Masum birinin gözlerinde mutluluk olmak istersen, onun kadar masum bakmalısın..
O gün suyun başında Ali istemsizce Sevda'ya onu sevdiğini söylemişti.. Ali aşkını itiraf etsede Sevda için aşk bilinmez bir sözcüktü.. Sevda zaten herkesi herşeyi çok seviyordu. Ali'yi de sevse ne olacaktı ki?
Ali hergün tarlaya gidip gelmeye devam etti.. Sevda'yı bazen uzaktan izlesede Sevda, Ali'yi ne zaman görse yanına gitmeye başladı. Kadın her yaşta, her akılda kadındır.. Sevda'nın aklı bazı şeylere ermesede Ali’nin ona karşı ilgili, sevgisi hoşuna gidiyordu.. Ali sürekli ona şeker getiriyordu.. Bu bile Sevda için çok güzeldi.. Ali her fırsatta onu sevdiğini söylemeye başladı.. Hemde sonunun ne olacağını hiç düşünmeden.. "Kız... Yine Ali’nin yanına mı gidiyorsun?" diyen kadına hiç düşünmeden "Evet Alim gelmiş.. Bana şeker getirmiştir.." deyince kadın Sevda’nın duymayacağını düşünerek yanındaki diğer kadına "Bunu da iyice şımartmaya başladı Ali.. Su istiyorum getirmiyor.. Neymiş Ali gelmiş.. Böylelerine çok acımayacaksın valla.." deyince Sevda hiç düşünmeden "Ali beni seviyor... Ali bana acımıyor.. Hem bana neden acısın ki?" deyince kadınlar gülmeye başladı.. "İyice kafayı yedi buda.. Nermin!!! Duydun mu kızın ne diyor.. Ağa oğlu kızını seviyormuş.. Tövbe tövbe.." derken gülmekten gözlerinden yaş geliyordu.. Kadınlar Sevda’nın bu haline kahkaha atarken Sevda o kahkahanın ne anlama geldiğini bilmiyordu.
Çünkü o, insanların sözlerinin altını değil… sadece üstünü duyardı.
Başını hafif yana eğdi. Kaşlarını çattı.
Anlamaya çalıştı… ama anlamadı.
“Niye gülüyorsunuz?” dedi safça.
“Ali beni seviyor dedim diye mi?”
Kadınlardan biri elini dizine vurup tekrar güldü.
“Seviyor ha… Ulan deli kız, o sana acıyor acıyor… Anlamıyorsun işte!”
Sevda’nın yüzündeki o küçük tebessüm bir anlığına durdu.
Ama hemen ardından tekrar geri geldi.
Çünkü “acıma” ile “sevgi” arasındaki farkı bilmiyordu.
“Ali bana şeker getiriyor…” dedi yavaşça.
“Beni görünce gülümsüyor… Elimi tutuyor… Bu acımak mı?”
Kadınlar sustu bir an.
Ama o sessizlik, Sevda’yı korumak için değil…
Ne diyeceklerini bilemedikleri içindi.
Sevda arkasını döndü.
Küçük adımlarla koşar gibi yürümeye başladı.
"Siz ne söylerseniz söyleyin Ali beni seviyor"
Annesi arkasından "Sevda gitme gel buraya" diye seslense de arkasına dönmedi bile..
Çünkü onun dünyasında tek bir gerçek vardı:
Ali gelmişse… gidilirdi.
Suyun başına vardığında Ali oradaydı.
Her zamanki gibi… taşın üstünde oturmuş, elinde küçük bir kağıt parçasıyla oynuyordu.
Sevda’yı görünce başını kaldırdı.
Ve o an… gözlerinin içi güldü.
“Sevda…” dedi yumuşakça.
Sevda hemen yanına koştu.
Hiç durmadan sordu:
“Ali… sen bana acıyor musun?”
Ali’nin yüzündeki ifade bir anda değişti.
Kaşları çatıldı. Gözleri karardı.
“Kim dedi sana bunu?” diye sordu sertçe.
Sevda omuz silkti.
“Kadınlar dedi… Sen bana acıyormuşsun…”
Ali bir anda ayağa kalktı.
Sinirle nefes verdi.
“Ben sana acımıyorum!” dedi yüksek sesle.
“Ben sana… ben sana…”
Durdu.
Çünkü Sevda’nın gözlerine baktı.
O gözlerde beklenti yoktu.
Sorgu yoktu.
Sadece saf bir merak vardı.
Ali’nin sesi yumuşadı.
“Ben seni seviyorum…” dedi bu kez fısıltıyla.
“Anlıyor musun Sevda? Seviyorum…”
Sevda başını eğdi.
Toprağı ayağıyla eşeledi.
“Sevmek…” dedi yavaşça.
“Şeker getirmek gibi mi?”
Ali’nin içi sızladı.
Bir adım yaklaştı.
Sevda’nın yüzünü iki eliyle tuttu.
“Sevmek…” dedi, gözlerinin içine bakarak,
“Sen ağlayınca içinin parçalanması…
Sen gülünce dünyayı unutmak…
Seni kimse üzmesin diye her şeyi yapabilmek…”
Sevda gözlerini kırpıştırdı.
Bir süre sustu.
Sonra yine o bildiği, o saf gülümsemesiyle konuştu:
“Ben de seni seviyorum o zaman…”
Ali’nin kalbi bir an durdu sanki.
“Gerçekten mi?” dedi fısıldayarak.
Sevda başını salladı.
“Çünkü sen bana şeker getiriyorsun…
Ve ben seni görünce mutlu oluyorum… Demek ki bende seni seviyorum..”
Keşke sevmek bu kadar kolay anlaşılır bir şey olsaydı.. Sevda, Ali’nin yanından dönerken kadınların yanına gidip "Ali beni seviyor, bana acımıyor.. Ben de Ali'yi seviyorum." derken ne kadar çocukça olsada bir süre sonra bu söylediği şeyler insanlar arasında farklı anlaşılmaya başladı.. İlk zamanlar Sevda'yı ciddiye almayanlar, şimdi arkasından konuşmaya başlar oldu.. Nermin hanım "Kızımın aklı kıt.. Ne dediğini bilmiyor.. Ağanın oğlu benim kızıma mı kalmış.. Ne olur laf söz etmeyin.. İki kuruş kazanmaya geliyorum buraya.. Beni ekmeğimden etmeyin.." desede çoktan iş işten geçmişti.. Dedikodular ağa konağına ulaşmıştı bile..
Dedikodu, rüzgâr gibidir…
Nereden estiği belli olmaz ama değdiği yeri mutlaka üşütür.
Ağa konağının kalın taş duvarları bile o fısıltıları durduramadı o gün.
Birinin dudağından çıkan “Sevda” ismi, diğerinin kulağında “rezalet” oldu…
Ve en sonunda o sözler, Ali’nin annesinin kulağına kadar ulaştı..
Zerda hanım ağa, ağır ağır başını kaldırdı.
Gözleri sertti… sesi daha sert.
“Oğlum bu kulaklar neler duyuyor? Sen ne bok yiyorsun? Aklı kıt bir kızla adın yan yana geçiyor” dedi Ali’ye.
Ali başta sustu.
Çünkü bazen insan, doğruyu söylerse her şeyin daha kötü olacağını bilir…
Ama yine de yalan söyleyemez.
“Sevda’yı seviyorum.” dedi.
O an… odadaki hava değişti.
Sanki biri kapıyı kapatmış da içerideki nefesi kısmış gibi.
“Sen aklını mı kaçırdın Ali?” diye bağırdı.
“O kızın ne olduğunu bilmiyor musun sen?”
Ali’nin gözleri karardı.
“O kızın ne olduğunu ben senden iyi biliyorum ana.” dedi.
“Ben onun kalbini biliyorum.”
Zerda hanım ağa ayağa kalktı.
Adım adım Ali’ye yaklaştı.
“Kalp mi?” diye güldü alayla.
“Sen o kızın kalbiyle mi yaşayacaksın?
Yarın öbür gün milletin yüzüne nasıl bakacağız.. Ağa oğlu deliyle mi evlendi desinler? Rızam yoktur.. Ben deli gelin istemiyorum.. Aklını başına al Ali.. Yoksa..”
Ali bir adım geri atmadı.
“Ben Sevda’nın yüzüne bakabiliyorum ya… bana yeter.” dedi.
"Hem yoksa ney ana?"
Zerda derin bir nefes aldı.
Sonra yavaş ama keskin bir sesle konuştu:
“Ya o kızdan uzak durursun… Ya da bu konaktan.”
Ali hiç düşünmedi.
“Sevda’dan uzak durmam ana.”
Kapının dışındaki rüzgâr bile bir an durdu sanki.
Zerda başını salladı.
“Öyleyse git.” dedi.
“Bu kapıdan çıktığın an… benim oğlum değilsin.”
"O kadar kolay mı ana? Sevmek suç mu? Ayıp mı?"
"Sevmek suç değil.. Lakin dengini sev.. Kıt akıllı birini sevmek ne? Kız mı kalmadı Diyarbakır'da da gidip deli Sevda’yı sevdin? Olmaz bu iş unut.. Yada dediğim gibi.. Ne o deliyi, nede seni bu konağa sokmam bilesin.."
Ali anasıyla konuştuktan sonra uzun uzun düşündü.. Sevda belki kıt akıllıydı.. Ama herkesten daha vicdanlıydı.. Kimseye bir zararı yoktu ki.. Hem kalp kimi seveceğini hesap edemiyordu ki..
Bir hafta, iki hafta derken Ali sonunda kararını verdi.. Kim ne derse desin Sevda’yı seviyordu.. Sonu ne olursa olsun onunla evlenecekti..
Ali o gece kararını verdiğinde, aslında sadece birini sevmeyi değil…
Bütün bir dünyaya karşı durmayı seçtiğinin farkındaydı.
Çünkü bazı aşklar, iki kişi arasında yaşanmaz sadece…
Bir köyün diliyle, bir annenin öfkesiyle, bir toplumun acımasızlığıyla sınanır.
Ertesi sabah gün daha yeni ağarıyordu.
Ali, konağın avlusunda durdu uzun süre.
Çocukluğu geçti gözünün önünden…
O taş duvarlar, o avlu, o kapı…
Sonra başını kaldırdı.
Derin bir nefes aldı.
Ve arkasına bakmadan çıktı o kapıdan.
Çünkü bazı kapılar kapanmadan, bazı yollar açılmazdı.
Suyun başına gittiğinde Sevda yine oradaydı.
Ayaklarını suya sokmuş, kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.
Dünya onun için hâlâ basitti. Hâlâ temizdi.
Ali’yi görünce yüzü aydınlandı.
“Aliii!” diye bağırdı çocuk gibi.
“Bugün geç kaldın… Şeker getirdin mi?”
Ali’nin boğazı düğümlendi.
Ama gülümsedi.
“Getirdim…” dedi.
Cebinden çıkardığı şekeri uzattı.
Sevda hemen aldı, sevinçle açtı.
Sanki dünyadaki en büyük hediye oydu.
Ali onu izledi bir süre.
Sonra yavaşça yanına oturdu.
“Sevda…” dedi.
Sevda başını kaldırdı.
Ağzında şeker, gözlerinde aynı masumluk.
“Efendim Ali?”
Ali bir an sustu.
Bu sefer söyleyeceği şey şeker kadar basit değildi.
“Ben artık konakta kalmıyorum.” dedi.
Sevda kaşlarını çattı.
“Niye? Kovuldun mu?” diye sordu dümdüz.
Ali hafifçe güldü.
“Biraz öyle oldu…”
Sevda omuz silkti.
“Gel bizim evde kal o zaman.”
Ali’nin gözleri doldu. İşte tam da buydu…
Sevda için çözüm bu kadar kolaydı.
Ne dedikodu vardı… Ne ayıp… Ne imkânsızlık…
Sadece bir yer vardı:
“Yanımda ol.”
Ali derin bir nefes aldı.
“Sevda… Ben seninle evlenmek istiyorum.” dedi.
Sevda’nın eli durdu.
Şekeri yarıda kaldı.
“Evlenmek tam nasıl oluyor?” diye sordu.
Ali gözlerini kapattı bir an.
Sonra tekrar açtı.
“Evlenmek…” dedi yavaşça,
“Benim hep senin yanında olmam…
Senin de hep benim yanımda olman.”
Sevda düşündü.
Gerçekten düşündü.
Bu, onun için zor bir şeydi.
Sonra yüzü aydınlandı.
“E zaten biz öyleyiz ki…” dedi gülerek.
“Ben hep sana geliyorum…”
Ali’nin kalbi yine sızladı.
Ama bu sefer acı değildi bu…
Bu, çaresiz bir sevginin kabullenişiydi.
“Elaleme göre değil Sevda…” dedi.
“Gerçekten… hep.”
Sevda başını eğdi.
Toprağı eşeledi yine.
Sonra birden başını kaldırdı.
“Ben sana gelince annem kızıyor ama…” dedi.
“Evlenince kızmaz mı?”
Ali çaresizce gülümsedi.
“Kızarsa… birlikte kaçarız.” dedi yarı şaka.
Sevda’nın gözleri büyüdü.
“Kaçmak mı?” dedi heyecanla.
“Oyun gibi mi?”
Ali başını salladı.
“Evet… biraz oyun gibi.”
Sevda ellerini çırptı.
“Tamam! O zaman evlenelim!” dedi neşeyle.
Ali o an…
gülmesi mi, ağlaması mı gerektiğini bilemedi.
Ama hayat…
Sevda’nın sandığı kadar oyun değildi.
Ali önce Sevda’nın annesinden izin alması gerektiğini biliyordu aslında.. Kendi annesi kabul etmesede Nermin hanımın kabul etmesi için dua etmeye başladı..