06.01.2022
Mirza
Kış. Gri veya kapalı hava onun belki de şu dünya üzerinde en çok nefret ettiği şeylerden biri. Güneşe sevdalı, onunla özgür, mutlu ama tanıştığımızdan beri onun dünyasında sadece yağmur var. Gri gökyüzünün altında bir gün güneş açacak diye umut ederek zamanı kovaladı, kovaladığı noktada ümitsizliği kucakladı. Geriye bir buruk gülümseme, acılı bir iç çekiş ve hayal kırıklığıyla dolu bakışlar kaldı.
Ben mi? Ben yalnızca çektiğim azapla kaldım.
Yola çıkarken bir gün sonlanacağını ümit ediyor, ona tutunuyordum. Ölümü lanetleyen o adamı bulacak, öldürecek ve peşinden huzura kavuşacaktım. Lanetin etkisi sandığımdan da büyüktü, kurduğum planın içinde kendi yüreğimin azabına uğradım, olmaması gereken bir şeye kapıldım. Âşık oldum. Sandım ki onu sevmek beni kurtarır, yaşatır, diriltir ve kendime getirir. Yanıldım, bu aşk beni zindana kapattı, çöle düşürdü, cehenneme çevirdi. Zaten bir ateşin içindeydim, onun sevdasıyla ben cehennemin ta kendisi oldum ve kendim yetmezmiş gibi onu da yaktım, kordan küle çevirdim.
00.00
İnsanın yeni bir gün için umut ederek gözlerini yumduğu saatler. Düzeltiyorum, normal bir insan uyur bu saatte. Ben en son ne zaman uyudum, hatırlamıyorum. Gözlerimi yorgunlukla dinlendirdiğim ama zihnimde dönüp duran hayali yüzünden acıdan kendimi uykudan uzaklaştırdığım anların bir anlamı yok. Uyku, uykusuzluktan daha fazla acı veriyor. Onun güzel suretine bakarak daldığım uykular geride, dört yıl öncesinde kaldı. Ben yıllardır, o güzel günlerin hatıralarına sarılıyor, yoksunluğuyla baş etmeye çalışıyorum. Yıllardır, her gün, her saat, her dakika, her saniye onu özlemiyormuşum gibi yapıyorum. Çünkü hile yapmadığıma kendimi bile inandırmam gerekiyordu.
Bir kumar oynamıştım, yıllar önce ve kazanmak için hile yapmam gerekmişti.
Yıkımı dilerken kıyım doğurmuştum. Sevdiğim kadını kendi kelimelerimle yıkmış, ona kıyamadığımı defalarca kez dile getirdikten sonra kelimelerimle güzel gözlerine öylesine kıymıştım ki bir kere daha hile yapmaktan neden hoşlanmadığımı anlamıştım.
Saatler önce öğrenmişti babasının öldüğünü.
Doğan ona haber verdiğinden beri yanına gitmek ve göstermeye korktuğu tepkisini içine saklamadan dışarı savurması için ellerini tutup ona sımsıkı sarılmak istiyorum. Adımlarım saatlerdir kapısının önüne kadar gidip geliyor, yapraksız kalmış elma ağacının gölgesi çocukluğumuzun ne kadar uzakta olduğunu haber edercesine üzerime çökmüş. Ölümün acı sureti uzak noktalardan saplanmış yüreklerimize. Yas ortak, acı ortak ama ondan bir öfke var, büyük bir öfke. Kırgınlığı bütün ruhunu ele geçirmiş, yüreğini avuçlarıma alsam yeniden birleştiremem, biliyorum. En acısı da bu ya, ben onu bir kez bıraktım ve giderken bütün geri dönüşleri onun nezdinde yakıp kül ettim. Artık mümkün değil, biliyorum ve bunu bilmek bana acı veriyor.
Onun aşkla parlayan gözlerini, nazla cilveyle kıvrılan dudaklarını ve şefkatli dokunuşlarını hissetmişken; soğuk gözlerini, nefret saçan kelimelerini ve dokunmaktan kaçınan ellerini görmek ölümden de beterdi.
Gölgesi yatak odasının penceresine düştüğünde beni görmesin diye bir adım geriye gidiyorum. Yastıklarla döşediği pervaza yerleşiyor, alnı cama yaslanırken parmakları buğuları siliyor. İçindeki hissizliği ve bu boşluğun onu ne denli üzdüğünü yüzünü göremesem bile biliyorum. Kendiyle savaşıyor, zihni düşünceden düşünceye atlıyor ve tıpkı benim kendime yaptığım gibi o da kendine işkence ediyor. Zaten insana en büyük kötülüğü her zaman kendi zihni yapar. Yanlışa da, cehenneme de zihni götürür; o yanlışla ömür boyu yaşamak zorunda kalırken kendini suçlayamaz.
“Abi,” diyor Tufan elindeki şemsiyeyi başıma tutarak. “Kar yağıyor.”
“Siktir git şuradan,” diyorum gözlerimi penceresinden ayırmadan. Cayır cayır yanıyorum, donmaktan mı korkacağım? “Belanı arama.”
Tufan geldiği gibi geceye karışıp bekledikleri noktaya geri dönerken ben gökten süzülen sayısız kar tanesinin arasından başımı kaldırmış onun parmaklarıyla pencereye yapışıp eriyen kar tanelerini takip edişini seyrediyorum. Onunla göz göze gelmeyeli neredeyse dört yıl oldu. Düzeltiyorum, onunla canlı bir şekilde göz göze gelmeyeli tam üç yıl, bin yüz kırk iki gün, altı saat ve elli dört dakika oldu zira ona arkamı döndüğüm günden beri ben fotoğraflarıyla yaşıyorum. Bir kez olsun göz göze gelebilseydik, gerçekten, hileyi anlamasından korkuyordum. Zehirli kelimeleri savururken bile ben cesaretimi toplayıp gözlerine bakamamıştım. Anlar ve izin vermez diye. Korktum, çok korktum bile isteye hileye ortak olacak ve kendini yakacak diye. Bakamadım gözlerine, görmek istemedim hislerini. Kaçtım, bir korkak gibi arkamı dönüp kaçtım ve onu orada, her şeyin başladığı yerde bir başına bıraktım.
Şimdi yıllar üstüne göz göze geldik.
Karanlığın içinde, kar tanelerinin arasında imkânsız gibiydi ama gerçekti. Görmüştü beni, onu gördüğüm gibi. Bakışlarımız mesafeye rağmen kenetlenirken korku içimde yol almış, yüreğim fark edişiyle hızla atmaya başlamıştı. Arsızdı, hak etmemesine rağmen konu ne zaman o olsa yerinden kalkıyor ve yaşadığımı hissettirircesine gümbürdüyordu.
Avuçları camı hızla siliyor. Korkum ani hareketleriyle artarken yerimden kımıldayamıyorum. Saniyeler içinde pencereden uzaklaşıyor, bekliyorum. Beklememem gerekirken ben bütün acizliğimle onun ne yapacağını bekliyorum. Gördü mü? Görmesin. Gördüyse gelsin, karşıma gelsin çünkü ben ona gidemeyecek kadar utanıyorum. Gelmesin, karşıma geçmesin. Benim onun güzel gözlerindeki acıyı görecek gücüm yok.
Evin dış kapısı karla kaplanan sitenin sessizliğine tezatla gürültüyle açılıyor; gecenin içine çıplak ayaklarıyla düşüyor. Üzerinde incecik bir pijama, kızıyorum istemsizce. Üşüyecek, üşüdüğüne adım kadar eminim ama yine de ısrarla ince giyinmeye devam ediyor. Kendini hiç, hiç düşünmüyor.
Kar taneleri ve rüzgâr tipiye dönüşürken uçuşan saçları yüzünü kapatıyor. Kar tutmuş basamakları iniyor, taşlı yolu koşarak aşıyor. Islak bahçe kapısını tutup açtığında kendini öyle hızla savuruyor ki yola, rüzgârla öne doğru sendeliyor. Hızla nefes alıp veriyor, başı bir sağa bir sola dönüyor ve arıyor beni arıyor. Karanlığın içine saklanmış, korkağı. Benden nefret etmesine rağmen karşıma çıkmaktan korkmayacak olan kız, onunla karşılaşmaktan kaçınan beni arıyor. Çıplak ayaklarıyla sitenin araba yolu üzerinde bir aşağı bir yukarı koşarken sitesinin giriş kapısına dönük halde duruyor, bakıyor. Güneşli bir günde denizi seyretmeye gitmiş gibi, pencerenin önüne tüneyip babasını bekleyen küçük kız çocuğu gibi…
Bakıyor ve bekliyor. Ona gitmek istiyorum. Sarılmak, sımsıkı sarılmak ve her şeyin geçeceğini söylemek istiyorum. Kendime biçtiğim cezayla onu paramparça görmek azabın son hali. Her şeyi yakmak, yok etmek istiyorum. Biz bunu hak etmedik, o bunu hak etmedi. Ben ona sarılamamayı hak etmedim.
Attığı tek adımla yere düşüyor, sırtı soğuk ve ıslak asfalta çarparken kar taneleri gözlerine düşüyor. Gece kan kırmızısına dönüşmüş, o kan ikimizi de boğar olmuş.
Parmakları semaya uzanmaya çalışıyor, daha fazla dayanamıyorum. Saklandığım noktadan çıkıp ona doğru koşarken Tufan’da bir sorun olduğunu anlayıp bize doğru hareketleniyor. Koşarak yanına gidiyor, titreyen bedenini kollarımın arasına alıyorum. Hasret kaldığım bedeni kollarımın arasında neredeyse yok. Öyle küçük, öyle güçsüz ki… Yalnızlığı yalnızlığıma denk düşüyor, ortak paydada yağan karın altında can veriyoruz. “Ma ciel... Gökyüzüm.” Gözleri kapanıyor, korkum endişeme karışıyor. Elim ayağım buz kesiyor, ne yapacağım şimdi ne yapacağım? Acı çekiyor, yok oluyor, üşüyor; ben şimdi ne yapacağım? “Ma ciel... Mina...” Bütün isimleri dilimden ona doğru sıralanırken en sona annemden emanet aldığı isim kalıyor. “Firuze...”Annemin adını bahtıyla birlikte üstlenen Firuze… Onun yaşadıklarını yaşamasın, sonu aynı olmasın diye geride kalmak zorunda kalan Mina… Yüreğim yüreğine düştü diye kıyameti kucaklayan ma ciel…