8.bölüm

3163 Words
Acı… Keskin ve bitmek bilmeyen bir acı sarmıştı her yanını. Ve bununla, nasıl baş edeceğini bilmiyordu Asya. Gözünden düşen damlalara bir yenisi daha eklenirken, ellerini saçları arasına yerleştirdi. Oturduğu yerde bir ileri bir geri sallanırken, annesini istiyordu yanında. Gül kokulu anne kucağında, teselli olmak istiyordu. Annesinin şefkat kokan dokunuşlarında unutmak istiyordu acısını.  Ama biliyordu ki, istediği hiçbir şey olmayacaktı. Ne annesi huzurlu kolları arasına alabilecekti kendisini ne de bugünü yaşanmamış sayabilecekti. Oysa ne güzel başlaşmıştı güne… Önce, annesinin yanına gidip uzun uzun konuşmuş ardından da bu aralar ihmal ettiği Adonis Amca’sının yanına uğramıştı. Yine de vakit geçmek bilmemişti Asya için. Akşamın, kendisine sevdiği adamı getireceğini bilirken, vaktin geçmesi zorlaşmıştı. Heyecandan yerinde duramadığı saatler geri de kalırken, gelemeyeceğini öğrenmişti Altay’ın. O kadınla çalışacaklarını öğrenmek, içindeki aşık kadına hiç iyi gelmemişti. Önemsememeye çalışmış, yaptıkları bu görüşmenin önemli olduğuna inanmak istemişti. Bir süre inanmıştı da. Ama saatler geçmiş olmasına rağmen sevgilisinden tek bir haber çıkmaması, sinsi kurtları doğurmuştu içinde. Yanılmadığını, hastaneye gittiğinde anlamıştı. O kadının kolları, benim dediği sevdiği adama dolanmış gördüğünde, anladı yaptığı hatayı. Güven hatası… Altay gibi birine güvenilmeyeceğini bilmeliydi. Ya dudakları… Nasıl da özgürce dolaşmıştı sevdiği adamın teninde… Gözünden süzülen damlalardan nefret etti o anda. Ağlamaya bile değmeyecek biriydi o! Gözyaşlarını hak etmiyordu.  Geldiği bu yer, küçükken Sarp’la geldikleri küçük kulübeydi. Ne zaman korkup üzülseler, buraya gelirlerdi. Sarp’tan sonra da, bu huyunu terk etmemişti Asya. Yalnız olabildiği, kendiyle baş başa kalabildiği tek yerdi burası. Tam karşıda, Adonis’in evi olması, korkmasını engelleyen tek şeydi. Bu küçük kulübenin anahtarı yalnızca yaşlı adamda vardı ve o anahtar, şimdi avuçları arasındaydı.  Başka zaman olsa, gizlice almaya çalışırdı anahtarı ama şimdi… Ona bile gücü yetmemişti. Çocukluğundan beri yanında olan adama gidip, lütfen demişti… Lütfen… Yaşlı adam anlamıştı derdini ve uzatmıştı anahtarı. Şimdi, sessizliği dinlerken, aldığı her nefesin diken misali yüreğine batışını hissediyordu.  Neden diye bir feryat yükseldi benliğinde. Neden yapmıştı bunu Altay? Neden kirletmişti kendisini, başka dokunuşlarla? Asya onu, tertemiz sayarken neden bulaştırmıştı üzerine bu lekeyi? Geçmişten kopamayacaksa, neden girmişti ki hayatına? Bitmiyordu nedenleri… Cevap bulamadıkça soruları çoğalıyor, soruları çoğaldıkça, cevapsız kalıyordu. Nedenlerinin cevabının onda olduğunu biliyordu Asya. Ama onun karşısına çıkacak gücü bulamıyordu kendinde. Asla gözlerinin içine bakamazdı bir daha… Sesini duymaya bile katlanabileceğini sanmıyordu.Ayşe Sultan’a çoktan haber gittiğini biliyordu bu yüzden içi rahattı. Kadını da perişan etmeyecekti kendiyle beraber.  Yanıyordu Asya… Cayır cayır yanan ateşlerin arasında hissediyordu kendini. Dudaklarından dökülen ilk seni seviyorum’u böyle bir yıkım için miydi? Yapacağı ihanetin özrünü mü diliyordu bu şekilde? Nasıl güvenebilmişti, nasıl? Onun gibi birinin aşk rüzgarına kapılabileceğini nasıl düşünebilmişti?  Son dedi, yanağından süzülen gözyaşını hızla silerek. Bu gece, son damlasına kadar ağlayacak ve yarın, bambaşka bir Asya olarak uyanacaktı. Bu geceye gömecekti aşkını. Geride kalacaktı Altay’lı tüm anıları… “ Kızım, hadi uyan. “ diyen sesle açtı gözlerini. İlk önce, nerede olduğunu kavrayamadı. Hemen sonra düştü gecenin anıları zihnine. Hastaneye gidişi, sokaklarda amaçsızca dolaşması ve sonra da kulübeye gelişi. Hepsi birer birer doldurdu zihnini. Ve kalbi… Acıyla kasılmaya başladı. Gözleri tekrar dolmaya başlamıştı. Bunu, karşısındaki adamdan saklayamayacağını biliyordu. Ki zaten, dün gecenin bir açıklamasını beklediği, hala gitmemiş olmasından anlaşılıyordu. “ Ne oldu Asya? Kim üzdü seni bu kadar? “ diye soran adama baktı yaşlı gözlerle. Ne demeliydi ona? Gerçekleri anlatamazdı. Anlattığı an, babasının da olanları öğreneceğini biliyordu bu yüzden, hayatında ilk defa yalana başvurdu.  “ Annemi özledim. “ dedi, çaresizce. Suçluluk duygusu kendisini esir almış ve yaşlı adamın yüzüne bakmasını engellemişti.  “ Başka bir şey olmadığına emin misin? “ diye soran adamı başıyla onayladı. Konuşmak istemiyordu. Kelimeler yol bulamıyordu. Dışarı çıkmıyordu… Çıktığı an biliyordu ki, feryatları yükselecekti arş’a… O yüzden susuyordu. Sükutu yaren ediyordu kendine.  “ Hadi gel bir şeyler hazırladım. Yiyelim beraber. “  Asya, kabul etmezse eğer yaşlı adamı daha fazla şüphelendireceğinin farkında olarak, ayağa kalktı. Eve doğru yürürken, attığı her adım işkence oldu. İğneler batırılıyordu sanki, parmak uçlarına. Kan akıtıyordu yüreği, damla damla…  Sessizlik içinde geçen bir kahvaltıdan sonra, ne yapacağını düşünmeye başladı. İlk defa… İlk defa bu şehirden uzaklara gitmek istiyordu. Onun olmadığı bir yere…  “ Benimle gelmek ister misin Asya? Çalışırsan, belki seni bu kadar mutsuz eden şeyi de biraz olsun aklından çıkarırsın. “  Olur muydu gerçekten? Çalışmak iyi gelir miydi, yaralı yüreğine? Silmeye yeter miydi hafızasından, o görüntüleri? Cevabı biliyordu Asya. Ne yaparsa yapsın, unutamazdı. Yok sayamazdı…  “ Başka zaman. “ dedi, kendini zorlayarak. Ve devam etti. “ Bugün, yalnızca uyumak istiyorum. “  “ Peki o zaman. Anahtarlar sende kalsın, istediğin zaman gelebilirsin. Ayşe Hanım’ı da aramayı unutma. Gece çok telaş yaptı. “  Asya, başını sallayarak onayladı yaşlı adamı. Eve gitmesi gerektiğini biliyordu fakat o gücü kendinde bulamıyordu. Elif geldi aklına. Altay söylemiş midir acaba diye düşündü bir an sonra. Kelimelere sığdırılmayacak kadar derin bir acı sardı benliğini. Yaptığı ihaneti, dile dökebilmiş miydi?  Adonis’in gittiğini yeni fark ediyordu. Oturduğu masadan kalktı. Telefon… Telefon etmeliydi. Babasının sevgi kokan sesini duymalı, bir parça da olsa yalnızlığını unutmalıydı. Kulübeye geri dönerek çantasını eline aldı. Kapalı olan telefonu açtı. Açtığı an, mesaj yağmuruna tutuldu. Telefon sürekli titriyor, birbiri ardına mesajlar geliyordu.  Kimden geldiğini gördüğünde, mesajları açma zahmetinde bile bulunmadı. Ondan hiçbir şey duymak istemiyordu. Mesajlar kısmından çıkarak rehbere giriyordu ki, telefonu çalmaya başladı. Arayanın o olduğunu gördüğünde, reddet tuşuna bastı hiç düşünmeden. Değil konuşmak, sesini bile duymaya tahammül edebileceğini sanmıyordu. Altay, yüreğinde onarılmaz yaralar açmıştı.  Telefonun bir kez daha çalmasıyla, tekrar reddetti ve bir kez daha aramasına müsaade etmeden babasının numarasını tuşladı. İlk çalışta açılmıştı telefon.  “ Kızım… Bende seni düşünüyordum. İyi misin yavrum? “  “ İyiyim babacım. “ dedi, sesinin titremesine engel olmaya çalışarak. “ Sadece seni çok özledim. “  “ Bende canım… Bende yavrum. Ama az kaldı, birkaç güne yanına geleceğim. “  “ Lütfen gel… “ dedi, gözyaşları eşliğinde.  “ Asya, bir sorun mu var? “ diye sorunca babası, sanki görebilecekmiş gibi başını iki yana salladı.  “ Hayır. Sadece seni özlüyorum. “  “ Yalnızca birkaç gün. Az kaldı bebeğim. “  “ Az kaldı. “ diyerek onayladı babasını ve telefonu kapattı. Bir süre öylece oturdu orada. Tahtaların arasından içeriye vuran güneş ışığının yansımasını izledi. Gözlerini kapattı sonra. Elinde bir silgi olmasını ve Altay’la beraber tüm anılarını silmek istedi. İzi bile kalmasın istedi hayatında.  Kulübeden dışarı attığında kendini, bir süre amaçsızca dolaştı. Nereye gittiğini, ne yaptığını bilmeden yürüyordu sadece. Ayakları kendisini nereye götürürse oraya gidiyordu. Attığı her adımla beraber, o kadının görüntüsü beliriyordu zihninde. Sancılanıyordu Asya… Yürek sancısı, dayanılmaz oluyordu.  Başını kaldırıp da nereye geldiğine baktığında, ilk önce yanlış gördüğünü sandı. Hayır, ondan kaçarken yine ona gelmiş olamazdı. Olmamalıydı… Onun evinin önünde olmaması gerekiyordu. Ayaklarına, bilmediği bir güç geldi ve hızla koşmaya başladı. Ardına bakmadan…  Uzaklaşmak istedi, gitmek… Asya ondan gitmek istedi…  Kendini öyle bir kaptırmıştı ki oradan uzaklaşmaya, bir bedene çarpınca yalpaladı. Düşeceği sırada beline uzanan kollar sayesinde dengesini sağlayabildi. Başını yerden kaldırarak kendisini tutan adama çevirdi bakışlarını. Gördüğü yüz, hiç de yabancı gelmiyordu ama çıkaramıyordu da bir yerden.  “ Tekrar karşılaşmak güzel. “ diyen sesi duyduğunda, kaşlarını hafifçe çattı. Nerede karşılaşmış olabileceklerini düşünürken, adamın tekrar konuşmaya başlamasıyla, hatırladı. “ Piknik yerinde karşılaşmıştık ilk. “ diyerek, arayışına son vermişti. Başını hatırladım dercesine salladı Asya.  “ Adımı tekrar söylememe gerek var mı, yoksa hatırlıyor musun? “  “ Alp. “ dedi Asya, hatırladığını belli ederek. Cevabından sonra, genç adamın yüzüne yayılan gülümsemeyi gördü. Bakışlarını kaçırdı hızla. “ Biraz yürüyelim mi? “ diye soran adama baktı tekrar. Şu an kimseyle konuşacak durumda değildi. Kelimelerin bile gücü tükenmiş gibi hissediyordu içinde. Dışarı çıkmak için uğraşmıyorlardı. “ Üzgünüm. “ dedi, kısık bir sesle. “ Eve gitmem gerekiyor. “  “ Evinize kadar eşlik etmemde sakınca yoktur umarım. “  Asya, karşısındaki adamı geri çevirmek için ağzını açmıştı ki, az ileride bir çift takıldı gözüne. Adamın, Altay olduğunu anlamak için yanında olmaya gerek yoktu. Ve kadının da Eylül olduğu, su götürmez bir gerçekti. Gördüğü gerçek, bir balyoz gibi tekrar indi beynine. İhanetini vurguladı tekrar.  Kan çanağına dönmüş bakışlarını, celladı kabul ettiği adamın üzerinden çekip karşısında, kendisine gülümseyerek bakan adama çevirdi. Ağzını açtı bir şey söylemek için ama, çıkmadı cümleler dışarı. Gözlerinin mavisi kaybolmuş, gri bir gölge kaplamıştı gözlerini.  Akmayan yaşlarla parlayan gözleri, genç adama tercüman olmuş ve Asya’yı oradan götürmüştü. Kolları, yabancısı olduğu ellerin hapsinde, bir yerlere doğru sürükleniyordu. Görmüyordu ki Asya… Ne yaptığını bilmeyecek kadar o anda takılı kalmıştı… Bir bankın üzerine oturtturulduğunda, bakışlarını ucu bucağı olmayan denize çevirdi. Mavinin sonsuzluğuna bırakmak istedi kendini. Sonsuzluğa karışmak… O zaman dinerdi belki, içindeki acı.  “ Seni böyle üzen sebebi anlatmak istersen dinlerim. Ama anlatmak istemezsen, sessizliği bölüşelim. Olur mu Asya? “  Sessizliği bölüşmek? Bölüşülür müydü hiç sessizlik? İki kişilik yalnızlık, sığdırılır mıydı an’a?  “ Sevdim… “ dedi, halini özetlemek istercesine. Ve devam etti. “ Öldüm… “  Bir romanın başlangıcı ve bitişi gibiydi. Hikaye başlamadan bitmiş, yarım kalmışlardı. Oysa doldurulacak bir sürü boş sayfa, yaşanacak bir sürü anı vardı… “ Sevmek ölmek demek değil midir zaten? Kendinden çok onu düşünmek... “ Öyle, dedi hiç düşünmeden. Oturduğu yerden ağır bir şekilde kalktı. Bedenini taşıyamadığı hiç olmamıştı halbuki… Hiçbir zaman, bu denli yıkılmış hissetmemişti. Bir adam… Nasıl soluğunda takılı kalırdı ki insanın?  ** Tüm gece gözlerini kırpmamış olmanın yorgunluğunu taşıyordu şimdi. Yine de vazgeçmiyordu. Vazgeçmeyecekti. Onu bulana, olanları anlatana dek durmayacaktı. Hiçbir şeyin önemi kalmamıştı gözünde. Ne hastane aklına geliyordu ne de başka bir şey. Asya diyordu yalnızca yüreği. Ve yine Asya diyordu aklı, defalarca… “ Altay, yeter artık! “ diyen sese dönüp bakma gereği bile duymadı. Yüzünü görmek isteyebileceği son kişi bile değildi artık. O sebep olmuştu, cennetinden kovulmasına. O yıkmıştı üzerine, tonlarca ağırlıktaki duvarları.  “ Git başımdan! “ diye bağırdı, çatallaşmış sesiyle.  “ Altay lütfen kendine gel. Sen bu değilsin… “  “ Evet değilim! “ dedi, tüm gücüyle. “ Senin yüzünden bu haldeyim. Senin yüzünden! “  Bıçaktan keskin sözlerinin, genç kadındaki etkisine bakmadan yürümeye devam etti. Kolunda hissettiği dokunuş, ateş gibi yakmıştı Altay’ı. Hızla geri çekti kendini. Aynı hatayı bir kez daha yapmayacaktı. Bir başka dokunuş yer edinmeyecekti teninde. Asya için değil, kendi için yapacaktı bunu.  Arkasında bıraktığı kadına bir kez olsun bakmadan yürümeye devam etti. Nereye gitmiş olabileceğini bilmiyordu. Kahretsin dedi içinden defalarca. Nasıl, nasıl düşebilmişti bu hataya? Nasıl izin verebilmişti kendisine dokunmasına? Minik meleği… Nerelerdeydi şimdi? Evine doğru yürümeye başladı bir kez daha. Belki evdeydi. Bilemezdi ki… Yeni bir ümit filizlendi içinde. Affettirecekti kendini Asya’ya.  Asya’nın evinin önüne geldiğinde, bir süre öylece durdu. Az önce ki cesareti, bir balon gibi sönmüştü. Korku almıştı yerini. Amansız bir korku… Cennetinden kovulma korkusu… Ya dinlemezse dedi, acımasız ses. Ya inanmazsa? Affetmezse? Ne yapardı o zaman Altay? Nasıl yaşardı? Bu kötü düşünceleri hızla uzaklaştırdı zihninden. Umutsuzluğa kapılamazdı. Kapılmayacaktı. Nefes aldığı sürece, Asya kendisine aitti. Ve öyle kalacaktı…  Ve gördü. Yaralı bir ceylan gibiydi bakışları. Ürkek ve korkmuş… Kan akıtıyordu, belliydi. İçi sızladı… Söndürmüştü gözlerinden, mutluluk ışığını. Yandı Altay… Asıl yanması, yanındaki yabancıyı gördüğünde yaşadı. Bir başka ten değiyordu, güzel gözlüsüne. Bir başka el tutuyordu ellerinden. Karanlık sardı bu defa, aşkla aydınlanmış içini. Koyu bir karanlık. Zifiriydi artık her yer.  Tutamadı kendini. İstese de yapamadı. Birkaç adımda yanlarına gitmiş ve yumruk yaptığı ellerini, adamın yüzüne indirmişti. Yetmemişti bu küçük dokunuş. Daha fazlası için tutuşuyordu benliği. Asya’nın attığı çığlıkları bile duymuyordu kulakları. O kadar o dokunuş’ta takılı kalmıştı ki, gözünden sakındığını nasıl korkuttuğunu göremiyordu. Birbiri ardına indiriyordu darbelerini. İnsanlara hayat olan elleri, kan döküyordu bu defa. Bunu bile garipseyemiyordu.  “ Yeter Allah’ın belası! Yeter! Öldüreceksin onu. “  Asya’nın sesinden çok, göğsüne indirdiği darbeler sarsmıştı Altay’ı. Sanki yeni uykudan uyanmış gibi, sersemdi bakışları.  “ Ne istiyorsun benden? Allah seni kahretsin Altay, kahretsin! Git buradan! “  Bir sis perdesinin ardından izliyordu şimdi olanları. Fluydu her yer. Koyu bir karanlık… “ Asya… “ dedi, çaresizce. Yerde yatan adam, umurunda bile değildi. Tek düşüncesi, tek gördüğü Asya’nın gözlerindeki korkuydu.  Bir cevap alamadı yakarışına. Asya, kendisine cevap vermemiş ve yerde yatan adama koşmuştu. Başını elleri arasına alarak, gözyaşları eşliğinde silmeye uğraşmıştı akan kanları. Yine bir krizin eşiğinde olduğunu anladı Altay. Asya’nın bir başka adama dokunduğunu gördükçe, kaybediyordu kendini. Sakinleşmeye çalıştı, zor da olsa. Başaramadı. Ve Asya’yı kolundan tuttuğu gibi kaldırdı.  “ Lanet olası! “ diye bağıran Asya’yı duymamayı seçti. Biliyordu ki, aşk sözcükleri duymaya alışkın olduğu dili, yalnızca zehir saçacaktı.  “ Dinle beni, yalvarırım… “ diye yakardı. Gözlerine niye bakmıyordu, küçük kadını? Baksa, görürdü acısını. Baksa, anlardı gerçeği… Bakmıyordu ki…  “ Bırak beni, dokunma! Dokunma! “ diye bağıran Asya’ya elinden gelen tek şeyi yaptı. Sarıldı. Sımsıkı sardı kollarıyla. Kaybediyordu… Hissediyordu Altay. Asya’nın şokun etkisiyle tepki vermediğinin farkındaydı. Ki zaten, çok gecikmemişti çırpınmaya başlaması. Deli gibi çırpınıyor, kolları arasından çıkmaya uğraşıyordu. Altay, dudaklarını kulak hizasına getirerek konuşmaya başladı. “ Gördüklerin her zaman gerçeği yansıtmaz Asya’m… Gerçek olan, biz’dik… “  Sözlerini bitirdiğinde, serbest bıraktı kollarını.  Asya’nın tekrar o herifin yanına oturduğunu gördüğünde, elleriyle yüzünü sıvazladı. Bir şeyi yoktu adi herifin. Sadece baygındı. Kanla kaplı yüzü, kendisine tanıdık gelmiyordu. Kim olduğunu sorgulamayı sonraya bırakarak Asya’nın yanına çöktü. “ Def olup git. “ diyen sese aldırmayarak, Asya’nın elindeki mendili aldı. Birkaç yumruktan bayılacak duruma gelmesi, kendi gücünden mi kaynaklanıyordu yoksa adamın güçsüzlüğünden mi anlayamadı. Adamın başının Asya’nın dizlerine yaslı olduğunu fark ettiğinde, çekiştirerek kaldırdı Asya’yı. Boşta kalan yere oturarak, kendi kucağına aldı başını. İstemeye istemeye yaptı pansumanı. “ Önce kırar dökerim sonra da iyileştiririm diyorsun. Öyle mi? “ diye soran Asya’ya çevirdi bakışlarını. Yalnızca adamdan bahsetmediğini anlayacak kadar kendindeydi. “ Aynı şey değil. “ dedi, tükürürcesine. Olayları bir tutamazdı. Aynı değildi… Biri aptal bir yanlış anlama iken, diğeri; cinnet eşiğiydi. Öldürmediğine şaşıyordu Altay.  “ Ha… Tabi, aynı şey değil. Sen yalnızca ezer geçersin. Bir böcek gibi… “ “ Asya! “ dedi, uyarırcasına. Her geçen saniye, sinirine hakim olmakta zorlanıyordu. Ve bunda, pansuman yapmaya uğraştığı adamın etkisi de büyüktü. Kimdi? Ne işi vardı Asya’nın yanında? Nasıl dokunabiliyordu, sorgusuzca? Sorularının cevabının Asya’da olduğunu ve cevap alamayacağını da biliyordu. Yoldan geçen insanların meraklı bakışlarına aldırmayarak sarsmaya başladı adamı. Bir an önce uyanıp hesap vermeliydi!  Kanları temizledikten sonra ortaya çıkan yüze dikkatli bir şekilde bakmaya başladı. Bu yüzü hatırlıyordu. O gün… O gün piknikte, Asya’nın yanında olan adamdı.  “ Bu herifin senin yanında ne işi vardı? “ diye sordu, ayağa kalkarak. Kafasını bir yere çarpması umurunda değildi. Gebersindi adi herif! “ Sana ne! “ cevabını alması, elbette şaşırtmamıştı Altay’ı. “ Asya delirtme beni! Kim o adam? Ne işi vardı seninle? Anlat! “  “ Başka bir kadının yanından gelip de bana nasıl hesap sorabiliyorsun? “ diyen Asya’ya şaşkınlıkla baktı. Neyden söz ettiğini soracağı sırada aklına geldi, Eylül’le yaptığı konuşma. Asya görmüş olmalıydı. Kahretsin dedi bir kez daha. Neden sürekli bu yanlış anlamalara maruz kalmak zorundaydı ki?  “ Asya’m inan göründüğü gibi değil. Dinlesen anlayacaksın… “ “ Dinlemiyorum, dinlemeyeceğim Altay… Git buradan. Polis çağırmadan git! “  “ Çağır. “ dedi Altay, hiç düşünmeden. “ Ancak polis götürebilir beni, senden uzağa. “  “ Kendini benden uzağa, sen götürdün Altay. Sen attın beni uzağına… “ diyen sesin kırılganlığı, battı ruhuna. Yüzüne dikkat kesildi Asya’nın. Gördüğü morluklar ve kırmızıya çalan gözleri, adını unutturdu Altay’a. Yanan bir tek kendisi değildi. Sevdiği de yanmıştı, kendiyle beraber…  “ Adın, soluk almamın sebebiyken, gidebilir miyim uzaklara? “ diye sordu, gözlerini bir an bile sevdiği kadından ayırmadan.  “ Asya? “ diyen yabancı sese çevirdi hızla başını. Sevdiği, küçücük elleriyle kavramıştı adamın ellerini. Ayağa kalkan adama tiksinircesine baktı Altay. Ve aynı karşılığı buldu adamdan.  “ Uzak dur. “ dedi Altay, tane tane. Sözlerinin derinliğini iyice kavraması için, bir an olsun ayırmadı gözlerini, mora dönmüş gözlerinden. “ Benim olana yaklaşma. “  “ Senin olan? Ben sana ait bir şey göremiyorum burada. “  Altay, derin bir nefes çekti içine. Elleri adamın yüzündeki yerini tekrar almak için kaşınıyordu. Uymadı bu defa, içinden yükselen sese.  “ Asya… “ dedi, büyük bir özlemle. “ Söyle ona. “  “ Neyi söyleyeyim Altay? “ diye soran Asya’ya çevirdi bakışlarını. Elbette kendisine ait olduğunu söylemeliydi!  “ Benim olduğunu… “ dedi, yavaşça. Anlamasını umarak.  “ Senin falan değilim ben! Artık değilim… “ diyen sesi duyduğunda, yenilgiyle çöktü omuzları. Bir yumru oluştu boğazında. Yutkunmasını engelleyen…  “ Peki… “ dedi, kabullenircesine ve arkasını dönüp yürümeye başladı. Ah, ne zor gelmişti ondan uzağa gitmek… Geriye dönüp kolları arasına almak ve sımsıkı sarmak istiyordu. Kendisine ait olduğunu, anlayana, kabul edene kadar haykırmak istiyordu. Altay, Asya’yı istiyordu…  Ama anlamıştı… Kabullenmişti, olmayacağını. Kendisine olan güveni, balon misali sönüvermişti aniden. Değiştiğini görmüyor muydu bu kız? Ona layık olmak için çabaladığını, geçmişini değiştiremeyeceğinden, yarınını aydınlatmaya çalışmasını… Ve Altay biliyordu ki, yarını bir tek onun mavileriyle parlardı… “ Geldin mi evlat? “ diyen adama zoraki bir gülümsemeyle baktı. Buraya neden geldiğini, ne işi olduğunu bilmiyordu. Ayakları buraya getiriyordu her defasında kendisini. Nedenini boş verdi. Oturdu, altına çektiği bir tabureye. “ Geldim baba. “ dedi, dolan gözleriyle.  Yaşlı adamın bakışlarını üzerinde hissettiğinde, kaçırdı gözlerini. Yorgunluğunu belli etmek istemiyordu. Yıkılmışlığını kimse görsün istemiyordu… “ Aç mısın? “ diye soran adama tekrar çevirdi gözlerini. Aç mıydı, onu da bilmiyordu ki… Tüm duyuları alınmış gibi hissediyordu. Bir tek acı vardı, bir adım öteye gitmeyen…  “ Bilmiyorum baba… “ diye cevapladı, yaşlı adamı. Bilmediği şeyin, açlığı olmadığını bilecek kadar gün görmüştü Hasan Usta. Oturdu o da, eski bir tabureye. Karşısında oturan genci sevmişti. Aski olsaydı, yaklaşamazdı ne bu tekneye ne de kızı gibi gördüğü Asya’ya. Gözleri, küçük bir çocuğun bakışları gibi mahzundu. Bu hale gelmesine sebep olanı tahmin etmek zor değildi. Kim bilir yine ne yapmıştı deli kız! “ Asya çok uysal bir kızdır. Yeri geldiğinde hırçınlaşır, o ayrı. Ama, hamurunda var narinlik. Kırılgandır, hassastır. Yüzünden çok, kalbi güzeldir. Bunları Asya’yı tanı diye anlatmıyorum. Kalbin, bu söylediklerimi biliyor zaten. Bunları, Asya’yı anla diye söylüyorum. Her ne yaptıysa bizim deli kız, pişman olmuştur çoktan. “   Altay, Asya’nın pişman olacağını hiç sanmıyordu. Gözlerinde gördüğü vazgeçilmişlikti böyle düşünmesinin sebebi. İlk defa… İlk defa, Altay birini kendine istemişti. Kendisine ait olsun istemişti. Beş para etmeyen şu hayatına, bir güneş istemişti. İstediği diğer şeyler gibi, bu da olmadı. Elleri arasından kayıp gitti güneşi… Şu anda, o herifle olduğu, ona güldüğü, onunla konuştuğu gerçeği balyoz yemiş gibi bir etki bırakıyordu Altay’da. Yanda duran ellerini yumruk yaptığının bile farkında değildi. Sevdiğim dediği kadın, bir başka adamın yanındaydı. Bu… Bu kabulleneceği, kabul edebileceği bir şey değildi. İçindeki aşık adamın içinde, yaralar sarmaktan başka bir şeye yaramıyordu. “ Bitti… “ dedi, bakışlarını engin mavilere çevirirken. Bu, yaşlı adamdan çok, kendine itirafıydı. Bitmişti… Kabullenmeliydi değil mi? Saygı göstermeliydi kararına. Haklı olsa… Gerçekten aldatmış olsa onu, anlayacaktı. Bitmesi, yakmayacaktı canını bu kadar. Gitmesi öldürmeyecekti Altay’ı.  “ Bitti diyen dilin mi yüreğin mi? “  Cevap vermedi Altay. Veremedi. Yüreği konuşmuyordu ki… Bir konuşsa… Bir konuşsa, söz diye mavi yangınlar çıkardı. Asya’nın mavisi, yüreğinde ateş, dilinde mühür olmuştu… “ Ne fark eder? “ diye sordu, yaşlı kurta. Fark eder miydi, kimin söylediği? Bitmişti işte. Rüya gibi başlamış, kabus gibi bitmişti. Bir gün önce, heyecandan yerinde duramazken, şimdi nefes almaya bile mecal bulamıyordu. Eylül’ü suçlayabilir miydi bu konuda? Evet, suçluydu. Asya’yı sevdiğini açık açık belirtmiş olmasına rağmen, kendisine yaklaşma cesareti göstermişti. Ama gözündeki asıl suçlu, Asya’ydı. Biraz olsun güvenmeyi öğrenemediği için, anlatmasına müsaade etmediği için suçluydu. Aşklarını bu kadar basitçe harcadığı için ve en önemlisi, kendisini aitliğinden çıkardığı için… Senin değilim artık deyişi, kulaklarından gitmiyor ve Altay’ı kalabalıklar arasında, kimsesiz bırakıyordu. Kimsesiz kalıyordu o an, Altay. Yüreğinden bir parça kopmuş, uzaklara gitmişti. Elini uzatsa, tutacaktı belki ama… Yapamıyordu… “ Dil söylemişse eğer, gerçek bitiş değildir. Bir yol bulunur, tekrar bağlanır gönüller. Ama eğer, yürek bitirmişse geri dönüşü yoktur. “ Yaşlı adam elini göğsünün üzerinden kalbine götürdü. Ve tekrar konuşmaya başladı. “ Asıl olan, buranın ne söylediğidir. Yüreğini dinle evlat. Ne istediğini, o 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD