Duru gecenin ilerleyen saatlerinde evinin oturma odasında pencerenin önünde oturmuş, sokak lambasının sarı ışığında süzülen sessizliğe bakıyordu. Gecenin sessizliği, gündüzün kalabalık ve gürültülü saatlerini unutturuyordu. Sokak neredeyse boştu, birkaç kedi çöp kutularının etrafında geziniyor, uzaklardan tek tük geçen arabaların sesi duyuluyordu. Elindeki çay artık neredeyse soğumuştu ama Duru onu sıkıca tutmaya devam ediyordu. Parmakları fincanın kenarına sarılmış, başı camın soğukluğuna yaslanmış, gözleri düşüncelere daldıkça çayı unutmuştu. O sırada telefon titredi. Ekranda Serra’nın ismi belirince Duru hemen doğruldu. — "Sonunda!" dedi içinden. Hemen telefonu açtı. "Serra! Neredesin, sabahtan beri seni arıyorum. Meraktan ölecektim!" Karşıdan gelen ses canlıydı, neredeyse ışıltılı

