiçbir kuvvet beni bu evde tutamaz, duydun mu beni?" Duydum, çok iyi duydum hem de. Ben deli gibi seni düşünürken senin yalnızca kendini düşünerek hareket etmek isteyişini çok iyi duydum. Bencilliğin ruhuna yansımasını bilmeme rağmen yine seni düşünüyor oluşum bana dokunmuyor, ona şaşırıyorum. İçime nasıl yerleşmişsen ben bencil değil hep sencil oluyorum, bunu nasıl başarıyorsun anlamıyorum.
Derin bir nefes alıyor ve ona doğru yürümeye başlıyorum. Gerilemeye çalışsa da kar yüzünden hareket edememiş olduğu yerde kalakalmıştı. Üzerine geleceğimi düşünüyordu ama onu yanıltmak istercesine istediğini vermeden yanından geçiyor ve eve giriyorum. Bahçeye açılan büyük camı ardından geleceğini bilerek açık bırakıyorum. Onu kucaklayarak içeri sokmamı beklediği için ardımdan kalakalıyor ama bana Kaya deyişi içime öyle büyük bir kaya bırakıyor ki nefes almak için ondan biraz olsun uzaklaşmam lazım. Yoksa kelimelerim onu kırmak istemeden bile olsa hücuma geçecek. O da üzgün, kırgın, hakkı da var çünkü ben bıraktım, ben gittim o kaldı ama yediremiyorum işte. Olmuyor, her şeyi onun için yapmışken kumarda hileyi seçtiğim için suçlanmak kanıma dokunuyor. Bilse, bilse her şeyi ne yapacak? Daha çok üzülecek, yıpranacak, bunun için miydi diyecek, biliyorum onu, tanıyorum.
Titreyerek odaya girdiğinde adımları onu hemen koltuğa götürüyor. Ayaklarını kalçasının altına alarak oturuyor ve böyle ısınabileceğine inanıyor. Tavrımı bozmadan diğer koltuktaki televizyon battaniyesini alarak üzerine örtmeye yelteniyorum ama başını benden başka tarafa çevirerek istemediğini belirtiyor. Isınmak için bana ihtiyacı olmadığını söylemeye çalışıyor ama umurumda değil, üşümesi ve hasta olması istediğim son şey ve inadı bunu engelleyemeyecek.
"İnatçılığın sırası değil, ayakların mosmor olmuş ısınman lazım." Battaniyeyi ayaklarının üzerine bırakıp yanmakta olan şömineye odun atmaya gidiyorum. Gözleri sessizliğe ayak uydurarak ateşe daldığında gevşeyen bedeni ısınmaya başladığını gösteriyor. Kolu koltuğun kolçağına, başı arkalığına yaslanmış. Yorgun bir nefes soğuktan beyazlamış dudaklarından firar ediyor, gözleri ateşten bahçeye çevriliyor. Yine buluyor pencereyi ve özgürlüğü seyrediyor.
İkimiz yine, yıllar sonra aynı noktadayız. Birlikte oturup geceyi seyrettiğimiz, güneşi karşıladığımız, bu koltuğun üzerinde birbirimize karıştığımız nice an onun da zihninde yeniden canlanıyor. Hepsinin geride kalmışlığından çok araya giren mesafeyle birbirimize dokunamayışımızın ağırlığıyla eziliyoruz. Onun da hasreti baki, biliyorum. Nefret ediyor ama o nefretin altında bile tutku var. Bu yüzden öfkeli, hissetmeye devam ettikleri yüzünden hem kendine hem bana öfkeli. Bitmeyen bir sevdanın esirleriyiz, kurtulamıyoruz.
Onu anılarla bırakıyor ve içeri içecek almaya gidiyorum. Kendime viski, çünkü beni şu an bir tek o ayakta tutar. Üç yıldır en iyi yoldaşım oldu, bir tek onunla dayanabiliyorum gecelere. Onun içinse şarap. Kırmızı, tarçın ve şeker yoğunluğu fazla sıcak içim bir şarap onu sakinleştirir. Nitekim kadehi ve şişeyi gördüğü anda bedeni hareketleniyor, öne atılmak üzereyken son anda tutuyor kendini ve hareketlerimi anbean takip ediyor. Rutinini bildiğim için şişeyi ve boş bardağı önüne bırakıyor ve karşısındaki koltuğa oturuyorum. Sıcak kadehi eline alışını, şişenin mantarını çıkartıp şarabı bardağa döküşünü ve çıkan sesle sakinleşmeye başlayışını gözlerimi kırpmadan seyrediyorum. Öyle özlemişim ki bu kendinden geçiş halini içim ısınıyor, sakinleşiyorum. Onu şarap sakinleştirirken beni onu seyretmek sakinleştiriyor, gece yoldaşımın pabucu dama atılıyor.
