Keyifli okumalarr...
Bölüm Şarkısı: Sam Smith - Fire On Fire
10. Bölüm: "Darağacı Tutsağı"
25 Aralık 2012
|20:08|
Bir kırmızı taşın üstünden daha başarıyla atlarken gülümsedim. Diğer kırmızı taşa geçerken etrafımdaki insanların tuhaf tuhaf oyunuma baktığını görüp utanarak yürümeye devam ettim.
Ne yani kaldırımda kırmızı taşlara basmadan geçme oyununu oynayan tek ben değildim ya?
O kadar mutluydum ki insanların bakışlarını daha fazla takmadan seke seke evimin de içinde olduğu mahalleye girdim. Bir yandan da bugün müzik dersinde Sinan Hoca'nın çalmayı öğrettiği şarkının melodisini mırıldanıyordum. Bugün okulun müzik sınıfında olması gerektiğinden biraz daha fazla oyalanmıştım. Öğrendiğimiz eser diğer öğrendiklerimize göre birkaç tık daha zordu ve ben mükemmel çalana kadar piyanonun başından kalkamamıştım. Sonuç olarak eve gecikmiştim. Umarım bizimkiler çok kızmazlardı. Onlara ne açıklama yapmalıydım?
Ders çalışmaya daldığımı söylesem babam laf etmezdi fakat ilk fırsatta yalana başvurmak istemiyordum.
Müzikle uğraşmamı istemiyorlardı. Düzgün bir meslek , babamın deyişiyle tıp okuyup kendimin ve onların hayatını kurtaracaktım. Müzikle uğraşmam onlar için vakit kaybıydı.
Benim içinse tam tersiydi.
Müzikle geçirmediğim her dakika, her saniye benim için bir kayıptı.
Boynumdan aşağı doğru süzülen kulaklığımın tekini kulağıma taktım. Geçen yıl bir dans yarışmasından kazandığım MP3 çalarımdan rastgele bir şarkı açtım.
Vivaldi'nin La Follia'sı çalarken kendimi boş sokakta süzülerek dans ederken bulmuştum. Müzik huzur vericiydi. Müzik her şeydi.
'' Sen çok iyisin Eftalya , çok iyi!'' Sinan Hoca'nın bugün benim için kullandığı cümleyi kendi kendime heyecanla tekrar ediyordum.
' Ailenle konuşmalı ve onlara konservatuvar okumak istediğini söylemelisin. Yeteneklerini de kendini de harcama, harcatma.' Söyledikleri zihnimde dönüp dururken hevesle derin bir nefes verdim.
" Evet, evet yapabilirim!"
Minik bir aralığa girdim ve içimdeki stresi kendimi cesaretlendirerek azaltmaya çalıştım. Çöp tenekesinin üstüne atlayan kedi anlık beni korkuttu.
" Hey! Korkuttun beni." Kedi bana ve anlamsız endişeme merakla bakıyor ve korkusuzca beni izliyordu.
" Şimdi, sen babam olacaksın ve sana konservatuvar okumak istediğimi söyleyeceğim. Babammış gibi kızgın kızgın bak bana tamam mı?" Kedi yine bana anlam veremeyip başını yana yatırarak bakarken büyük bir soluk verdim ve stresten terleyen avuç içlerimi pantolonuma sürttüm.
" Babacığım, biliyorsun sınav için çok çalıştım çünkü sen doktor olmamı istiyorsun. Aman canım, ne yapacağım ki doktor olup? Ben yanlışlıkla öldürürüm falan, yazık değil mi insanlara?" Kedi bana umutsuzca bakıp arkasını döndü ve patilerini yalamaya başladı. Omuzlarım ümitsizce düştü.
" Olmadı değil mi?"
" Babacığım ben çok yetenekliyim biliyor musun? Piyano çalıyorum, şarkı söylüyorum, dans ediyorum... Sence de tıp okuyarak bu yeteneklerimi harcamış olmayacak mıyım?" Yerimde sabırsızca sallanıp yerdeki kola şişesine bir tekme savurdum. Kedi çıkan sesle irkilip tellerin içinden diğer sokağa geçmişti.
" Kedi bile katlanamadı bu konuşmaya, babamı nasıl ikna edeceğim?"
" Sayın Kamer Demirel, bendeniz kızınız Eftalya Demirel ve ben konservatuvar okumak istemekteyim. Rica etsem size bol köpüklü, sade bir türk kahvesi yaptıktan sonra bu konu hakkında konuşabilir miyiz?" Ciddi ses tonuma ve dediklerime minik bir kahkaha atarken çocuk gibi halime omuz silktim.
" Sanırsın toplantıya geçip adama iş teklif edeceğim!"
Parmaklarımı duvara doğru doğrultup yüzümü ciddi bir hale getirmeye çalıştım. Kaşlarımı çattım.
Havuca benzeyen turuncu saçlarım, bembeyaz vücuduma yıldız tozu gibi serpiştirilmiş çillerimle ne kadar korkutucu olabilirdim bilmiyordum tabi. Daha çok afacan küçük bir çocuğa benziyordum zira.
" Ben konservatuvar okuyacağım baba! Evet bu yaşa kadar beni büyüttünüz ama ben kendi kararlarımı verebilecek bir yaştayım. Bana baskı uygulamayı kes!" Minik aralıkta yankılanan sesime şaşkınlıkla baktım.
Sanırım son cümlemde biraz fazla gaza gelmiş ve azıcık bağırmıştım.
" Bu sefer de çok kaba oldu. Off!"
Kendimi duvara yaslayıp yere bıraktım. Ayaklarımı sallayıp kendi kendime uydurma bir melodi mırıldanmaya başladım. Gelen adım sesleriyle meraklı bakışlarım aralıktan dışarıya dönmüştü.
" Kim var orada?" Ses gelmemişti fakat duyuyordum. Duvarın arkasından soluk alıp verme sesleri geliyordu.
Eğer o solukların benim soluğumu kesecek olan kişiye ait olduğunu bilseydim o aralığa asla girmezdim.
| Eftalya |
25 Aralık 2019
|Günümüz|
Hayatın beni getirdiği noktaya alayla gülümsedim. 7 sene önceki hayalperest kızdan geriye sadece kalbi atan bir ceset kalmıştı.
Kalbim ise sırf Efgan için ısrarla atmaya devam ediyordu.
Radyoda benimle dalga geçermişçesine çalan klasik müziğe öfkeyle bir bakış attım.
Vivaldi- La Follia bana darağacından başka bir şey hatırlatmıyordu.
Efgan kendince birkaç bale figürü sergileyerek yanıma, şöminenin yanındaki tekli koltuğa kendisini nefes nefese atarken beceriksizce gülümsedim.
Neyse ki beni asılı olduğum darağacından kurtaran yakışıklı, kıvırcık bir oğlum vardı.
" Anneciğim sarı şekerim diyor ki; 'O turunçgil annen ne zaman kıçını minderden kaldıracak?'"
" Bebeğim sarım şekerine de ki eğer üzerine adı C ile başlayan N ile biten bir bela sarmamı istemiyorsa , beni rahat bıraksın."
" Seni duydum!" Cemre'nin yukarı kattan gelen çığlığımsı sesi alayla sırıtmama neden olmuşken Efgan ise dediklerimi anlamamış merakla bana bakıyordu.
" İsabet olmuş!" Cemre'ye cevabını verip oğlumun saçlarını karıştırdım. Huzur bulmam için bu lüleler yeterdi hatta artardı bile.
Uyandığımızdan beri kendimi şöminenin karşısındaki kabarık mindere atmış düşünüyordum. Sanırım düşünmekten kafamı patlatacak seviyeye gelmiştim.
Telefonum birkaç mesajla titreşmişti ama bakmamıştım.
Uyuşuk hareketlerle yünlü hırkamın cebinden telefonumu çıkartıp bildirimleri kontrol ettim.
Ali Soydan'dan gelen birkaç tehdit mesajını görmezden gelmeyi tercih ettim. Ne yazdığını tahmin edebiliyordum. Cemre'nin evinde bizi bulamayıp delirmiş olmalıydı.
Delirsindi, Allah'ın belası.
Şeyma Teyze'den ve Tom'dan gelen endişe içeren mesajlara kısaca cevap verdim.
Telefonuma gelen yeni bildirimle kaşlarım havalandı.
Gönderen: Selim Çetiner
Hazırlanın, sizi bir yere götüreceğim. Ceyhun'la birazdan orada olacağız. Lafımı ikiletmezsen sevinirim.
| 18:20 |
Emrivaki içeren cümlesi sinirlerimi bozarken ağzımdan sinir olduğumu belirten bir gülüş kaçtı.
Gönderilen: Selim Çetiner
Bana emrivaki yapma.
| 18:22 |
Telefonu kitleyip cebime tekrar koyarken odalarımızın olduğu kata ağır adımlarla çıktım.
Emrivaki yapmış olsa da gideceğimiz yeri merak etmiyor değildim.
Telefon cebimde bir kere daha titreşirken bakmadım. Efgan'ı çağırıp üzerine kalın kırmızı bir sweatshirt ile siyah kot pantolonunu geçirdim. Ayağına botlarını ve yeni aldığımız şişme montunu da giydirdiğimde hazırdı. Kıvırcık saçlarını elimle düzeltip yanağını sıktım. Birkaç kez nereye gideceğimizi sorsa da ben de bilmediğimden omzumu silkerek onu cevapsız bırakmıştım. Cemreye de hazırlanması için seslendim. Sorgulamadan kendine ait küçük odaya geçti ve kapısını örttü.
Ben de üzerime Efganınkine benzer kırmızı bir sweatshirt geçirdim. Altıma siyah bir jean üstüme de siyah deri ceketimi geçirdiğimde hazırdım.
Kış İzmirde genelde aşırı soğuk geçmese de bu sene gerçekten değişik bir soğuk vardı.
Efgan'ın beresini kıvırcık saçlarını bozmadan kafasına geçirdim. Siyah örgü atkısını da boynuna doladım. Efgan bana sıkılgan bir bakış atıp nefes verirken gülümsedim ve kalçasına hafifçe vurup onu gönderdim.
Kendi boynuma da siyah örme bir atkı geçirirken gözüme yatağın üstündeki siyah bere çarptı. Tanıdıklığı kaşlarımı çatmama neden olmuştu. O gün, Selim Çetiner'in evinin önünde düşürdüğüm bereye benziyordu fakat o değildi. O mu koymuştu bunu buraya? Fazla sorgulama gereği duymadan omuz silkerek bereyi başıma geçirdim ve elektriklenen turuncu saçlarımı soluk renkteki çilli parmaklarımla taradım. Aynada kendimle göz göze geldim. Yüzüm biraz soluk görünse de umrumda değildi pek. Ortaya çıkan çillerimse gözlerimi devirmeme neden olmuştu. Yüzümü çocuk gibi gösteriyor ve ifademi yumuşatıyorlardı.
Yumuşak bir ifade istemiyordum.
Aşağıdan gelen çan sesleriyle gelmiş olduklarını anlamıştım. Efgan'ın gelen neşeli sesi gülümsememe neden olurken cebime telefonumu ve bir miktar parayı koydum. Sigara paketimi de unutmadan cebime atarken almam gereken başka bir şey olmadığından emin olarak odadan çıktım.
Cemre de kendi odasından çıkarken göz göze geldik. Beni baştan ayağa süzüp bana şebekçe ve flörtöz hareketlerde bulunmuştu. Hareketleri gülmeme sebep olurken bana gülümseyerek baktı.
Ben de onu inceleme gereği duydum. İçine kalın örme lacivert bir kazak altına da koyu kot rengi bir jean giyinmişti. Üstüne de beyaz bir şişme mont ile beyaz örme bir bere geçirmişti.
Beyaz ona yakışıyordu.
Daha fazla incelemeyip merdivenlerden aşağı yavaşça indim. Gördüğüm manzara burnumu kırıştırmama neden olmuştu. Efgan, Selim Çetiner'in kucağına oturmuş ona heyecanla bir şeyler anlatıyordu. Selim ve Ceyhun da ilgiyle onu dinliyorlardı. Sağ omuzumda hissettiğim ele ifadesiz bir bakış atıp Cemre'ye döndüm hafifçe. Bana gülümsedi.
" Biliyorum zor ama oğlun için ona bir şans ver. Sizi koruyacağına inanıyorum." Fısıldayarak söyledikleri aklımı bulandırırken Cemre'nin önümden geçip giden bedenine ifadesizce bakmayı sürdürdüm. Merdivenin ortasında kazık gibi durmayı kestim ve söylenerek Cemre'nin peşinden kalan basamakları indim.
" Ne şans vereceğim ona ya? Hem o benim oğlum, neden onun kucağında oturuyor ki? Hah!"
Söylediklerim kendi kendimi utandırmıştı. Oğlumu ondan kıskanmıyordum değil mi?
Cemre'nin beni duymamış olmasını umuyordum ta ki bana attığı sinsi bakışı görene kadar. Umrumda olmadığını belirtircesine gözlerimi devirip Efgan'ın yanına ilerledim ve elini tutarak onu Selim Çetiner'in üzerinden çektim.
Selim'in bakışları kısaca gözlerimde sonra saçlarımda sonra da saçlarımı örten siyah berede gezinirken rahatsızca yerimde kıpırdandım.
" Mesajımı görmezden geldin. Sana seni koruyacağımı söylemem bana istediğin gibi davranmana izin vereceğim anlamına gelmiyor." Selim Çetiner ayağa kalkarken Efgan'a duyurmadan kulağıma cümleleri fısıldarken ürpermiştim.
Ama bu ürpermenin korkuyla alakası yoktu.
Kaşlarımı çatarak önümden geçip dış kapıdan çıkmasını izledim.
" Küstah!" Sessizce ona ithafen söylediğim hakaret ona ulaşmamıştı.
" Kime küstün anne?" Söylediğimi yanlış anlayan ve bana merakla bakan oğluma şefkatle gülümsedim ve saçlarını okşadım.
" Kimseye küsmedim bir tanem, yanlış anlamışsın." Efgan fazla sorgulamadan onu yürütmeme izin verirken arakada didişip duran Cemre ve Ceyhun ikilisine kısa bir bakış attım.
" Hayvansın!"
" Aslan gibi adamım tamam da ayıp ediyorsun, minik civciv."
" Oyop odoyorson monok covcov. Seni bir güzel gagalardım da çocuk var diye kendimi tutuyorum."
Çekişmelerini izlemek her ne kadar eğlenceli olsa da ben sabırlı bir kadın değildim ve gideceğimiz yeri merak ediyordum. Bu yüzden gereksiz didişmelerine müdahale etme gereği duymuştum.
" Biraz daha tartışırsanız birbirinizden hoşlandığınızı düşünmeye başlayacağım." Dediğimle ikisi şokla bir bana bir birbirlerine bakarken dudağımın kenarı keyifle yukarı tırmanmıştı.
" Ne hoşlanması be? Bu primattan mı bahsediyoruz?"
" Rüyalarımı süsleyen tek bir sarışın var o da Candice Swanepoel. Üzgünüm minik civciv!" Cemre ağzı o şekline gelmiş Ceyhun'a bakarken Ceyhun sırıtıyordu. Cemre hızla Ceyhun'un yanından uzaklaşıp kapıdan çıkarken Ceyhun da bana ve Efgan'a doğru sırıtarak
" Kıskandı." diye fısıldamış, omuz silkip Efgan'ın yanağından bir makas alarak kapıdan çıkmıştı. Gözlerimi devirip ben de arkalarından çıktım ve kapının üzerindeki anahtarı çekip dıştan kapıyı üç kez kilitledim. Anahtarı deri ceketimin cebine attım.
Bahçeden çıktığımızda karşımda gördüğüm Audi R8 model arabaya gizleyemediğim şaşkınlıkla bakarken Efgan çoktan heyecan dolu çığlıklarla arabanın etrafında dönmeye başlamıştı.
Buraya bizi getirirken kullandığı araba bu değildi.
Bu arabayı görmek iki sene kadar önce düzenli olarak katıldığım araba yarışlarını hatırlatmış ve sertçe yutkunmama sebep olmuştu.
Teyzem ölmeden önce Efgan'ı rahatça ona emanet edip böyle ortamlarda kolayca bulunabiliyordum. Tabi her güzel şey gibi bunun da bir sonu olmuştu.
" Hadi Eftalya, seni bekliyoruz!" Cemre'nin sabırsız bir o kadar da gergin çıkan sesini Ceyhun'la olan atışmasına yorarken sakince arabaya ilerledim. Bu sefer ön yolcu koltuğuna Ceyhun oturmuş ve beni gerilmekten kurtarmıştı. Arka kapıyı açıp Efgan'ı ortamıza alacak şekilde yerleştim ve kapıyı örttüm. Araba hemen harekete geçerken nereye gideceğimizi daha da merak etmeye başlamıştım.
Efgan'ı güvende tutabileceğim bir yere gittiğimizi umut ederek dışarıdaki büyüleyici manzarayı izlemeye devam ettim.
Kısa süren yolculuğun ardından sonunda araba durmuştu. Efgan kucağıma doğru kendisini atıp pencereden dışarıya bakmaya çalışırken gülümsedim ve onu sakinleştirmeye çalıştım. Çok çabuk heyecanlanıyordu.
Arabadan kendimle beraber Efganı da indirdim ve çevreyi inceledim.
Sahil kenarında samimi bir ortamda oluşturulmuş minik bir lokantaydı burası.
Neden burada olduğumuzu sorgularcasına Selim Çetiner'e bakarken göz göze geldik. Soracağımı anlamış gibi beni cevapladı.
" Acıkmışsınızdır. Bir yemek yiyelim önce." Başımı sakince sallayıp deniz kenarına yakın olan masalardan birine doğru ilerledim.
Masaların çevrelerine ısıtıcılar konulmuştu bu yüzden soğuk bizi rahatsız etmiyordu.
Masaya oturdum. Yan tarafıma da Efgan'ı yerleştirdim. Cemre benim diğer tarafıma otururken Ceyhun ve Selim de karşımıza oturmuştu.
" Anne ben kumru yiyeceğim!" Efgan parıldayan gözleriyle menünün üzerindeki kumru resmini işaret ederken gülümseyerek başımla onu onayladım. Ben de kumru yiyecektim zaten.
" Siparişleri alayım mı çocuklar?" Yaklaşık kırklı yaşlarında olan adam Efgan'a samimi bir tebessüm gönderip siparişlerimizi sormuştu.
" Usta, sen hepimize bol malzemeli birer kumru yanında da ayran yolla en iyisi." Selim hepimiz yerine siparişi verirken konuşmak zorunda kalmadığıma sevinmiştim. Manzaranın keyfini çıkarmak daha cazip geliyordu.
Gözlerimi kapattım ve sahile vuran hırçın dalgaların seslerine kulak verdim.
Denizi seviyordum bana huzur veriyordu.
İzmiri seviyordum bana huzur veriyordu.
İzmiri sevmiyordum çünkü bana acı veriyordu. Yine de İzmir'in benden çaldıkları bana vermiş olduğu huzuru alamamıştı.
Isıtıcılar bedenimi ısıtmama yardımcı olsa da ellerimin üşümesini durdurmaya yetmemişti. Ellerim hep üşürdü zaten.
O gün de çok üşümüştü ellerim...
Tam 7 yıl önce bugün, o küçük aralıkta, bir çöpmüş gibi atıldığım poşetlerin arasında çok üşümüştü ellerim.
Kimse ısıtmama yardımcı olmadı.
" Yine mi üşüyor ellerin? Ver de ısıtayım." Efgan minicik elleriyle elimi kavrayıp her zamanki gibi ellerimi ovuşturup nefesiyle ısıtırken şefkatle gülümsedim.
Elleri minicik olabilirdi ama kocaman bir kalbi vardı. Kalbi beni ısıtmaya yetiyordu zaten, o bilmese de...
Diğerlerinin de dikkatle bizi izlediğini görmemle gülümsemem yüzümde donmuş yavaşça yerini donuk bir surat ifadesine bırakmıştı. Şefkatli yanımı insanlara göstermeyi sevmiyordum. Hak eden zaten o yanımı görürdü, diğerlerinin görmesine gerek yoktu.
Yaklaşan lezzetli kokuyla kumruların geldiğini anlarken Efgan da ellerini elimden çekmiş ve ellerini heyecanla çırpmıştı.
" Kumrular geldi çocuklar , afiyet olsun."
Adam hepimize samimi birer tebessümle göz gezdirip elindeki tepsiyle beraber uzaklaşmış ve işinin başına dönmüştü.
Efgan'a kumruyu kağıdından ayırması için yardımcı oldum. Yardım almayı sevmiyordu fakat bu tür kağıda sarılmış yiyecekleri yerken her seferinde kağıtlarını da yiyordu düzgün açamadığı için. Bu yüzden yardımcı olmama ses çıkarmadı ve sabırla kağıdı açmamı bekledi.
Gerisini ona bırakırken kendi kumrumu yemeye başlamıştım.
" Dürüm sevmiyordun ama kumru seviyorsun anlaşılan. Utanmasan kolumu da kumru diye yiyeceksin minik civciv!" Ceyhun yine rahat durmamış Cemre'ye sataşırken Cemre, ağzındaki kumruyu bize sergilemekten çekinmemiş ona karşılık vermişti.
" Bu gidişle ben kolunu değil de sen güzel bir dayak yiyeceksin. Dua et ben tam bir hanımefendiyim!"
Yüzümü buruşturup onlara bakmadan ayranımı içerken Ceyhunun da cevabı gecikmemişti.
" Ne? Az önce ağzından zavallı bir sucuğun süzülerek havaya karıştığını gördüğüme yemin edebilirim! Sen ve hanımefendilik? Hah!" Ceyhun'un dediğine sessizce gülerken edilen muhabbetten dolayı ağzımda çiğnedikçe büyüyen kumru lokmasını ayran yardımıyla zorla da olsa yuttum. Şükür ki Cemre sadece gözlerini devirmekle kalmış ve Ceyhun'a kışkırtıcı herhangi bir harekette bulunmamıştı.
Sanırım o da sıkılmıştı.
Gözlerim istemsizce Selim Çetiner'e kayarken onun masada dönen geyikle ilgilenmeyip dalgınca yemeğini yiyen Efgan'ı izlediğini gördüm. Kalbime bir yumruk yemiş gibi hissederken bunun nedenini sorgulamak içimden gelmemişti.
Neden oğlumu izliyordu ki sanki?
Ona zarar vermek gibi bir düşüncesi olup olmayacağını düşündüm. Bunu düşünmek kaşlarımın çatılmasına neden olurken bu ihtimali zihnimden atmaya çalıştım.
Eğer birlikte bir şey yapıcaksak ona güvenmek zorundaydım. Belki bir kumar oynuyordum fakat söz konusu oğlumsa alt edemeyeceğim kumar bilmiyordum.
Zihnimi dinginleştirmek için gözlerimi Selim'den uzaklaştırıp denizi izlemeye devam ettim.
BÖLÜM SONU
Sizce nereye gidecekler?
Eftalya'nın geçmişte başına ne geldiğine dair tahminleriniz neler?
Ceyhun ve Cemre ikilisinin tartışmaları hakkında neler düşünüyorsunuz?
Yorumlarınızı bekliyorum :))
Yeni bölümde görüşmek üzere!