Alarmın o inatçı sesi, odanın duvarlarında yankılanırken gözlerimi araladım. Sanki geceden kalan bütün yorgunluğum tek bir nota olup kulaklarıma çöküyordu. Bir süre daha yorganın sıcaklığında kaybolmak istedim ama kalkmam lazımdı.
Derin bir nefes alıp yatağın kenarına çöktüm. Soğuk zemin çıplak ayaklarıma değdiğinde bir an irkildim; sanki uyanmak istemeyen bedenimi hatırlatır gibiydi. Saçlarım yüzüme döküldü uzun, koyu kahverengi telli bir perde gibi. Elimin tersiyle ittim, sonra isteksiz adımlarla banyoya yöneldim.
Musluğu açtığımda suyun sesi, evdeki tek sesti. Avuçlarıma doldurduğum soğuk suyu yüzüme çarptığımda günün ağırlığıyla tamamen ayıldım. Banyonun aynasında beliren yansımama bir süre baktım.
Açık kahve gözlerim… Son zamanlarda, sanki hep aynı yorgunluğu taşıyordu.
Hemşirelik diploması duvarda asılı dururken ben hâlâ evde, atanmayı bekleyen biri…
Parmaklarım saçlarımın arasından kayarken, adeta düşüncelerimi tarıyordum. Uzun, düz, koyu kahve saçlarımı geriye tarayıp topladım. Her şey yerli yerindeydi ,benim dışımda.
Banyodan çıktığımda güneş perdelerin arasından sızıyor, odamın köşelerine soluk bir sıcaklık bırakıyordu. O sıcaklık, bizim evde hiçbir zaman tam olarak barınamazdı. Ne de olsa duvarların ardında dönen şeyler, insanın içini iliklerine kadar üşütürdü.
Odamın ortasında durup etrafıma baktım. Küçük ama bana ait bir dünyaydı burası; bu evin geri kalanındaki boğucu atmosfere rağmen nefes alabildiğim tek yer...
Annemin fotoğrafı komodinin üzerinde duruyordu. Saçları rüzgârda uçuşuyor, gülüşü güneşle yarışıyordu. Altı yıl olmuştu… Ama bazen, sol yanıma çöken o yokluk duygusu hâlâ ilk günkü kadar keskin oluyordu.
Onun yokluğundan beri, bu evde ben de biraz eksilmiştim.
Çalışmaya başladığımdan beri sabahlarım daha düzenli, daha kararlı görünüyordu. En azından dışarıdan. Oysa içimde hep aynı yorgun hikâye dönüyordu.
Bir aydır Alkıranların restoranında çalışıyordum. Babamın “Atanmanı bekleyene kadar elinin emeğini kazan, "demesi benim için bir fırsat gibi görünse de devamı farklı bir tonla gelmişti,
“Ama benim gözümün önünde olacaksın.”
Bu, onun dilinde “Alkıranların restoranında.” demekti.
Kendi tercihim değildi, ama en azından eve tıkılıp kalmıyordum.
Her gün dışarı çıkmak, insan görmek, bir şeylerle meşgul olmak…Daha iyi hissettiriyordu.
Dolabımı açıp beyaz gömleğimi çıkardım. Ütüsüz, bir kırışıklık bile babamın gözüne batsa saatlerce konuşabileceği için artık dikkat eder olmuştum. Gömleği üzerime geçirirken hafifçe iç çektim.
“Normal bir iş… Normal bir hayat…” diye mırıldandım kendi kendime.
Hemşirelik okumuştum, insanlara yardım etmeyi seviyordum, kalbimi bir mesleğe adamıştım. Ama ailemin karanlığı, her tercihin gölgesine düşüyordu.
Siyah kotumu da üzerime geçirip saçlarımı tekrar taradım. Gözlerime aynadan baktım; sanki güne başlamadan önce kendimle konuşmam gerekiyormuş gibi uzun uzun.
Çantamı hazırlayıp omzuma astım. Koridora adım attığımda evin soğuk, sert havası yüzüme çarptı.
Bugün yine restorana gidecektim.
O büyük binanın parıltılı tabelasının ardında kimlerin nefesi dolaşıyor, kimlerin gölgesi dolaşıyordu, az biraz biliyordum.
Ama yine de…Kendi paramı kazanıyordum.
Ve bu, bana küçücük de olsa bir özgürlük veriyordu.
Merdivenlerin başında bir an durup dinledim.
Ev… yine aynı sessizliği taşıyordu.
Sanki duvarlar bile nefes almayı unutmuş gibiydi.
Annem öldüğünden beri bu sessizlik, evin her köşesine yerleşip kendine taht kurmuştu. Ne kadar ışık yaksak, ne kadar kapı açsak, o sessizlik gitmiyordu.
Mutfak kapısını itip içeri girdiğimde sabahın o tanıdık ferahlığı yüzüme vurdu. Buzdolabının uğultusu, odayı dolduran tek sesti. Masanın üzerinde bıraktığım bir bardak, dün gece olduğu yerde duruyordu. Bu evde zamanı ben ilerletmiyor olsam, muhtemelen hiçbir şey yerinden kıpırdamazdı.
Her sabah olduğu gibi kendime küçük bir kahvaltı hazırladım.
Bu da bir rutin hâline gelmişti .Sessiz bir mutfak, pratik hazırlanan bir sandviç ve bir bardak meyve suyu...
Küçük lokmalarla kahvaltımı ederken mutfak penceresinden dışarı bakıyordum.
Çay bardağını elime alıp hafifçe çevirdim.
“Bugün de yalnız,” dedim kendi kendime.
Ama alışılmış bir yalnızlıktı bu; yormayan, ama hiç eksilmeyen.
Kahvaltımı bitirince tabağı hızlıca yıkayıp tezgâhı sildim. Her şeyi tam bıraktım, çünkü bu evde düzen bozulursa onu toparlayacak başka kimse yoktu.
Portmantodan ceketimi alıp üzerime geçirdim.Sonra çantamı omzuma astım.
Elimi kapı koluna koyup hafifçe bastırdım.Kapı aralanınca
soğuk bir hava yüzüme çarptı anında .Derin bir nefes aldım.
En azından işe gidiyordum.En azından o mekanın içinde kaybolabiliyor,bu evin sessizliğinden uzaklaşabiliyordum.
Kapıyı ardımdan çekip adımlarımı dışarı bırakırken kendi kendime mırıldandım“Bir gün… bir gün her şey değişecek.”
Dışarıdan bakıldığında her şey mükemmel, şaşalı ve düzenliydi.Ama ben bu gösterişli hayatı istemiyordum. Kalbim çoktan başka bir şehirde, başka bir evde planlar kuruyordu; atanmayı bekliyor ve sonunda kendi yolumu çizeceğim günü hayal ediyordum.
Kapının önünde iki koruma bekliyordu. Babam ne olur ne olmaz diyerek onları dikmişti buraya. Her biri dimdik, sessiz, gözleri keskin. Benim için farkları yoktu; her sabah bu ritüel, beni biraz daha alışkanlığa mahkûm ediyordu.
Ali, her sabah olduğu gibi beni gördüğünde hafifçe hareketlendi. Başını kaldırıp sessizce “Günaydın” dedi, başıyla selam vererek.Ben de hafifçe tebessüm edip başımı salladım.
Bu küçük ritüel, her günün başlangıcındaki sessiz anlaşmamız gibiydi. Görüyor, selam veriyorduk çok konuşmadan.
Ali adımlarını hızlandırıp arabaya yöneldi. Anahtarı çevirip kapıyı açtı; bana yol gösterircesine elini uzattı. Ben de çantamı omuzladım,ceketimi düzelttim ve arabanın arka kapısına yöneldim.
Diğer koruma evde kalıp sessizce bahçeye göz kulak olurken, Ali bana eşlik ediyordu genelde.
Arabaya binerken bakışlarımı bahçeden ayırdım; çimenler, süs taşları, sabahın ilk ışıkları… Hepsi bana başka bir hayatı fısıldıyordu.
Kendi hayatımı istiyordum. Bu şaşalı ev, bu parıltılı bahçe… sadece geçici bir sahneydi benim için.
Kapıyı kapatıp emniyete aldığımızda Ali başını hafifçe salladı, arabanın motoru kükreyerek çalıştı. Sessiz bir sabah yolculuğuydu.
Bugün yine aynı rutin başlıyordu.
⏳️⏳️⏳️
Restoranın önüne vardığımızda araba ağır bir şekilde durdu.
Camın ardından binayı izlerken her seferinde hissettiğim o mesafe, o yabancılık yeniden içime çöreklendi.
Restoranın dış cephesi, üç katlı modern yapısıyla sokakta hemen dikkat çeken bir zarafet taşıyordu. Geniş cam paneller güneş ışığını keskin bir parlaklıkla yansıtıyor, altın yaldızlı tabelası sabah ışığında ağır ağır parlıyordu.
Sanki burası bir restoran değil, insanların yalnız zenginliklerini değil hırslarını da parlatıp sergilediği bir saraydı.
Burası Alkıranların mekânıydı.
Ve ben neredeyse bir aydır, her sabah, bu lüksün kapısından içeri adım atıyordum.
Araba tamamen durduğunda Ali,babamın ısrarla yanıma verdiği koruma ,kapıyı açmak için hemen hamle yaptı. Onun bu davranışına hâlâ alışamamıştım. Zorla bile olsa birinin bana bu kadar “özel biriymişim gibi” davranmasını istemiyordum Çünkü öyle hissetmiyordum .
Elimi kaldırıp durdurdum onu.
“Ali, gerek yok,” dedim hafifçe kaşlarımı kaldırarak. “Kendi kapımı kendim açabilirim.”Ali bir an durdu, kolu havada kaldı. Sonra yavaşça geri çekildi.
Yüzünde “Sen bilirsin,” der gibi, hafifçe şaşkın ama kabullenen bir ifade belirdi.
“Peki Hilal Hanım,” diye mırıldandı, koltuğuna doğru geriye yaslanırken.
Derin bir nefes alıp kapıyı kendim açtım.Ayaklarım yere değdiğinde şehrin sabah esintisi saçlarımın bir tutamını yüzüme taşıdı. Tek elimle onları kulağımın arkasına ittim.
Merdivenlere yönelip ağır ağır çıktım.
Kapıya vardığımda cam kapı, altın kaplamalı kulplarıyla kimseden bir şey saklamayacak kadar gösterişliydi.
İçeri adımımı attığım anda restoranın atmosferi beni bir örtü gibi sardı.
Loş ve sıcak bir ışık…Geniş salonun ortasında yükselen mermer sütunlar…Her şey o kadar kusursuz, o kadar cilalıydı ki, insan kendini bir lüksün içinde değil, bir vitrinin içinde hissediyordu.
Hafif bir vanilya ve taze kahve kokusu havada asılıydı.
Duvar boyunca dizilen kadife koltuklarda sabah erkencisi birkaç müşteri sessizce oturuyordu.
Garsonlar, siyah-beyaz üniformalarıyla neredeyse gölgeleri bile ses çıkarmıyormuşcasına süzülerek ilerliyordu.
Adımlarım koridora doğru yöneldi. VIP dinlenme salonuna çıkan merdivenleri çıkmadan önce, geniş salonu bir kez daha süzdüm.
Merdivenleri çıkmak, sabahın ağırlığını üzerimden atmak için daha iyi geliyordu. Hem ayak seslerimin ritmi, düşüncelerimi toparlamama yardımcı oluyordu.
Elimi ahşap korkuluğa koyup ağır ağır yukarı çıkmaya başladım.
En Üst kata vardığımda VIP dinlenme salonuna açılan koridorun sessizliği beni karşıladı. Lambaların hafif ışığı duvarlarda yumuşak bir parıltı bırakıyordu. Salona yaklaşırken içeriden hafif bir tıkırtı geldi.
Kapıyı itip içeri girdiğimde Ahmet masaların birini düzenliyordu.Başını kaldırdı, beni görür görmez yüzüne sıcak bir gülümseme yerleşti.
“Günaydın Hilal,” dedi, elindeki peçeteleri düzeltirken.
Onun bu sakin enerjisi, sabahları biraz daha katlanılır kılıyordu.“Günaydın Ahmet,” dedim, hafif bir tebessümle.
“Erken gelmişsin yine.”
“Alışkanlık,” diye omuz silkti. “Sessizken çalışması daha kolay oluyor.”
Hak verdim. Burada gerçek anlamda nefes alabileceğin tek zamanlar, müşteriler gelmeden önceki o kısa dakikalardı. Masalara göz gezdirip servis arabasına yöneldim.
“Bugün yoğun olur mu dersin?” dedim bardakları yerleştirirken.
Ahmet hafifçe güldü. “Alkıranların programına bağlı. Eğer misafirleri varsa burası kalabalık olur… yoksa yine kendi hâlimizde takılırız.”
“Umarım kendi hâlimizde takılırız,” dedim istemsiz bir mırıltıyla.
Ağzımdan çıkan bu içten cümleye o da hafifçe güldü.
“Belli,” dedi şaka yollu. “Senin bu yerin kalabalığını pek sevmediğin çok açık.”Haklıydı ama bunu itiraf etmek istemedim.
“Kalabalık değil,” dedim. “Sadece… fazla bakış oluyor.”
“Yapacak bir şey yok,” dedi Ahmet. “Senin gibi birini görünce ister istemez bakıyorlar.”
Bu söz üzerine başımı eğip saçlarımın bir tutamını kulağımın arkasına attım. Böyle iltifatlara karşı hep biraz beceriksizdim.
“Hadi,” dedi Ahmet, ortamın sessizliğini fazla ciddileştirmemek istercesine. “Kahve makineleri seni özlemiştir, bir bak istersen.”
Gülümsedim.
Belki de buranın en iyi yanı Ahmet’ti: Sakin, nazik, işine odaklı… Tehlikeden uzak, normal biri.
VIP salonun köşesine doğru ilerlerken içimde hafif bir huzur belirdi.En azından gün böyle başlamıştı.Huzurlu. Sakin. Belirsizliklerden uzak.
Kahve makinesinin düğmesine bastığımda içerideki mekanizma düşük bir uğultuyla çalışmaya başladı. Taze kahvenin kokusu havaya yayılmaya başlamıştı. Burası her sabah benim küçük kaçış yerim gibiydi; makinelerin sesine karışmış düşüncelerimle birkaç dakika baş başa kalırdım.
Tam o sırada arkamdan bir boğaz temizleme sesi geldi.
Ahmet’in sesi.
Onu bu sesten bile tanıyacak kadar alışmıştım artık.
Daha arkamı dönmeden, kahve bardağını makinenin altına yerleştirirken, sakin bir sesle
“Evet, dinliyorum,” dedim.
Bu sözüm Ahmet’i güldürdü.
“Tek bir sesle anlıyorsun yani…” dedi.
Sesinde hem şaşkınlık hem de hafif bir sıcaklık vardı.
Ben yine arkam ona dönük halde, omzumun üzerinden hafifçe gülümsedim.
“Sen de her sabah aynı sesle yaklaşıyorsun.”
“Şey…” diye başladı Ahmet, sesi bu kez daha ciddiydi.
Kahve makinesinin uğultusu bir anda çok uzak gelmişti.
Bu “şey” sözcüğü bana hep kötü haberleri hatırlatırdı.
Bir şey saklayan insanın kelimelerle cebelleştiği o an.
Yavaşça döndüm.
Ahmet, tezgâhın birkaç adım gerisinde durmuş bana bakıyordu. Omuzları hafif düşmüş, yüzünde tereddütle karışık bir ihtiyat vardı.
“Dün gece Devran’ı gördüm,” dedi sonunda.
Söz, içimdeki tüm boşluklara ağır bir taş gibi düştü.
Devran…Benim abim.Alkıranların gözbebeği.Ailenin karanlık tarafının sesi.Ne kadar uzak durmaya çalışırsam çalışayım, adı her geçtiğinde içimde bir düğüm oluşuyordu.
“Yanında… Deren Karademir vardı,” dedi Ahmet, biraz daha kısık bir sesle.
Gözlerim Ahmet’in yüzüne kilitlendi.
Bu ismi duyduğum anda kafamın içi uğuldadı.