Kahkahalarımı bastırmak güç bir hal aldığında, en yakındaki odaya Gazanfer'in odasına attım kendimi.
Kapıyı kapatıp odanın ortasında kahkahamı serbest bıraktığımda, yatağından doğrulan Gazanfer saçlarını geriye doğru iterek şaşkınca bana bakıyordu.
Uykudan yeni uyandığı için algılarını açmaya çalışıyor, kısık gözlerle deliye bakar gibi bakıyordu bana. Benimse gözlerimin önünde başka bir sahne vardı.
Sabahın bir köründe uyanıp giyinerek, senaryosunu yazdığım filmi izlemeye koyulmuştum.
Yatağından kalkıp kapıya doğru giden Gazanfer'e şaşkınlıkla ben baktım bu defa. Arkasından lavaboya doğru gidip "Kahvaltıyı salona hazırladım, hadi hazırlanda gel" dedim.
Anneannemi kaldırmak için odasına doğru gittiğimde, elinde bastonuyla salona geçtiğini gördüm.
Arkasından gidip sarılıp yanaklarını öptüğümde, bastonuyla bacağıma vurdu.
"Paçi sabah sabah gudurdun mi? Nedur bu gürülti?"
Camın kenarındaki koltuğa oturmasına yardımcı olup, camını açtım. Her sabah buraya gelip oturur, camımızdan gözüken karşı taraftaki mezarlığa bakardı.
İki elini bastonuna dayayıp bana doğru başını kaldırınca, açıklama yaptım Neneme.
"Gazanfer'e gülüyordum Anneanne."
Ben Anneanneme sevgi dolu bakışlar yollarken, kapıdan giren Eflatun Teyze kızdı bana.
"Paçi o nasi gülmektur, karşı köydekiler kalkti geldile, az sükut (Sessiz) gül da!"
Eflatun Teyze tarafından ihtar alınca, sessizce yanlarından ayrıldım. Birde Fadime teyze gelirse, aralarından sağ çıkmam imkansız hale gelirdi.
Mutfağa geçip çaydanlık ve ekmekleri alacağım esnada, Merdivenlerden hızla çıkan bir çift ayak sesi duyunca, dayanamayıp yeniden güldüm. Tezgaha yaslanıp, "Sen kaşındın Yamuk gülüşlü egoist!" diye mırıldanıp, sinsi sinsi güldüm.
Mutfak kapısından bana bakan Gazanfer, giydiği siyah kot pantolon mavi tişörtle nasıl bu kadar güzel görnüyordu gözüme, anlam veremiyordum. Harika bir fiziği vardı.
Otuzuna merdiven dayamış, kuaför kapısına uğramayan, üstelik çektiği sıkıntılara rağmen harika bir yüze sahip olan bir kızdı o. Yaşı bana göre yirmiden fazla olamazdı.
Kahvaltıdan sonra onuda sıkıştırıp döktürecektim ne var ne yok, ama sıra bir türlü gelmemişti ona.
Arkamdan çayı alıp gelen Gazanfer, Babaannesini masaya oturttuğunda, ilk kez gülümsedi. Yerine oturacağı esnada Babaannesi yanaklarından öpüp, saçlarını okşadı. İkisinin arasında başka bir dil vardı.
Ben çayları doldururken, Anneannem sordu.
"Uşaklar neredur?"
"Ahiretluk, Gazi dedi baa verdum oaa (Ona) anahtari, geçti benum eve. Cihan'da onlandi, kizlar yatay, uşaklar iş ediy da."
Karadeniz kadınlarına uşakları için bir şey derseniz vay halinize. Burada onlar paşa torunu, kadınlar hem adam hem karidur. Erkekler kahvehaneye oturur, kadınlar sepetleri omuzuna iş ederler.
Çayları doldururken ben sessiz kaldım ama beklemedğim bir şey oldu. Gazanfer Babaannesine bakıp, gayet düz bir sesle cevap verdi.
"Ne yani Babaanne, senin gözüne girecekler diye kalkıp gitmişler bizim eve. Yapacakları bizim işlerimizi batırmak olacak, ikinci bir iş daha açacaklar başımıza. Yatsalardı, kimseyi zorla kaldırmadım."
Gazanfer'in sinirlendiği aşikardı, bende sinirlenirdim ama onun gibi abilerim olmadığı için pek maruz kalmamıştım ayrıcalıklı hallerine. Olduğunda da tatsızlık çıkmasın diye sessiz kalırdım.
Yerime oturduğum esnada kapıdan giren Gazi, başıyla selam verip "Hayırlı sabahlar" diledi herkese.
Ellerini yıkamak için lavaboya gittiğinde, kesin karar vermiştim. Katii surette evin kapısını daha açık bırakmayacaktım.
Eflatun teyze Gazanfer'e bakmadan, Anneanneme döndü.
"Kari deduğun adamdan erken kalkar, o önceden idi karilarun ezilmesi, şimdi hepsi başumuza kesildi birer sultan. Benum torunlarum karilarini el üstüne tutayle, Cafer Melek darlandi diye aldini tatile gitti daha ne etsun uşak?"
Anneannem koluyla ahiretliğini dürterken, "Ey gidi Eflatun, habularida el ustune tutacak değil kari diye alcak birisi gelsa, şukredeceğum volla" dediğinde Kapıda Cihan'la Gazi şebek gibi sırıtıyorlardı Anneanneme.
Masaya geçip oturduklarında, Nenemlerle uşaklar muhabbet etti. Tabi Cihan bazı sebeplerden dolayı bir kaç defa masadan kalkınca, Gazanfer dayanamayıp sordu çayını yudumlarken.
"Cihan, üşüttün mü? Hava değişikliği falan mı oldu sende? Daha önce Karadenize gelmediysen, havasından olur."
Ben dudaklarımı ısırıp gülmemek için kendimi sıkarken, Cihan bana bakarak cevap verdi Gazanfer'e. Gazi sakince kahvaltısını ediyordu.
"Dün yediğim bir şey dokunmuş olabilir, geçer diye düşünüyorum."
"Cihan, sen ne yediysen bizde onu yedik, bize niye dokunmadı?"
Allah seni bildiği gibi etsin Gazanfer! Sanane yaaa, niye soruyorsun Elin Cihan'ına nesi olduğunu?
Sesi düzgün duyulmayan Gazi, önüne bakarken cevapladı.
"Onun midesi hassastır, küçükkken de böyleydi."
Gazanfer'den cevap gecikmedi.
"Üç buçuk yıldır hiç böyle olmadı."
Gazanfer'in sakince verdiği yanıta çayından bir yudum alıp bitiren Gazi, aynı tonda cevap verdi.
"Ondan önceki Onüç buçuk yıl boyunca hep öyle oldu."
"Gazanfer benden kaçışın yok, artık seninle konuşmamız lazım."
Melike'nin bana soracağını tahmin ettiğim soruları vardı. Cevaplarını vermekte çok kolaydı benim için.
Kahvaltıdan sonra bizim evin kapısını açık gören Eflatun Teyze geldi diye, hoş geldin demeye gelmişlerdi. Gelenlere Çay kahve, karpuz kiraz servis ederken akşamı etmiştik birlikte.
Gazi, bizim evin boyasını yaparken, Cihan tualetle odasının arasında gidip geliyordu.
Tencerenin içinden haşladığım patatesleri alıp soyarken, "Git arabayı çalıştır Of'a çıkalım, evde işimiz bitmez. Misafirler gitti, biraz hava alalım hem bizim evin eksikleri var." dedim.
Melike odasına çıkarken patatesleri dilim dilim salata yapar gibi doğradım.
Yanına küçük bir tabak peynir, tuzluk, çatal koyarak tepsiyi alıp Cihan'ın odasına çıktım.
Kapıyı tıklatıp girdiğimde odanın kapısını aralık bıraktım.
Tepsiyi kucağına bırakıp karşısına oturdum.
"Nasılsın?"
Bana bakıp kahkaha attı. Delirdi buda Melike gibi.
"Karnım felaket ama Melike'nin benimle ilgilendiğini bilmek çok hoş."
Arkama doğru yaslanıp, ellerimi iki yana açtım.
"Manyak mısın Cihan? Sana sadece gülüyor, bu mu ilgi?"
Önüne koyduğum tepsiden bir kaç lokma yerken, başını bana çevirdi.
"Gazanfer, sence neden gülüyor?"
Gözlerimi kısıp Cihan'a baktığımda, Allah belasını vermiş gibi kıvranıyordu. Aklıma gelenle gözlerimi açtığımda, Cihan başını ağır ağır salladı.
"Onun inadına ona yaklaşıyorum diye, dün yemeğime ishal yapan bir ilaç koydu. Ben yemekten bir saat sonra böyle oldum. Sürekli eserine gülüyor, ve aklınca benden uzak dur sinyali veriyor bana."
Öne doğru eğilip ona bakarken, "Gitme sende kızın üstüne" dedim.
Yatağın başlığına sırtını dayayıp patateslerden bir kaç dilim bir arada yerken omuzlarını kaldırıp indirdi.
"Uzak durulacak gibi değil ki, insan her gülüşüne şahit olayım istiyor. Açıkçası iyileşmeye niyetim yok, çok güzel gülüyor."
"Cihan sağlık bu, Melike'nin yaptığı hoş değil, senin bunu sürdürmen doğru değil. Yetişkin insanlarsınız konuşun anlaşın."
Ellerimi birbirine kenetleyip Cihan'dan düzgün bir cevap beklerken o konuyu değiştirdi.
"Siz iki yetişkin konuşup anlaşabilmişsinizdir, dün umarım."
"Cihan, senin hatrın için konuştum ama bir daha aynı yaramı deşmeye niyetim yok. Ona gitmesini söyledim, eğer gururu varsa gider."
"Aşkta Gurur olmaz Gazanfer, Gazi sana anlatmamış belli."
Kaşlarımı çatıp sordum.
"Anlatacak ne var?"
Cihan, derin bir nefes alıp verdiğinde, korna sesini duyunca aklıma o zaman geldi Melike.
Ayağa kalkıp, "Ben Melike'ye hazırlan Of'a çıkalım dedim, Boztepe diye sayıklıyordu, daldım kaldım muhabbete seninle, o tabağı muhakkak bitir" dedim.
Odadan çıkarken arkamdan seslenen Cihan'a güldüm.
"Gamzeli güzelime selam söyle!"
Of'a diye çıktığımız yolculuk Boztepe'de sona erince, yol boyunca Melike'ye kızdım durdum. İnsan sağlığı dalga malzemesi olamazdı. Akşam akşam serin hava olunca, semaverle bir çay istedik.
Trabzon'a kuş bakışı yaparken, Melike arabasından en kıymetlisi olan Kemençesini alıp geldi.
Masamızın yanındaki boşluğa geçip, manzaraya doğru döndü.
Başladı kemençesini çalmaya, bende alkışlayarak onunla ayağa kalkıp tempo tutmaya başladım.
Etraftaki masalarda Kemençe sesine kalkan insanlar bir halka oluştururken, şarkının sözlerine başlayacağımz esnada bize doğru gelen ikiliden birisi başladı.
"Seni gördüm beğendum gönül penceresinden,
anla beni ne olur yüreğumun sesinden."
Gazi'nin bana bakarak söylediği türküye karşılık, Cihan tek kişilik dev kadro olarak Melike'nin karşısında horon ediyordu.
Ben alkışla tuttuğum tempoyu sonlandırırken bozmamak adına, horon eden Cihan'la yan yana ayak uydurduk.
Melike'nin yanında Gazi, karşılarında ben ve Cihan, bir kaç adım yan tarafımızada ufak bir halka vardı.
Gazi türkü söylemeye devam ederken, ona bakmak yerine Cihan'a odaklandım. Resmen Şarkıyı sana ithaf ediyorum, Horonla sana yürüyorum diyordu bakışları.
"Seni gördüm beğendum gönül penceresinden,
alur seni kaçarum sürmene deresinden."
Gazi türkünün ikinci kısmına başlayacağı esnada Cihan Kaşlarıyla sana gelsin dediğinde, Melike başını iki yana salladı. Türkü bitsin dalacaktı garanti.
"Çirkin çirkin kızların tutarmıyım elinden?
Ya seni alacağum ya senden güzelini.
Çirkini sevda edip üzer miyim ben seni?
ya seni alacağum ya senden güzelini."
Melike gözlerini devirdiğinde, Cihan daha bir keyifle oynamaya başladı.
Birlikte oynarken Gazi devam etti türküye.
"Seni gördüm beğendum, sende beğendiysan.
Alalum birbirini lisan olmadan lisan."
Cihan başıyla 'seni bana' derken, Melike Kemençeyi ona doğru yükseltip 'Kafanda kırarım' demeye getirdi.
"Seni gördüm beğendum ayarsun bana ayar.
Sordum komşularuna uyarsun dediler uyar."
Komşu derken kafasıyla beni göstermesi resmen fiyaskoydu!
Ele verecek bu deli beni!
"Seni gördüm beğendum, ayarsun bana ayar.
Korkarum ufağum da alur seni bir hıyar."
Gazi, türkünün bu mısralarını söylerken bana bakıyordu, bense dişlerini dudağına bastırıp kafasını iki yana sallayan, diğer bir anlamda 'Şerafettin'i' kast eden Cihan'a gülüyordum.
Melike'yse, Cihan'a rahat ol der gibi cık cıklayıp başını yukarı doğru kaldırdı kaşlarıyla beraber.
İkisi bir yan yana gelse çok güzel olacaktı ama işte, o evreye bir türlü geçemiyorduk.
"Seni gördüm beğendum, kaşun gözün güzeldi.
Gel bi öpeyim seni içimden öyle geldi."
Boztepe'de bizi nasıl bulduklarına anlam veremediğim, Cihan ve Gazi eğlencemize dahil olmuşlardı.
Hatta Gazi, Türkü söyleyerek bel kemiğini oluşturdu diyebilirdim.
Gözlerini Gazanfer'den ayırmaması, benim Gazanfer'i hala sorgulamadığımı hatırlatıyordu bana.
Türkünün son nakaratıyla dudaklarıyla bana hayali öpücük atan Cihan'a dalmam an meselesiydi.
Horon, kemençe, türkü üçlüsü sona erdiğinde Kemençe elimde Cihan'ın bana yaklaşmasını bekliyordum. İnsanlar dağılıncaya kadar olduğu yerde elleri iki yanında, yüzünde yamuk gülüşüyle bekledi.
Bir adım attığı esnada bana doğru eğilip kollarını iki yana açıp mırıldandı.
"Sevdaluk, sevdaluk adamı yer bitirur."
Onun devamını Gazanfer'e bakan Gazi getirdi.
"Ayriluk ayriluk, başa gelur çekilur."
Gazanfer, masaya geçip otururken, Gazi olduğu yerde durdu.
Cihan bana doğru yaklaşıp, sırıttı.
"Gamzelim, seni seviyorum!"