1.Bölüm
Bir varmış, bir yokmuş.. diye başlar tüm masallar.. Zamanın birinde Diyarbakır'ın eski taş evlerinin gölgesinde, dar sokakların suskunluğu sakladığı küçük bir köyde, bir kız yaşarmış.
Adı Sevda’ymış…
Ama Sevda, yaşı büyüse de hiçbir zaman gerçekten büyüyememiş.
Daha küçücük bir çocukken geçirdiği ağır bir hastalık, onun aklını zamanın bir yerinde durdurmuş… Bedeni yıllar geçtikçe değişmiş, büyümüş, sesi değişmiş, yüzü genç bir kıza dönüşmüş ama zihni… hâlâ o hasta yatağında oyuncak bebeğine sarılan küçük kızda kalmış.
Köyde herkes onu tanırmış.
“Yazık…” derlermiş arkasından.
“Allah akıl versin… Şu güzellik keşke başkasında olsaydı,” diye iç geçirirlermiş.
Ama kimse Sevda’nın dünyasını gerçekten bilmezmiş.
Sevda için hayat çok basitmiş aslında.
Bir kuş uçtuğunda sevinmek… Kelebek gördüğünde yerinde duramamak.
Bir şeker verildiğinde mutlu olmak…
Birinin sesini yükseltmesiyle korkudan köşeye sinmek… Onun için hayat bu kadarmış.. Her gördüğünü, herkesi severmiş..
Ama en çok da annesini severmiş.
Annesi saçlarını okşadığında gözlerini kapatır, sanki dünya hiç kötü değilmiş gibi gülümsermiş. Herşeye gülümsediği gibi.. Genç kızı annesi hiç yalnız bırakmazmış.. Kimseye güvenmeşmiş.. Sevda'nın aklı çocuk kalsada bedeni hiç öyle değilmiş.. Yemyeşil gözleri, buğday teniyle bakanın bir kez daha bakmak istediği güzellikteymiş.. Annesinin en büyük korkusu kızının başına kötü bir iş gelmesiymiş.. Kadın akşama kadar ağanın tarlasında çalışırken bile kızını yanından ayırmazmış.. Sevda ise sıcağın altında kalmaktan şikayet etmek yerine annesi yanında diye mutlu olurmuş.. Çalışanlara su getirir, çaylarını yapar, yemeklerine yardım edermiş.. Kim geride kalsa koşup yardım etmek istermiş.. Bu haline herkes alışmış, herkes Sevda'yı sever olmuş.. Onların bir nevi neşe kaynağıymış.. Ama Sevda'yı başka türlü seven biri varmış.. Onu her gördüğünde aklını kaybeden. Onun o çocuk haline sevgiyle bakan.. Ali.. Ağanın en küçük oğlu.. Sevda'yı görebilmek için hergün bir bahaneyle tarlaya giden Ali.. O herkesin gördüğü gibi aklı kıt, deli Sevda değil.. Kimsenin görmediği Sevda'yı görüyormuş.. Karşındakini bir hareketiyle mutlu eden. İnsanda dert tasa bırakmayan.. Bir gülüşüyle cenneti hatırlatan Sevda…
Ali her gün onu biraz daha izledikçe, içinde büyüyen duygudan korkar olmuş. Çünkü bu sevgi… bildiği hiçbir şeye benzemiyormuş. Ne köyde anlatılan sevdalara, ne de gençlerin birbirine attığı bakışlara…
Bu başka bir şeymiş.
Bir gün Sevda, elinde iki bardak çayla ona doğru gelmiş.
“Aliii! Sana da getirdim…” diye sevinçle uzatmış bardağı.
Ali, o an ilk defa onun gözlerinin içine bu kadar uzun bakmış. O yemyeşil gözlerin içinde ne hesap varmış ne oyun… Sadece tertemiz, dokunulmamış bir dünya.
Elini uzatıp çayı alırken istemsizce parmakları Sevda’nın parmaklarına değmiş.
Sevda gülmüş.
Ama öyle böyle değil… Sanki dünya onun için o an durmuş gibi.
Ali’nin içi titremiş.
“Sevda…” demiş kısık bir sesle.
Sevda başını yana eğmiş. “Efendim?”
Ali ne diyeceğini bilememiş. Çünkü Sevda’nın “efendim” deyişi bile bir çocuğun masumiyetindeymiş. O gün Ali ilk defa fark etmiş gerçeği. Sevda büyümemişti…
Ve belki de hiç büyümeyecekti.
Ama kalbi?
Kalbi her şeyden daha büyüktü.. Kimsede olmayan kocaman sevgi dolu bir kalbi vardı.. Kin, nefret, bencillik.. Hiç biri yoktu..
Günler geçtikçe Ali'nin kalbi kor olup yanmaya başlamış.. Sevda'yı görmediği günü günden saymaz olmuş.. Herkesin deli dediği kıza o kör kütük aşık olmuş.. Aşık olmuş olmasına ama kimseye söyleyemiyormuş.. Ağa oğlunun deliyle evlenildiği nerede görülmüş? Hele babası bir duysa... Dünyayı başına yıkar.. Anasına bile diyememiş.. Abilerini evlendirirken yengeleri hakkında ne söylediğini en iyi Ali biliyormuş.. Sevda'yı seviyorum dese asla böyle bir şeye izin vermeyeceğini biliyormuş.. Ama gönlüne de laf geçiremez olmuş. Kendine kızmaya başlamış.. "Lan sen böyle bir masuma nasıl o gözle bakarsın?" diye.. Ama gönül bu, söz dinletememiş..
Ali'nin zamanlı zamansız tarlaya gitmeleri anasının gözünden kaçmaz olmuş. Oğlunun gözüne birini kestirdiğini anlamış..
Bir gün karşısına alıp "Bak oğul.. Sende bir haller var farkındayım.. Ama o işçi kızlardan olmaz.. Sen ağa oğlusun.. Gönlünü eğlendireceksen lafım yok.. Ama gelin diye hiç birini kabul etmem.. Sana yaraşır kız buldum bile ben.. Sana, senin gibileri yaraşır.. Ağa kızı alacam ben sana.. Abilerin dinlemedi beni.. Ama sen... Sen olmaz oğul." dediğin de Ali'nin umutları tek tek solmuş.. Aslında çokta bir umudu yokmuş.. Ama yine de her gece bir ihtimalin hayalini kuruyormuş.. Ali anasının sözlerinden sonra Sevda'dan uzak durmaya karar vermiş.. 'Gözden uzak olan, gönülden de ırak olur' olur sanmış.. Günler, haftalar, aylar bir birini kovalamış.. Ama içinde ki sevgiden bir gram eksilmemiş. Aksine içten içe yemiş bitirmiş.. Görmediği hergün içinde büyüyen dert olmuş.. … Bazı sevdalar vardır ki uzaklıkla eksilmez… Aksine, sustukça büyür… bastırıldıkça kök salar…
Ali, Sevda’dan uzak durdukça içindeki yangın daha da harlanmış.
Her sabah uyanır uyanmaz aklına onun gülüşü düşermiş.
Kuş sesi duysa Sevda’yı hatırlarmış…
Birinin elinde şeker görse, “Şimdi olsa nasıl sevinirdi…” diye iç geçirirmiş.
Ama gitmezmiş.
Gitmemeye kendini zorlamış.
Çünkü en çok da kendinden korkuyormuş.
“Ben ne yapıyorum…” diye geceleri kendi kendine fısıldarmış.
“Bu kız… bu dünya için fazla temiz… Benim sevgim bile ona zarar…”
Ama kalp dediğin şey akıl dinlemezmiş işte… Ali kaçtıkça daha da beter olmuş içinde ki duygu.. Bakmış olacak gibi değil en sonunda pes etmiş.. "Ne olacaksa olsun. " diyerek.. Aşk korkarak kaçarak yaşanmız sonuçta.. Ali aylar sonra tarlaya gitmiş.. Sevda'yı görünce koşarak yanına gidip sarılmak istemiş.. "Seni seviyorum" demek istemiş.. Bir kaç adım atmış, sonra duyduğu seslerle olduğu yerde öylece kalakalmış.. Bir kaç genç işçi kendi aralarında konuşuyormuş.. Tabi konuşmaları hiçte masum değilmiş..… Ali’nin ayakları bir anda yere çakılmış gibi olmuş.
Gençlerin sesi rüzgârla birlikte kulağına daha net gelmeye başlamış.
“Ulan…” demiş içlerinden biri alçak bir kahkahayla,
“Gördün mü bugün Sevda’yı? Akıl yok ama…” diye cümleyi yarım bırakıp sırıtmış.
Diğeri dirseğiyle dürtmüş.
“Sus lan, biri duyar…”
Ama susmamışlar.
“Duyan duysun… Ne olacak? Zaten anlamaz ki. Çocuk gibi… Ne desen inanır, ne yapsan güler… Şeker vereceğim desem koşa koşa gelir.. Sonra ben ona ne şekerler yalatırım var ya..”
Ali’nin içi bir anda buz kesmiş.
Bir başkası söze girmiş, sesi daha da alçak ama daha kirliymiş:
“Bir gün yalnız yakalasak var ya… Vallahi kimse anlamaz. Kızın aklı yok sonuçta…”
O an… Zaman durmuş sanki.
Ali’nin kulakları uğuldamaya başlamış.
Duyduğu şeyler gerçek mi, yoksa kabus mu… Ayırt edememiş. Ama içindeki bir şey…
Bir anda kopmuş.
Kalbi sıkışmış, elleri yumruk olmuş.
Gözlerinin önüne Sevda’nın o saf gülüşü gelmiş.
Elinde şekerle koşuşu… Efendim Alii deyişi… Bir kuş gördüğünde sevinmesi…
Ve o kirli sözler… Bir araya gelince…
İçinde tarifsiz bir öfke kabarmış.
Ama bu sadece öfke değilmiş.
Bu… korkuymuş. İlk defa gerçekten korkmuş Ali. Kendinden değil… dünyadan.
“Ben uzak durdum diye…” geçirmiş içinden,
“Ben kendimi dizginledim diye… herkes benim gibi mi sandım ben?”
Gözleri kararmış. Bir adım atmış.
Sonra bir adım daha.
Ayakları artık kendi kendine yürüyormuş.
Gençlerin yanına vardığında sesleri hâlâ devam ediyormuş.
“Ulan bir gün tek yakalasam...”
Cümle yarım kalmış.
Çünkü Ali’nin yumruğu çoktan birinin suratında patlamış.
“Lan!” diye haykırmış öyle bir sesle ki tarladaki herkes dönüp bakmış.
“Onun adını ağzına alırken dilini koparırım senin!”
Gençler neye uğradığını şaşırmış..
“Ali ağa… biz..”
İkinci yumruk. Daha sert. Daha öfkeli.
“Biz ne lan?! Ne diyordunuz siz az önce?”
Ali artık kendinde değilmiş.
Aylarca susturduğu ne varsa… O an patlamış. Diğerleri araya girmeye çalışmış.
“Yapma Ali ağa! Vallahi şakaydı..”
“Şaka mı?!” diye kükremiş.
“Onun hakkında öyle konuşmak şaka mı lan?!” Ali gençleri öldüresiye döverken kimse girememiş aralarına. Herkes işi gücü bırakıp film izler gibi seyre durmuş.. Sevda hariç.. Ali’nin gençleri dövdüğünü görünce koşarak gelmiş.. Ali kimsenin sesini duymazken, bir tek Sevda’nın ağlamasını duymuş.
"Kan.. Anne kan var.." diyen haykırışlarını..
Ali’nin kolu havada öylece kalmış.
Sanki biri içindeki bütün öfkenin fişini çekmiş gibi…
Yavaşça dönmüş.
Ve onu görmüş.
Sevda…
Ellerini kulaklarına kapatmış, olduğu yerde titriyormuş. Gözleri kocaman açılmış, dudakları titriyormuş. O her şeye gülen yüz… yokmuş artık.
“Kan… Anne… kan var…” diye hıçkırarak geri geri gitmiş.
Ali’nin kalbine biri bıçak saplamış gibi olmuş o an.
“Sevda…” diye fısıldamış.
Ama sesi… hiç olmadığı kadar yabancı gelmiş kendi kulağına.
Bir adım atmış ona doğru.
Sevda bir çığlık atmış.
“Gelme!!”
O an… Ali gerçekten yıkılmış.
Çünkü o kız… o masum kız… dünyada en çok korkmaması gereken kişiden korkuyordu şimdi.
Ali donup kalmış.
Ellerine bakmış.
Az önce yumruk attığı ellerine…
Kan bulaşmıştı.
Sevda’nın korktuğu şey o kan mıydı?
Yoksa… onun içindeki karanlık mı?
Sevda bir anda arkasını dönüp koşmuş.
“Anneee!” diye ağlayarak.
Ali’nin ayakları olduğu yere çivilenmiş gibi kalmış.
Koşmamış.
Gidememiş.
Çünkü ilk defa anlamış…
Onu koruyayım derken… en çok korktuğu şeye dönüşebileceğini..
Oysaki tek istediği onu dünyanın kötülüğünden korumak istemiş..
O günden sonra Sevda, Ali'yi ne zaman görse korkar olmuş. Ali'yi görünce hemen koşarak annesinin yanına gider olmuş..
Kader bu ya.. Bir gün Ali yine tarlaya gittiğinde Sevda tarlanın kenarından akan suyun kenarına oturmuş, suyu izliyor.. Kendi kendine konuşuyormuş.. Ali, Sevda'yı korkutmadan sessizce gidip yanına oturmuş..
"Sevda!! Korkma benden olur mu? Ben sana asla zarar vermem. " dediğinde Sevda korkuyla kıpırdamış.. "Sen.. Sen kötü birisin.. Onları dövdün.. Sen babam gibi kötüsün."
Ali’nin içi o cümleyle parçalanmış.
“Sen babam gibi kötüsün…”
Sanki biri yıllardır sakladığı en derin yarayı söküp ortaya koymuş gibi… Bir adım geri çekilmiş Ali. Gözleri dolmuş ama ağlayamamış. Çünkü o an ağlamak bile kendine hak değilmiş gibi gelmiş.
“Ben…” demiş, sesi çatallanarak, “Ben valla kötü biri değilim Sevda…”
Sevda başını iki yana sallamış. Küçük bir çocuk gibi. “Yalan… kötü insanlar da böyle der… sonra kızarlar… bağırırlar… vururlar…”
Ali dizlerinin bağı çözülmüş gibi olduğu yere çökmüş. Toprağa bakmış. Çünkü Sevda’nın gözlerinin içine bakacak gücü yokmuş artık.
“Ben sana hiç bağırmadım…” demiş kısık bir sesle, “Hiç vurmadım… vuramam…”
Sevda biraz durmuş. Sanki düşündüğü bir şey varmış gibi kaşlarını çatmış. Ama o düşünce… yarım kalmış. Çünkü zihni oraya kadar gidiyormuş ancak.
“Kan vardı…” demiş fısıltıyla. “Sen yaptın… kötü insanlar kan yapar…”
Ali gözlerini kapatmış. Derin bir nefes almış. Sonra yavaşça ellerini kaldırmış… avuç içlerini Sevda’ya doğru açmış.
“Bak…” demiş. “Bak ellerime… Şimdi yok…”
Sevda tereddütle bakmış. Gerçekten de kan yokmuş.
Bir adım yaklaşmış. Sonra duraklamış.
“Niye yaptın?” diye sormuş. Ama o soru… bir yetişkinin sorgulaması gibi değilmiş. Gerçekten anlamaya çalışan bir çocuğun sorusuymuş.
Ali başını kaldırmış. İlk defa göz göze gelmişler o an. Ama bu sefer Ali’nin bakışında aşk değil… Kırılmış bir adamın çaresizliği varmış.
“Çünkü…” demiş, “Onlar senin hakkında kötü şeyler söylediler.”
Sevda anlamamış. Başını yana eğmiş. “Kötü şey ne?”
Ali’nin boğazı düğümlenmiş. Nasıl anlatılırdı ki? Anlatamazdı.
“Senin üzülmeni istemedim…” demiş sadece. “Kimse sana kötü bir şey yapmasın istedim…”
Sevda birkaç saniye susmuş. Sonra çok basit bir şey söylemiş:
“Ben üzülmem ki… annem var benim…”