Battaniyenin altına geri girerken bardak parmaklarının arasında dairesel hareketlerle dönüyor, şarabı havalandırırken gözleri gözlerimde. Geçmişi, bugünü ve geleceği yok edercesine, zamansızlığın içinde toz zerresi olup yok olurcasına birbirimizi seyrediyoruz. Değişenler, aynı kalanlar, ruhta kalmış izler ve tazeliğini koruyan yaralar…
Onunla burada ilk oturduğumuz güne gidiyorum ansızın. Kırmızı elbisesiyle kışkırtıcı bir edayla karşıma oturuyor, bardan aldığı içkileri bardaklara doldurup önüme itiyor. Soruları zihninden kurtulmak için can atarken sabırsız. Arsız bir heyecan suretine yansımış, karşılaşacaklarından korkmuyor. Tanımadığı bir adamla dağ başındaki bir evde olmaktan korkmuyor. Tek düşündüğü cevaplar ve onları almak için her şeyi yapabilecek kadar korkusuz. O küçük kızın heyecanını hatırlamak dudaklarımın kıvrılmasına neden oluyor. Derdi küçük, merakı büyük kız bugün derdi dağları aşmış halde karşımda, merakı ise küçücük kalmış yanında. O güne geri dönmek, sorularını cevaplamak ve araya hasret ekmeden dudaklarına o gün kavuşmak istiyorum. O gece de çok istemiştim ama şu an ki ihtiyacım bambaşka bir boyutta çünkü onu, onu çok özledim.
Bizi bu hale ben getirdim, seni kendimden ben mahrum bıraktım.
“Anlat, dinliyorum.”
Anlatmaya nereden başlayacaktım? Onu bıraktığım andan mı yoksa kollarıma kanlar içinde yığıldığı, gözlerime bakıp ‘korkuyorum’ dediği andan mı? Irak’tan mı? Yoksa amcamı görmeyi beklerken yıllardır öldü bildiğim ama öldüğüne inanmadığım babamın karşıma çıkışından mı?
Bakışları sert, etrafı inceliyor çünkü üç yıl kırk yedi gündür hiçbir şey değişmedi, ondan gittiğim günden beri ben bu evin kapısını bir tek sarhoş olduğum gece açmıştım. Onun dışında ne geldiğim ne geldiğim vardı ne gittiğim. Ruhum onunla burada geçirdiğimiz anlarda tutuklu kalmış, bedenim uzaklarda acı içinde hasret dileniyordu. Artık kahverengi olan gözleri yorgun, yüzü bembeyaz. Üşüyor, biliyorum ama itiraf edemeyecek kadar gururlu. Kalkıp şömineye iki odun daha atıyor, sistemin ısısını umursamadan ateşi harlıyorum. “Susmak sana ne kazandırıyor bilmiyorum, ama biraz daha konuşmazsan gideceğim ve beni tutamayacaksın!”
“Mina,” diyorum elindeki kadehi dudaklarına götürüşünü seyrederken. O cam bardağın yerinde olmak için bütün her şeyden bir çırpıda vazgeçebilirdim. Yeter ki o güzel dudakları efsununu dudaklarıma versin, tatlı zehri içime işlesin. Panzehri yoksa da sorun değil, ben onun nazarında acı içinde kıvranmaya razıyım. “Baban benim yanımda öldü.” Kadeh parmaklarının arasında dengesini kaybedip öne doğru meylediyor ama dökülmüyor. “Vurulduğu silah ise bana, daha doğrusu babama ait.”
Korkuyorum. Vereceği tepkiden ölesiye korkuyorum. Yaşananlar zihnimde karabasanlar doğurup duruyor, olanları kendime bile açıklayamazken ona nasıl anlatacağım hiçbir fikrim yok. En büyük korkum tarafınca anlaşılamamak, zira zihni bazen öyle çetrefilli oluyor ki kafasında kurduklarıyla başlı başına bir kıyamet koparabilir. O kıyametin esiri olmadan anlatmalıyım.
“Şu an bütün deliller ona bunu yapanın ben olduğumu gösteriyor.” Belki de yanlış kelimeler kullanıyorum. Parça cümlelerim onun beyninde birleştiği anda gözünde katil olmam an meselesi. Yanlış, ben zaten katilim ve o da bunu çok iyi biliyor. Düzelteyim o zaman, babasının katili. “Biz… Biz bir operasyonun içindeydik.”
“Babamı sen mi öldürdün?” Ayağa kalkıyor ama yanıma gelmiyor. Öyle zayıf ki üflesem, dokunsam parçalara ayrılıp uçuşacak sanki. “Ne operasyonundan bahsediyorsun sen? Sen ajan değilsin artık! İstihbarattan atıldın, aldılar o kimliği senden, nasıl babamla operasyon yapabiliyorsun?” Bilmediği o kadar çok şey var ki, soruları sordukça daha da artıyor bilmedikleri. Hangi birini nasıl cevaplayacağım? Bana bu denli öfkeliyken, beni nasıl dinleyecek? “Sen Kaya’sın, babamın Kaya ile ne gibi bir bağlantısı olabilir?”
“Biz bağlantıyı hiç koparmadık.” Hatta şunu itiraf etmeliyim ki bu üç yıl kırk beş gün boyunca bana destek oldu, düşeceğim anda elimden tuttu. Bana baba oldu, yıkılmayayım pes etmeyeyim diye her şeyi yaptı. “Görüşüyorduk ve o… Savcım yani baban bana yardım ediyordu.”
“Görüşüyordunuz?” Soru sorar gibiydi ama daha çok kendine bu ayrıntıyı idrak ettirmeye çalışıyordu sanki. “Sen ve babam görüşüyordunuz.”
“Bu gizli bir bilgi,” dediğim anda elini kaldırarak sözümü kesti. Tavrı öylesine keskindi ki teni gibi zihni de buz kesmiş, duygularına tesir etmişti. Ona üç yıl boyunca başımıza gelenleri, savaştıklarımızı, sessizce içimize atarak kat ettiğimiz yolları hiç konuşmadan anlatabilmek isterdim. Ama Mina konuşmaya gönüllü olsam bile bunu izin vermeyeceğini belirten bir ifadeyle bağırmaya başlamıştı bile.
“Gizli, gizli, gizli! Seninle ilgili ne varsa hepsi gizli zaten Kaya! Hayatıma girdiğin andan beri ortaya çıkardığın gizemler her yerde! Bitmiyor ki!”
“Kaderim bu, bu benim kaderim.” Kaderim kederim olmuş, sen beni bilmez misin bu gizemler canımı nasıl yakar… “En iyi sen biliyorsun bunu.”
“Ben senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum! Bilmek de istemiyorum!” Öfkesinde haklı ama buna rağmen kelimeleri canımı öylesine yakıyor ki kendime duyduğum öfke elimdeki viski bardağına akıyor, cam avcumun içinde paramparça olurken gözleri elime ve yere yayılan parçalara kayıyor. Kahretsin, yanlış anladı.
“Sinirleniyorsun, bana sinirleniyorsun öyle mi?”
“Sana sinirlenmedim!” Bağırıyorum, bağırıyorum çünkü şu an gözleri kör, kulağı sağır! Bağırmamam gerekiyor, iyi değil, normalde hiç değilken şu an hiç değil. Kelimeleri bir silah gibi bana doğrultuyor, acımayacak ve benim ona kanmamam lazım. Babasının katili olduğuma inanıyor, inanmasa bile sırf bana olan nefretinden düşüncelerini bu yöne itecek ve zorla ikna olacak.
“Seni bilmem ama ben sinirli insanları anlayabiliyorum! Ama inan bana şu an ki öfkeni anlayamıyorum. Söylesene, seni öfkelendirecek ne oldu? Eski sevgilin karşısına geçip babanı öldürdüm, mü dedi? Yoksa yıllar üstüne babanın cenazesinde karşına mı çıktı? Seni eve kapatıp anılarla işkence etmeye mi karar verdi? Söylesene!” Yumruğu göğsüme çarptığında sendelememek için güçlü durmak zorunda kaldım. “Söylesene sen öfkelenmeye hakkın var mı?”
“Haklısın,” dedim gözlerindeki keskinliğe karşı aynı keskinlikle. “Ben hissedilecek tüm duyguları senin bencil kalbine bıraktım, sen hissettiklerinle şahlanırken beni hissedemediklerimle yerin dibine sokabil diye!”
“Aptal!” Tokadı yanağıma çarptığında kılım kıpırdamamıştı çünkü taş kesilmiştim. Hem kendi kelimelerimle hem onun gözleriyle! “Sen sadece kendini düşünen, o lanet masaya yerleşmek için her şeyi yakmayı göze alan aptalın tekisin, duydun mu beni?”
“Ben o masaya oturduysam senin yüzünden, senin için oturdum!” Bağırışım yüzüne çarptığında istemsizce bir adım geri kaçmıştı. Sikeyim sikeyim sikeyim! Onu korkutuyorum ama o korkmaz, korkusuzdur. Tehlikeye yürür, eline silah alır, canını düşünmeden sıkmaya çalışır.
“Ben senden hiçbir zaman bunu istemedim!”
“İstemedin ama beni o noktaya itmek için her şeyi yaptın! Acımadın, ne durumdayım düşünmedin! Aklına eseni yaptıktan sonra sen yaşa diye elimi pisliğe bulamama söyleyebileceğin tek kelime ‘haklısın’ ama sen üzerine oturduğun tepeden inip bunu bile kabul etmezsin çünkü haklı olan sensin, hep sen oldun!”
“Ben,” dedi bu sefer yüzüne yerleşen kırmızılıkla üzerime gelirken şöminenin üzerindeki bibloları teker teker yere atarken. “Ben sana yalvardım! O masaya oturma, kendini tehlikeye atma diye yalvardım! Beni dinlemeyip, ben hastanedeyken her şeyi halletmiştin zaten! Haklı olduğun taraf olsaydı emin ol söylerdim!”
“Adamın oğlunu vurdun,” dedim parçaladığı bibloları ayağımla ezerken. “Bana başka çare bıraktın mı? İntikam almak için karşıma geçip yalvaran ben miydim?”
“O herif senin de anneni öldürdü! İntikam tek benim intikamım değildi!” Şimdi kendine beni ortak çıkartıyordu. Hala aynı uyanıklıkla devam etmesi beni güldürdü ama sinirim sönmemişti.
“Hayır, Mina! O intikam sadece sana aitti ve ben bu yolda yanında olmayı kabul ettim, açamayacağın kapıları açmanı sağladım! Tetiği çeken de, gözüne bürümüş kanla mermiyi serbest bırakan da sensin!”
“Çünkü yaşamayı hak etmiyordu!”
“O zaman becerip öldürseydin, yaşamasaydı! Peşinden olacakları düşünmeden silahı eline aldın ve her şeyi mahvettin! Her şeyi!”
“Beni suçlayamazsın!” Çığlığı odanın içinde yankılandı, çıldırmış gibiydi. “Sen benim babamı öldürdün, şimdi karşıma geçip geçmiş için beni suçlayamazsın! Sen, ben o herifi vurmadan önce yapmıştın planı beni bahane etme!”
“Ben senin babanı öldürmedim! Yapacağım son şey tetiği çekmek olurdu!”
“Ben de buna inanacağım öyle mi? O değil mi seni, sana ait olmayan bir kimliğe maruz bırakan! O değil mi babanı öldü diye gösterip ülkeden kaçıran? Sen öldürmeyeceksin de kim öldürecek babamı?”
“Bunu bu kadar rahat söyleyebiliyorsan babanı benim öldürdüğüme inanmıyorsundur! Sen sadece canımı acıtmak istiyorsun, bilmiyor muyum ben seni? Sen beni yıkmak için her şeyi yaparsın!”
“Benim babam öldü!” Titreyen elleri tişörtün yakalarını çekiştirirken yüzüne düşen saçları geriye itiyor. “Buraya seni dinlemeye gelmedim, beni zorla buraya kapattın, babamın yanında öldüğünü söyledin, üstüne masaya oturup canavar olmayı tercih ettiğin için beni suçladın!” İşaret parmağını bana doğrulttu ve aşağı yukarı salladı. “Sakladığın her neyse artık umurumda da değil! Sen benim gözümde katilsin, her anlamda!”
Eğer kelimeleri harflerden oluşuyor olmasaydı ok olduğunu ve bana saplamak için özellikle bilediğini düşünürdüm. Odanın içindeki hava yetmiyordu sanki. Nefes alamıyordum, koca ev ikimize dar gelmiş duvarlar üzerimize yıkılmak için tutuşur olmuştu. Şimdi şiddetli bir zelzele kopsa, her şey başlamadan bitse.
“Ben ne yaptıysam senin için yaptım.” Sakin olmaya çalışıyorum ama yinelememe rağmen tavrı asla değişmiyor. “Elimden geleni yaptım ama engelleyemedim, babanı kurtaramadım.” Başını başka tarafa çevirip gözlerinin dolduğunu gizlemeye çalışıyor. “İnan bana elimde olsaydı onun yerine ben ölürdüm, hiç düşünmez, beklemezdim.”
“Bana bunu neden yapıyorsun?” Elleri yüzüne örtündü, başı öne eğilirken derin derin soluyordu. “Neden acımı yaşayıp kendi kendimi mahvetmeme izin vermiyorsun? Neden çıktın karşıma yeniden?”
“Çünkü hayatın tehlikede.” Çünkü seni korumak için kurduğumuz düzen bozuldu. Hileyle çıktığımız yolda kendi oyunumuzun kurbanı olduk. Başardığımızı zannederken kaybettik. “Ölüm emrin verildi, yaşamanı istemiyorlar.”
Uğruna her şeyimi feda ettiğim, güzel günlerimizi hiçe attığım, gülüşünü soldurduğum kadını öldürmek istiyorlar.
Üç yıl önce buna izin vermedim, bugün de vermeyeceğim.