11.BÖLÜM: ''KİMSELERE YÜRÜMEK''

1247 Words
Keyifli okumalar… Bölüm Şarkısı: Sting – English Man In NewYork                            Gary Jules - Mad World 11.Bölüm: ‘’Kimselere Yürümek’’   Hayatımı bir akrebin kıskaçlarının arasına bıraktım, zehirlenip zehirlenmeyeceğimi ise zamana… Uçan balonların iplerine bağlıyım, rüzgarın beni uçurduğu kadarım. İplere bağlı ellerimle bir kukla misali kimselere yürüyorum. Kimselerime. Hayatıma giren kimselere yetişemiyorum. Kimse neydi? Benim hiç kimsem olmuş muydu? Ben birinin kimsesi olabilmiş miydim? Efgan benim kimsemdi, ben de onun. Başka? Kimsesizliğimize kimseler sığdırmaya çalıştığımız şu boktan hayat bazen o kadar boş geliyordu ki yaşamak bana boş çırpınışlarmış gibi görünüyordu. Sonra varoluş sebebim olan minik, kıvırcık oğluma gözlerim takılıyor ve yüzümde minik bir tebessüm peyda oluyordu anında. O benim yaşama sebebimdi, kimsesizliğime kimseler sığdırmaya çalışırken oğlumu yıpratmak istemiyordum. Bu yüzden güvenmek benim için uzak bir duyguydu. Güvenmek zordu. Güvenmek korkunçtu ve güvenmek yaralardı. Ama… her zaman mı? İlk defa birine güvenirken bir hata yaptığımı düşünmüyordum çünkü en başından beri en doğru olan bu gibi geliyordu. Sanki en başından beri, seneler önce bu konumda, bu insanlarla olmalıydım ve yine onlarla bu yolculuğa çıkmalı, bu mekanda onlarla yemek yerken denizden yükselen iyot kokusunu ciğerlerime karıştırmalıydım. Hayattan bu kadar korkuyor olmak benim suçum değildi belki de fakat en azından Efgan için yaşama daha cesaretli bakmak daha iyi olmaz mıydı diye düşünüyordum şu sıralar. Oğlumun güçlü yetişmesini istiyorsam ben de güçlü olmalıyım diyerek direndim hep ama ben de bir insandım. Benim de güçlü kalamadığım, göz pınarlarım kuruyana kadar ağlamak istediğim, uyanmamak üzere uyumak istediğim zamanlar oluyordu. Oğlum görmesin diye içime atmaktan hislerimi nasıl yaşayacağımı bilemez olmuştum. Belki de artık duygularımı ve düşüncelerimi insanlarla paylaşma zamanım gelmişti.   Gözlerim Ceyhun’a sinirle bakıp somurtan Cemre’ye takıldı. Bembeyaz, pürüzsüz yüzü sinirden kızarmıştı ve bu Cemre’nin yer yer elleriyle yüzünü yelpazelemesine neden oluyordu. Bu haline gülmemek için üşümekten morarmaya yüz tuttuğunu düşündüğüm dudaklarımı dişledim. Cemre hayatımıza gireli çok olmamıştı ve onu yeterince tanıdığımı da düşünmüyordum. Ailesini anlatmaktan kaçınan biriydi Cemre. Özellikle de annesini. Onun da sorunları vardı belli ki ama ne bana ne Efgan’a ne de diğerlerine sorunlarını yansıtmayacak kadar olgundu, görünenin aksine. Çünkü dışarıdan bakıldığında oldukça sevecen, sıcakkanlı ve çılgın görünen birisiydi. Giyinişine, kullandığı eşyalara, arabaya ve yüzünde her daim (etrafta Ceyhun’un olduğu zamanlar hariç) duran gülümsemesine bakıldığında hayata tozpembe bir pencereden bakan şımarık, zengin bir kız çocuğu görünüyordu belki de. Ama onun bundan daha fazlası olduğunu biliyor ve şu güven korkuma rağmen ona güveniyordum. Öyle ki ona oğlumu gözüm kapalı emanet edebiliyordum.  Bu sefer de mavi ile yeşil arasında gidip gelen gözlerim Ceyhun’a döndü. Cemre ile uğraşıyor bir yandan da Efgan’a bu tarz kadınlardan uzak durması gerektiği hakkında nutuk çekiyordu. Ceyhun da göründüğü gibi biri değildi aslında. Bazen gerçekten hayatı ciddiye almayan, her şeyi goy goya çevirip alay eden bir yancı olduğunu düşünüyordum fakat bazen öyle bir bakıyor, öyle bir dalıyor ve konuşuyor ki onun da bu yaşına gelirken dikenli yolların üzerinden çıplak ayaklarla geçtiğini anlıyordunuz. Göründüğünden daha derin bir adamdı ama bunu insanlara göstermemeyi kendisine bir silah olarak seçmişti. Bu şekilde kendisini koruduğunu düşünüyordu. İnsanlara kendisinin hiçbir şeye kırılmayacağı, hiçbir şeyi ciddiye almadığı için yıkılamayacağı imajını göstermeye çalışıyordu bu silahla. Tüm bunlarla beraber içimde ona karşı da bir güven ve sempati duyuyordum istemsizce. Susmayı ve gözlemlemeyi seviyordum. Konuşmak bana karşımdaki insanı tanıma yolunda zaman kaybı gibi geliyordu. Oysa ki bir zamanlar konuşmayı, gülmeyi, bir şeyler anlatmayı ne de çok severdim. Benden kelimelerim çalınana kadardı bu. Benden çığlıklarım, kahkahalarım, fısıltılarım, şarkı söylerkenki o neşeli sesim çalınmıştı. Böyle bir ailede doğmak ve aptal bir yazgıya düğümlenmiş olmaktı suçum. Benden çalınanları susarak ve başkalarını gözlemleyerek dolduruyordum ben de kendimce. Susuyordum ve izliyordum. Susuyordum ve görüyordum. Susuyordum ve anlıyordum.  Mavilerim bu sefer de buz mavi gözlerin sahibine çevrilirken yutkunmaya çalıştım. Yemeği bitmiş, ellerini masanın üzerinde birleştirmiş yüzündeki sabit ifade ile denizi izliyordu. Düşünceli görünüyordu, belki de o bile neden şu an burada beraber olduğumuzu düşünüyordu ve sorguluyordu. O beni korkutuyordu. Ona güveniyordum da ama beni korkutuyordu. Bana yaşatacaklarından değil bana hissettireceklerinden ve benden alacaklarından deli gibi korkuyordum. Gazete haberinde gözlerini ilk gördüğüm andan beri içimdeki o ürperti gitmek bilmiyordu. Teyzemin ölümüyle bir ilgisi olup olmadığını bilmiyordum fakat bana bu hissettirdikleri bile ona bir katil gözüyle bakmama neden oluyordu. Oğlumla ilgilenmesini, ona bakmasını istemiyordum. Sadece sözünü tutup şu lanet evraklarla beraber bizi korumasıydı. Hayatın bizi şu noktaya nasıl getirdiğini ve daha nereye götüreceğini bilmiyordum. Şu an her şey benim için safi belirsizlikten ibaretti ve korkularımla ne yapacağımı da bilmiyordum. Korkularım birer karabasan gibi üzerime çöküyor ve hareket etmeme engel oluyorlardı sanki.  Uzay ya da Selim, değişik bir adamdı bana göre. Ne istediğinden ve ne yaptığından kendisi de emin değildi sanki. Kibar ve düşünceli biriydi ama bunu yansıtmak istemiyordu. Kendisini neden ölü olarak gösterdiği de elbette koca bir soru işaretinden ibaretti. Ne yaşamıştı? Neden bizimleydi? O evraklarla ve eniştem olacak adamla ilişkisi neydi? İşte Selim'i bu noktada çözemiyordum. Genel olarak o benim için koca bir soru işaretiydi zaten. Temiz ve yakışıklı olan yüzüne bir takım bulutlar düşmüştü. Sürekli düşünceliydi, sürekli kaşları çatıktı fakat bu agresifliğinden değil sürekli bir düşünme halinde olduğundan kaynaklı bir çatılmaydı. Bir an onu inceliyor ve düşünüyor olmamdan rahatsız oldum. Gözlerim onun üzerindeki hakimiyetini sürdürürken yerinde hareket etmesiyle bir an donup kaldım. Selim'in dalgalar üzerinde dans eden gözleri benimkilere çarparken dalgınca dirseğimi yasladığım masada titrer gibi bir sarsılma anı yaşadım. Dirseğim masadan kayarken zar zor duruşumu düzelttim ve ona bakarken yakalanmış olmanın verdiği utançla gözlerimi o dışında her yerde gezdirdim. Yalancıktan Efgan'ın giysilerini düzelttim ve ellerimi birbirine sürtüp kollarımı üşürmüşçesine kendime doladım.  Sanki az önce yakalanan ben değildim de bir de bilmezlikten geliyordum. Bazen eski şapşallığımın üzerime yapışıp kaldığını düşünüyordum. Neyse ki beni bozmadı ve hiçbir şey olmamış gibi diğerlerini yokladıktan sonra ayaklanıp mekanın sahibi olan amcanın yanına gitti. Muhtemelen hesabı ödeyecekti. Bizi buraya getiren o olduğu için hesabı ödüyor olmasına takılmadım ve minik dişlerini sergileyerek Ceyhun ve Cemre ikilisinin atışmasını izleyen oğluma dönüp sıcaklayıp çıkardığı beresini ve atkısını giydirmeye başladım.  ''Salak mısın kızım? Aptal sarışın lafının kanıtı olarak mı çıktın karşıma anlamıyorum ki.'' Ceyhun'un söylenmesine gözlerimi devirirken Cemre'den gelecek olan atağın gecikmeyeceğinin farkındaydım. ''Sensin be salak? Hem ben nereden senin kızın oluyorum? Düzgün konuş benimle alırım ayağımın altına bak!'' ''Yav sen ayağının altına alsan ne olacak? 36 numara mı o ayaklar? Yerden bitme işte ne olacak, bir de ayağının altına alacakmış peh!'' ''Ya senin bebek mezarı gibi ayağın varsa ben ne yapayım? Anormal olanın sen olduğunu hiç düşünmedin mi acaba? Davar!'' ''Cüce!'' ''Vahhabi köpeği!'' ''Ne ağzı bozuksun sen öyle? Gören de kibarcık sanacak. Seviyemi düşüremeyeceğim seninle tartışarak, gel koçum sen buraya. Uzaklaşalım şu abladan, terbiyeni bozacak.'' Ceyhun, üzerini düzelttiğim Efgan'ın elini tutup önümüzden giderken Cemre kollarını ağzı açık bir şekilde önünde birleştirdi. Sonra da ağzının içinde bir küfür mırıldandı. ''Siktiğimin seviyesizi benim seviyeme düşmeyecekmiş, hah!'' Ağzım aralanırken Cemre'ye şok içinde baktım. Ceyhun ile tartışırken ağzından birkaç küfür kaçtığına şahit olmuştum da bu kadar küfür ettiğini de bilmiyordum açıkçası.  Cemre ona şok içinde baktığımı fark edip yüzüne masum bir gülümseme takındı ve başını sevimli olduğunu düşünerek yana yatırırırken 'özür' diye mırıldandı. Başımı iki yana bunu onaylamadığımı belirtircesine salladım. ''Oğlumun yanında yapma da Ceyhun'a nerede ne küfür ediyorsan edebilirsin. Tabii ağzına yakışmadığını da söylemeliyim.''  ''Bebişim şimdi ponçik ponçik yaşayıp gitsem hiç küfürbaz bir insan olur muyum ben hiç? Ama yani öyle sikik bir vaziyetteyim ki konuşurken kelimelerimi ifade edebilecek tek şey argoymuş gibi geliyor.'' ''Bunu söyleyen kişinin ben olması belki ironik gelebilir fakat küfüre ve argoya başvurmaktansa seni kötü etkileyen bu vaziyeti biriyle paylaşmak sence de senin için daha iyi olmaz mı?'' ''Belki bir gün.'' Cemre'nin sessizleşmesiyle dudaklarımı birbirine bastırıp önüme dönerken onun da göz ucuyla yüzüne minik bir tebessüm yerleştirdiğini görebilmiştim. Dediğim gibi, mutsuzluğunu mutluluğuyla gizlemeye çalışıyordu yine.  
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD