3. AĞIT

3291 Words
06.01.2022 Cenazenin kalabalığı dağılırken siyah arabanın içinden seyretmekle yetiniyorum. İsmim şu an bütün haber mecralarında dolanıyor, zanlı benim; en azından kanıtlar öyle gösteriyor. Kalabalık dağılana kadar karşısına çıkamam, eve gitmesini beklemek en sağlıklısı ama o zaman bile benimle gelmeyeceğine eminim. Gece şansım varken götürmeliydim, uyandığında kopartacağı fırtınayı göze almıştım ama olmaz, yıllar sonra karşısına uyandığı gibi çıkamam. Savcının tanıdığı tanımadığı insan yığını ve basın cenazenin sonlanmasıyla mezarlığı terk ederken yan yana duran mezarın başında onlar kalıyor. Ben gitsem bile onun yanında ayrılmayan dostlarım, kuzenim Füsun, Sinem ve Levent. İçinde yalnız belki ama dışından asla değil. Çünkü ben varımı yoğumu ona bırakıp gittim, adıma savurduğu darbeyi, kimliklerime sıktığı kurşunu görmezden geldim. O beni bütün kiniyle yalnızca Kaya’ya çevirirken ben bu darbeyle yıkılmadan ayakta kalmaya çalıştım. Yalnız kalan o olmadı, ben oldum. On yıldır annesinin mezarına gitmemişken babasının ölümü yüzünden bununla da yüzleşmek zorunda kalmıştı. Put gibi dikiliyordu mezarların önünde. Kendi aralarında konuştuklarını buradan duyamıyordum ama nihayetinde Semih’in onu eve gitmeye ikna etmesi gerekecekti. Çünkü eve gidecektim. Kapıyı çalacak ve karşısına dikilecektim, ona olanları birinden duymasına fırsat kalmadan ben anlatacaktım. Babasının ölümünde suçlu sayıldığımı, devletin peşimde olduğunu ama bunun büyük bir oyun olduğunu anlatacaktım. Sonra konu neden onu bırakıp gittiğime gelecekti, o noktada susup kalacaktım çünkü hiçbir açıklama yeterli gelmeyecekti. Onun zihni beni asla affetmeyecek yüreği dinlemeye bile yanaşmayacaktı. Ben onu mahvedişimle kalacaktım, o mahvoluşuyla beni kahredecekti. Bu bir kısır döngüydü. Gittiler ama o kaldı. Altısı birlikte arabaya binerken Mina mezarlıkta yalnızdı. İki mezarın ortasına oturdu, çiçeklerle süslenmiş olanı seyretti bir süre. Ardından babasının taze toprak atılmış mezarına baktı. Dakikalar geçerken yağmur başlamıştı. Bir yerde kar yağarken bir yerde yağmur yağıyordu. Öyle ya da böyle onun ömrüne yaz hiç uğramıyordu. Yağmurla birlikte gelen gök gürültüsü yerinden panikle kalkmasına sebep olurken topuklu botları çamurda kaymıştı. Sırılsıklamdı, gece karın altında sırılsıklam olmamış gibi şimdi de yağmurla ıslanıyordu. Asla sıcağa kavuşamıyordu. Arabadan indim, Tufan’ın şemsiyesini de almıştım ama kendim için değil, onun için. Benim bütün eylemlerim onun içindi ve şimdi attığım her adımda kendime sonradan çok söveceğimi biliyordum ama yine de durmuyordum çünkü eve gitmemişti, planlarımı bozmakta üstüne yoktu. Tam arkasında durduğumda hiç düşünmeden şemsiyeyi başına tuttum ve ıslanmasını engelledim. "Üşüyeceksin." Çıktı dudaklarımdan ilk. Çünkü üşüyecekti ve onun tenine soğuk hiç yakışmıyordu. Sesimi duyduğu anda başı ağır bir şekilde bana dönmüş ve yüzümü görmek için çenesini kaldırmıştı. Saçları hala uzundu, göğüslerini geçiyor uzun ıslak dalgalarla salınıyordu ama rengi aynı değildi. Hafif kızıla çalan bir renkle beyaz tenine çarpıyordu ama beni esas afallatan gözleriydi. Kahverengi bir çift göz bana bakıyordu, Balousee değildi. Lens takıyordu, benim bakmaya doyamadığım gözlerine lens takmıştı. Öfkem neyeydi, kimeydi hangi haklaydı? Konumuz bu değildi, gözleri değildi ama takılı kalmıştım işte. Ben her zaman onun gözlerine takılı kalırdım da şimdi öylesine yabancıydı ki kendime yediremiyordum. Onu bu hale ben getirmiştim, başkası değil. Yüz ifadesinin anbean değişimini seyrettim. Önce hiçbir tepki vermedi, ardından yüzümü inceledi ve benim değişimimi tarttı kafasında. Her kısmı incelediğinde kaşları çatılmaya başladı, yabancı gözleri kısıldı ve dudakları kelimesiz kalmış bir halde aralandı. Aralanan dudaklarını öpmek, onu kendime hapsetmek istedim. Yapamadım. Önce kaçmamasını sağlamam gerekiyordu. "Mina," derken karşı koymaması ve çekip gitmemesi için adeta yalvarıyordum. Gitmekte haklıydı belki ama gitmiyordu. Öylece kalakalmıştı karşımda, hareket etmiyor, konuşmuyordu. Ve ben ‘gitme’ dercesine bakıyor, neredeyse yalvarıyordum. Hakkım yoktu ama arsızdım ve tek isteğim onu korumaktı. Her zaman olduğu gibi… "Ne işin var burada?" diye sordu sonunda. Ses tonu acımasız, biraz çatallı ama öyle güçlü ki onun aksine ben konuşmadan önce yutkunmalıyım. Sesim titremesin, hileyi fark etmesin. "Senin için geldim." Ben yıllar sonra gururumu, utancımı, oynadığım kumarı arkama alıp sana geldim, senin için. Sen yaşa diye gittim, sen yaşa diye döndüm. "Nasıl… Nasıl gelebildin buraya?" Hayret, inanamayan gözler, dehşet ve öfke. Konuya nereden gireceğimi bilmiyorum, gözleri bu kadar yabancıyken hiçbir şeyi toparlayamıyorum. "Sana anlatmam gereken bir sürü şey var." Ne aptal bir giriş cümlesi, yüzüme tükürse yadırgamam! "Burada olmaman gerek, sen yoksun gittin." Gittim, öyle bir gittim ki ne sende kaldım ne kendimde. Giderken bizi özgür bırakacağımı düşünmüştüm, oysa ikimizde bir lanetin içinde karanlığa tutsağız. Özgürlük ne kelime biz nefes alamayan köleleriz. "Ne olur, biraz olsun hatırım varsa dinle beni. Dinlemek istemiyor musun? O zaman seni eve götürmeme izin ver." Midesi bulanmış gibi eli karnını buldu. Yüzü sararmış, saniyeler içinde biraz daha çökmüştü. “Lütfen, hiç iyi görünmüyorsun." Bunu söylemek ne haddime, onu bu hale getiren benken? Bu utanmazlığın kaçıncı boyutu? Kendimi geçtim, ona da mı saygım yok? "Sana ne?" Yüksek sesi mezarlıkta yankılandı ama yağmurla bastırılmıştı. Yine de bağırmak boğazını acıtmıştı, yüzünden anlamıştım. "Sana ne benim iyi görünüp görünmememden, kimsin sen?" Kimim ben? Sen ben de kimi bıraktıysan oyum ben. Mirza değilim artık. Senin Mirza’n hiç değilim. Kaya’yım ben. Babamın boynuma astığı urgan, kendi ellerimle sıkıştırdığım düğüm, akmayan kan, kör bir kurşun ve bir akbabayım. Leşlerden beslenir, kendimi güçlendiririm. Yolum bu değildi ama beni bunu seçmeye zorladılar. İstemediğim hiçbir şeyi yapmadım bu hayatta, sadece seni bıraktım o kadar. Seni sevdim, çok sevdim. Bu sevgiyle besledim, yücelttim, sarıp sarmaladım. Sonra hiç acımadan kestim bağımızı. Seni kalabalıkta bir başına, kendimi tenhada yapayalnız bıraktım. Ben kimim? Ben Kaya, senin lanetin kendi kendimin azap çukuruyum. Aralanan dudaklarım nasıl bir cevap vermesi gerektiğini bilemezken yere yığılmak üzere olan bedenini fark ettiğim anda kollarım bu sefer yere çarpmasına müsaade etmeden onu çepeçevre sardı. Konuşmak zorunda kalmamıştım, onu ikna etmek için çabalamama da gerek kalmamıştı. Sonucu ne olursa olsun bu sefer kimse tarafından engellenmeden onu alıp götürecektim. Uyandığında ne olacağını kader gösterecekti. “Abi, yenge iyi mi?” Bayılmış kadının neresi iyi olabilirdi? Bunu görmesine rağmen hangi akılla soruyordu anlamıyorum. “Hastaneye gidelim,” derken gözlerinde samimi bir endişe vardı. Zor kişiliğine rağmen Mina onlar için en az benim kadar önemliydi. Hastaneleri sevmediğini bildiğim için bu fikri hemen elemiştim, uyandığında zaten istemediği birini görecekti bir de istemediği yerde olduğunu görürse kesin kaçmanın bir yolunu bulurdu. “Hastane olmaz,” dedim uyanık olsaydı onun söyleyeceği gibi. Onu en güvenli yere götürmem gerekiyordu. Güvenli, kimsenin bulamayacağı ve en önemlisi kaçmaya cesaret edemeyeceği bir yere. “Nereye gidiyoruz abi?” diye sordu Tufan bize arka koltuğun kapısını açıp yerleşmemize yardım ettikten sonra öne geçtiğinde. Dikiz aynasından cevap vermem için gözlerime bakıyordu ama ben vermek istediğim cevabı verip vermemek konusunda kararsızdım. “DNA eve,” dedim eski bir alışkanlığı hala devam ettirerek. Tufan bu sefer gülmeye yeltenmemişti çünkü onlar için de o ev artık DNA evdi. Mina’nın DNA evi… Bakışlarım uykuya dalmış huzursuz yüzüne indi, ince bir damla kirpiklerine doğru süzülüp şakağından saçlarına karıştı. Yanakları soğuktan kızarmaya başlamış, kurumuş dudakları aralanmıştı. Başını farkında olmadan göğsüme, yaslanmayı en çok sevdiği yere gömdü ve yumruk olmuş elini sol tarafıma, kalbimin üzerine vurdu bilinçsizce. Al, bu darbe benden sana hediye dercesine… Orası yeteri kadar acı içinde değilmiş gibi uykunun içindeyken bile bana olan nefretini belli ediyordu. Uyandıktan sonrasını tahmin edemiyordum. Evden içeri girdiğimizde uyanacağını zannetsem bile kıpırdamamış, başını gömdüğü yerde uykusuna devam etmişti. Yorgundu, sadece bugünden ve aldığı haberden gelen bir yorgunluk değildi bu, öncesinden gelen uzun bir yorgunluktu. Üç yıllıktı, üç yıllık bir mücadelenin yorgunluğuyla yummuştu gözlerini ve ne zaman açacağını kestiremiyordum. Adımlarım merdivenlere yöneldi, birlikte defalarca kez tırmandığımız basamakları öylesine hüzünle tırmandım ki uyanacağını bilmesem o kucağımdayken şu basamağa çöker, bir çocuk gibi ağlarım ve onu yıllar sonra kendime bu kadar yakın bulmanın hasebiyle nihayet gözlerimi ebediyete yumabilirim. Sonrası cehennem biliyorum ama şimdi kollarımda ve benim için cennete bedel. Odamızın kapısını açıp yatağa doğru yürürken dudaklarının arasından tiz bir inilti yankılandı. Gözleri açıldı, kımıldandı ama uyanmadı. Küçük bedenini yatağa bıraktım, çamur olmuş ıslak kıyafetlerini dikkatle üzerinden çıkarttım ve kıyafet alıp gelene kadar yatağa geri uzanmasını sağladım. Buz gibi olmuş bedeni cenin pozisyonuna geçmiş, acıyla küçülmüştü. Gördüğüm manzara iç odadan aldığım kıyafetlerle eşikte kalakalmama sebep olmuştu. Otuz üç yaşındayım, çok yakında otuz dört yılımı tamamlayacağım bu dünyada ama ben hala onu yanımda, kıyımda, etrafımda gördüğüm her an böyle kalacak, seyretmelere doyamayacağım. Hayatımın içine yerleşmeye başladığı o ilk anlar geliyor aklıma. Keşfetmeye meraklı bir kız çocuğu gibi evin her köşesini gezdiği, incelediği ve sorular sorduğu günler çok uzakta artık. Öylesine yavaş ama bir o kadar da ani bir şekilde sokulmuştu ki yanıma, onu uzaklaştırmak istemediği fark ettiğimde artık çok geçti. Olan olmuş biten bitmiş Mina ben olmuştu. Keşke olmasaydı. Keşke bana benzemeseydi, zıttım olsaydı, karanlıktan korksaydı ve kaçmak isteseydi. Bu hayatın içine girmek istemediğini, elinde silahla doğmuş bir katilin sevgilisi olmak istemediğini haykırsa, benden nefret ettiğini söyleyip gitseydi. Keşke felaketler başlamadan önce vazgeçseydi, ben onu sevdiğimle kalsaydım da o bu kadar acı çekmeseydi. Keşke karanlığa bu kadar sevdalı, korkusuz ve deli olmasaydı, keşke… Kaybolmasından korkarcasına yanına yaklaştım, yatağa yanına oturduğumda teni odanın penceresinden sızan ışıkla parıldıyor, güzelliği aklımı başımdan alıyordu. Parmaklarım sırtına ve yastığa dağılmış saçlarına ulaştığında, derin bir nefes almış varlığını idrak etmek istercesine içime hapsetmiştim. Kokusuyla birlikte mazinin arsız kollarına çekilirken yine bu yatakta birbirimize teslim olduğumuz o gecenin içine dalmıştım. Gözleri gözlerimde, teni tenimdeydi. "Seninle başka şartlar altında tanışmak isterdim," demiştim Balousee gözlerinin en derinini keşfedercesine bakarken. Parmaklarım tenini boylu boyunca dolanıyor, kışkırtıcı davetine karşılık vermeye hazırlanıyordu. "Başka bir evrende, en güzel halimle." Silahsız, basit bir yazılımcı olarak karşısına çıkmak ve onu özgürce sevebilmek istiyordum. Ne istihbarat ne mafya, hiçbiri. "Sen zaten güzelsin," demişti sabırsız bir soluk eşliğinde. “Sen tanıdığım en güzel adamsın Mirza Kaya Acar." Uzanmış, dudaklarına tutkunun şefkate dolandığı bir buse bırakmıştım. O gün onu sevmek korkutmuyordu, endişelerim vardı belki ama yanımdaydı ve onu koruyabilirdim. Oysa zamanla yanımda olmasının onu daha beter bir tehlikeye soktuğunu, yanımdayken koruyamayacağımı bu sebeple uzakta olmamız gerektiğini anlamıştım. Acı bir idrakti ve ben gereğini yerine getirmek zorunda kaldığımda sanıyorum ki benliğimin büyük bir kısmını o yeşil çerçeveli kitapevinin önünde bırakmıştım. Parmaklarım buz kadar soğuk yüzünde önce çenesine, dudaklarının kenarına, burnunun ucuna, elmacık kemiklerine uğramış; kirpiklerinde duraksayıp şakaklarında soluklanmıştı. Ardından usulca saçlarına doğru yol almıştım ama en çok yaş dolu gözpınarlarında beklemiştim çünkü akan her damlayı silmek ve yenisi gelmesin diye dua etmek dışında elimden bir şey gelmiyordu. Uğruna gazeller yazılacak saçları parmaklarıma sarmaşık misali dolanırken nefes aldım. Çok özlemiştim, onu doya doya öpmeyi, dilediğimde sarmayı, yüzünü uzun uzun seyrederek geceyi sabaha çevirmeyi… Çok özlemiştim gözlerini açtığı gibi nazlı nazlı gülümsemesini, yatağın içinde kendine ait bir sürü yer varken her seferinde dönüp dolaşıp sineme yaslanmasını… Deli deli yatışını dizginlemek için bacaklarını bacaklarıma dolamayı, kolumu yastık olarak kullanmasını, saat kaç olursa olsun yataktan kalktığım anda uyanışını ve beni uyutmak için verdiği çabayı… İçim sıkıldığında, korktuğumda, onun için endişelendiğimde veya çıkmaz bir yola girdiğimde başımı göğsüne yaslayıp her şeyden kısa süreliğine de olsa uzaklaşabilmeyi… Çok özlemiştim, onu ve ona ait her ayrıntıyı çok özlemiştim. Üzerine kıyafetleri giydirip uyurken çıkaracağını bilmeme rağmen ısınsın diye çorapları da giydirdim ve üzerini sıkıca örttüm. Tek kişilik koltuğa oturup arkama yaslandığımda güneş batmış, gökyüzü kızıla boyanmıştı. Kar yağacaktı, gökyüzü ne zaman kızıla bürünse her yer bembeyaz oluyordu. Yıllar önce, Mina üzerinde kan kırmızısı elbisesiyle birlikte karşıma geçip en büyük sırrımı açığa çıkardığında da aynı böyle bir hava hâkimdi Tarabya’ya. O fark etmemişti ama ben biliyordum kar yağacağını, yine de onu almış buraya getirmiştim. Garajdan açılan gizli geçitten geçmiş, onun meraklı bakışları eşliğinde içeri girmiştik. Kimisi mantıklı kimisi saçma bir sürü soru sormuş, nihayetinde karşıma geçerek bütün savlarını sonuca bağlamıştı. Gözlerime bakmış, tehlikenin üzerine yürümekten çekinmeden adımı söylemişti. Kaçmasını, vazgeçmesini dilerken kaçmasın diye yalvarabilecek durumdaydım. Bazı insanlar efsunuyla doğar, insanları kendine bağımlı kılar. Üstelik tüm bunları çaba göstermeden gerçekleştirir ve böylece sırrını ifşa etmez. Sessizce, usul usul dağılır ruha, farkında olmadan gitmene bile izin vermeyecek kadar çok sevdirir kendini. Duruşu, göz süzüşü, kelimeleri, dokunuşu… Efsunu kendinde gizli, o bile farkında değil. Farkında olsa bile değilmiş gibi yapmakta üstüne yok, fazlasıyla oyunbaz. Güneş batmış, saatlerdir yatağın içinde huzursuzca dönüp durmasını, ter içinde kalsa bile gözlerini bir saniye olsun açmayışını seyrediyorum. Ne zaman ağlamaya başlasa yanındayım, sakinleştiği anda uzaklaşıyorum çünkü hala korkuyorum. Evet, onu alıp buraya getirdim ama yüzleşecek gücüm hala yok. Uyanırsa ne yapacağım, bilmiyorum. Bilmemek onu sinirlendirirken beni bu noktada çıldırtıyor. Saatlerdir çalıp duran telefonumu elime alıyor, cevapsız aramalara bakıyorum. Doğan’ın adı o esnada yeniden beliriyor ekranda. Artık cevaplamam gerek çünkü biraz daha ulaşamazsa kapıya dayanması an meselesi ve son istediğim onun bu kaosun içine düşmesi. Mümkünse uzakta dursun, ne diyecekse telefondan desin ama benimle yüz göz olmasın. Sessiz olmaya özen göstererek çıkıyorum odadan ve aşağı inerken aramayı cevaplıyorum. “Nihayet!” diye bağırıyor uçtan. Yüzüm sessizliğin üzerine yükselen sesiyle buruşuyor, gürültüden oldum olası hoşlanmam, bunu biliyor ama yılmıyor. “Saatlerdir sana ulaşmaya çalışıyoruz, Mina’dan haber alamıyoruz eve gelmedi!” “Benimle. Benimle olduğunu biliyorsun.” Biliyor olmasına rağmen yine de bilmiyormuş gibi yapıp beni sinirlendiriyor. İşte gerçek dost! “Keşke bilmeseydim! Yanılt bir kere be Kaya!” “Saçmalamak için mi aradın? Çünkü inan bana bu saatte son isteğim senin dırdırını çekmek Doğan.” Karla kaplanmış büyük bahçeyi gören pencerenin önüne geçiyorum. Burayı seviyor… Seviyordu. Koltuğu bahçeye çevirip dışarıyı seyretmek onu rahatlatıyordu bu yüzden koltukları onun sevdiği gibi yerleştirmiştim. “Mina’yı yanına almak ne kadar tehlikeli haberin var mı senin? Bütün haber bültenlerinde adın geçiyor, aranıyorsun ve sen kızı babasının cenazesinden aldın!” “O bunu bilmiyor,” diyorum sakince. Çok sakinim, gereğinden fazla sakinim. Ne zaman içimde fırtınalar kopsa, dışımda yaprak kımıldamaz huyum bu. “Ben söylemezsem öğrenemez.” “Neden? Dağın başına mı kaldırdın kızı?” Sesi alay ve iğneleme dolu, yanımda olsa yüzüne yumruğu geçiririm ama dua etsin ki uzakta. “DNA evdeyiz ama zaten televizyon izleyecek durumda değil, şu an onun için en doğrusu bu Doğan.” “Kaya, kızın babasının katil zanlısısın! Adam yanında öldü! Sence Mina, olmayan psikolojisiyle rahat durur mu? Onu geçtim, sen bu kızı terk ettin lan terk ettin! Demeyecek mi sana hangi hakla geliyorsun yanıma, diye?” “Diyecek amına koyayım! Diyecek, bilmiyor muyum ben tepkilerini? Ezbere biliyorum ben onu, buna rağmen yine de aldım onu yanıma çünkü savcıma söz verdim, onu ne olursa olsun koruyacağım!” “Savcın keşke senden bunu isteyeceğine ölmeseydi!” “Keşke!” dedim öfkeyle. “Keşke o ölmeseydi Doğan, keşke o kurşun beni öldürseydi! Alsaydı canımı da şu lanetten kurtulsaydım ama kahretsin ki olmuyor, ben bir türlü ölemiyorum!” “Saçmalamaya başladın yine,” dedi sinirle. “Olan oldu, suçu üzerine atanların amacı da seni bitirmek zaten. Babanla savcının düşmanlığı yüzünden ilk şüpheli sensin ama ben halledeceğim.” “Hiçbir şey halletme, şu an önceliğim bu değil uğraşamam polisle savcıyla.” “Önceliğin ne, Mina mı? Bu olaydan sıyrılmazsan ona bir faydan olmayacak Kaya.” “O güvende olsun,” dedim sakince. “Gerisi önemli değil.” “Özledim, dayanamıyorum demiyorsun da! Üç yıl dayandın, biraz daha dayanamadın mı? Bir de tutup Semih’le plan yapıyorsun, neymiş eve gelecekmişsin!” “Çok özledim,” dedim gözlerimi kapatıp başımı geriye yaslarken. “Çok özledim Doğan, dayanamadım daha fazla. Üç yıl, kırk yedi gün, bin yüz kırık iki saat, yetmez mi?” Yetmez mi geri dönmeye? Artık güçlüyüm, sandığımdan da güçlüyüm. Karanlığın en ortasındayım belki ama dokunulmazlığım var. Baştan sona kana bulandım belki ama artık sözümün hükmü geniş. Artık sevdiği kadını koruyamayacağından korkan adam değilim. O zaman çarem yoktu ama şimdi var, geç değildir, değil mi? “Yeter Kaya,” dedi derdimle dertlenen bir iç çekişle. “Yeter ama Mina için aynısını söyleyemeyeceğim. Öfkesi sevgisinden beter, hangisi hangisine sebep oluyor çözemedim. Sana yaptıkları… Ulan kız tek başına seni istihbarattan attırdı!” “Hakkı vardı.” “Hakkı olsa bile ağır bir darbeydi, senin yerinde olsam karşısına çıkmadan önce kırk kere düşünürdüm.” Mina’nın onu bu denli korkutması beni her defasında güldürse de bu sefer güldürmüyor. Nitekim istihbarattan ayrıldığım için sevindiğini inkâr etmiyordu, bu konuda onun yapamadığını Mina yaptığı için sinirliyi belki de. “Kırk birinciydi,” dedim avcumun içiyle gözlerimi ovuştururken. “Başka yol yok, en azından benim için.” Hava iyice aydınlanmış, etrafı saran beyazlık gözü kör edecek hale gelmişti. Bu iyiydi, istese bile bu yolda dışarı çıkamaz gitmeye kalkışamazdı. En kötü ihtimalle yolun açılmasını bekleyene kadar ona gerekli açıklamaları yapardım. Dış kapıyı açtım, Tufan sesi duyduğu anda ben seslenmeden yanıma koşmuştu. “Güvenliği arttırın Tufan, kapıya Mina’nın tanımadığı korumaları yerleştir. Eskilerle muhabbeti var, kandırabilir. Tahsin’den haber var mı?” “Adamlarının peşindeyiz abi, henüz sesi çıkmadı.” “Tamam,” dediğimde telefonum ikinci kez titriyordu. “Bir hareketlilik olursa haber ver.” Başıyla selam verip yerine geçerken birkaç saniye soğuk havayı ciğerlerime hapsettim. Soğuk her zaman daha net düşünmeme ve plan kurmama yardımcı oluyordu. Belki bu sefer yeterli etkiyi vermese bile en azından sakinleşmemi sağlayabilirdi. “Ne var Levent?” Başından beri uyuşmayan enerjilerimizle tek ortak noktamız yüzünden devamlı yüz göz olmak zorunda kalmıştık. Mina’ya yakın olmasını, benim yapamadıklarımı yapmasını ve onunla geçen yıllarını kaldıramıyordum. Arkadaştan öte bir yakınlıkları olmasa bile sinirlendiren, uyuz bir yapısı vardı. Mina ile bile tam anlaşabildiği söylenemezdi, ikisi devamlı kedi köpek gibi atışıyorlardı ama yine de arkadaştılar işte. Ve en kötüsü de Mina hakkındaki her konuda kendini söz sahibi sanmasıydı. Bana müdahale etmeye çalışıyor, yeri geldiğinde ilişkimizi bile eleştirme cüretine girebiliyordu. Ağzının payını verip susturmamışsam tek nedeni Mina’ydı. Rehbere eklediğim şekli bile ağzına sakız etmişti, başka bir şey yapsam dilinden kurtulamazdım. “Ne mi var? Belan var Mirza!” Bir azar daha işitecek durumda değildim. Sabrımın da bir sınırı vardı ve Levent’e tahammül etmeyecektim. “Sen başlamadan ben seni uyarayım Levent, eğer o ses tonun bir kere daha yükselirse neredeysen seni aldırır, yanıma getirtir ve ses tellerini bir daha hastalarına öğüt veremeyeceğin şekilde kısarım!” Öfkeli soluğu kulağıma çalınıyor, tehdidimi gerçekleştirip gerçekleştirmeyeceğim muamma ama onu susturmak işime geliyor. “Nerede şu an?” “Uyuyor,” dedim sanki onu görebilecekmişim gibi merdivenlere kısa bir bakış atarak. “Bu yaptığın yanlış, en başından ona haksızlık! Öfkesini, nefretini hiçe saydın! Normal bir şekilde çıksan karşısına neyse ama babası yeni öldü, bunun üstüne geri döndüğün için daha da kızgındır sana.” “Evet, yaptığımın yanlış olduğunu biliyorum ama onu riske atamam Levent, burada yanımda olmalı.” “Yanında olup ne yapacak? Daha beter olacak, anlamıyor musun? Toparlayana kadar canı çıktı, eskisinden de deli şimdi, dinler mi sanıyorsun seni? Ben cevaplayayım, dinlemez hatta seni dinlememek için kulaklarını bile keser! Buna rağmen yanında mı tutacaksın onu?” “Evet! Çünkü onu bir tek ben koruyabilirim!" “Ne demek ben koruyabilirim?” İşin ciddiyetini fark etmişti. Telefonda anlatamazdım ama o konunun savcı ile alakalı olduğunu biliyordu. “Mina’nın neden korunması gereksin Mirza? Ne haltlar dönüyor yine çevrende de lekesi Mina’ya sıçrıyor?” "Her şeyi anlatacağım ama kimseye hesap vermeye niyetim yok. Şu an evde olması tehlikeli.” “Ne olursa olsun, yanında olmak istemeyecek kadar nefret ediyor senden! Uyandığında tehlikede olmak umurunda olmayacak.” Konuyu uzattıkça uzatıyordu ve benim takatim kalmamıştı. İnsanlardan uzaklaşmak için gelmiştik buraya, oturup laf dinlemek için değil! “Bana sinir olduğunu biliyorum, benden nefret ediyor onu da biliyorum. Yapabileceğim hiçbir şey yok, en güvenli yer burası sende biliyorsun." Güveli olmasının nedeni bile tehlikeyken araziden içeri tek bir kurşunun geçemeyecek olmasıydı rahatlığımın sebebi. Korumalar sağlamdı, en iyi adamlarım etrafa yayılmıştı ve değil bahçeye yaklaşmak ormana bile girmek kurt köpeklerinden oluşan grubu harekete geçirirdi. “Güvenliğini bilmem! Onu eve geri getireceksin, ne konuşacaksan burada konuş!” "Sana Mina benimle kalacak dedim sen itiraz edince vazgeçmeyeceğim amına koyayım!" “Uyanınca ne olacak biliyor musun? Çıldıracak, öfke kusacak, seni öldürmeye çalışması bile olası çünkü öfkesi sandığından daha fazla! Kriz geçirecek olmasını saymıyorum bile çünkü Taner amcanın öldüğünü öğrendiğinden beri ağlamadı, içine attı ne varsa seni gördüğü anda bir bomba gibi patlayacak!” "Anlattıklarının hepsi gerçekleşecek ama umurumda değil. Tek bildiğim burada olması gerektiği, her şey onun için hep öyle oldu sen de biliyorsun.” “Biliyorum,” dedi üç yıl önce karşısına geçip anlattıklarımı hatırlamış gibi derin bir iç çekerek. “Kahretsin biliyorum ama endişelenmeden edemiyorum çünkü o çok… Çok yıprandı. Anlıyor musun? Her şeyi öğrendiğinde bile geçmeyecek öfkesi. Eğer bir şey olursa, kendinden geçerse haber vereceksin.” “Haber vereceğim... Semih'e söyle beni arasın konuşmamız gerekiyor." Şu durumda adam gibi konuşabildiğim tek kişi Semih’ti. Beni anlıyor, fikirleri de bana göre üretiyordu. En azından çıkış yolu bulmama yardımcı olur, o da olmazsa ben bir plan yaparken etraftakileri oyalardı. Telefonu sinirle kapatıp cam sehpanın üzerine bıraktım. Bir daha açmak gibi bir niyetim yoktu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD