7.bölüm

3817 Words
Asya, Elif’in seçtiği kıyafetlere bakarken yüzünü buruşturmamak için büyük bir çaba harcıyordu. Gidecekleri altı üstü bir sinemaydı ama arkadaşı, düğüne gider gibi hazırlanıyordu. Güzel olduğunu inkar edemezdi Asya. Çok güzel olduğu bir gerçekti ama, gidecekleri yer abartılıktan uzaktı sonuçta.  “ Beyaz mı mavi mi? “ diye soran Elif’ten gözlerini ayırıp, elinde tuttuğu küpelere çevirdi. Giydiği beyaz elbisenin üzerine mavi küpeler oldukça şık dururdu bu yüzden mavi olanı seçti. Elif’in bakışlarının kendi kıyafetlerinde olduğunu görünce, oturduğu yerden hafifçe doğruldu. At kuyruğu yaptığı saçlarının ucunu eline doladı. Siyah tişörtü ve buz mavisi kot pantolonuyla fazla sade olduğunu kabul ediyordu ama sinemaya da başka türlü gidilmezdi ki…  “ Sen böyle mi geleceksin? “  “ Evet. “ dedi, kendisine karışmamasını umarak. Elif’in takıntı derecede olan güzel görünme isteği, Asya da yoktu ve bu durumdan fazlasıyla memnundu. “ Aman… Ne yaparsan yap. Hadi aşağı inelim çocuklar gelmiştir. “ Asya, Elif’in peşinden ayağa kalkarak kapıya doğru yürümeye başladı. Kapıdan çıkmadan, aynadan kendine baktı. Saçlarını kontrol ettikten sonra arkasını dönmüştü ki; Elif’le burun buruna geldi. Arkadaşının muzip pırıltılarla kendisine bakmasına aldırmadan odadan çıktı.  Dış kapıyı açıp dışarı çıktığında, Semih ve Altay’ı arabanın hemen yanında konuşurlarken buldu. Elif’in de evden çıkmasıyla, yanlarına doğru yürümeye başladılar. Elif, nişanlısının kolları arasına girerken, Asya biraz gerisinde durup Altay’a baktı. Ona bakarken hissettikleri, artık o kadar da korkunç gelmiyordu. Şaşıyordu sadece. Kalbinin göğsünü dövecekmiş gibi atmasına anlam veremiyordu. Ve özlediğini fark ediyordu, yüzüne bakarken.  Arabaya bindiklerinde, Altay’ın yanına oturmanın keyfini yaşıyordu Asya. Aralarında bir koltukluk mesafe olsa da, sevdiği adamla yan yanaydı. Zaten o mesafe de, Altay tarafından kısa sürede kapatılmıştı.  “ Özledim… “ diye fısıldayınca sevdiği adam; elini kalbinin üzerine koydu. Atışlarını dizginlemeyi başaracakmış gibi… Tek bir kelime, nasıl da altüst etmişti kendisini. Bu hep böyle mi olacaktı? Kalbi, yanında oturan bu adamı her hissettiğinde, hep böyle dört nala mı koşturacaktı? Eğer öyle olacaksa, ömrünün kısa olacağını biliyordu Asya. Bu kadar heyecana dayanacak kadar güçlü değildi. “ Bende… Bende özledim… “ dedi, bir zaman sonra. Gözleri, genç adamın gece karası gözleriyle buluşmak için can atsa da tutuyordu kendini. O gözlerde ne göreceğini bilemiyordu ve kendini ne kadar hazırlamaya çalışırsa çalışsın, hep daha fazlasını buluyordu. Görmese de hissedebiliyordu, gözlerinin üzerinde olduğunu. O yakıcı his, saçlarından boynuna doğru yayılıyordu.  “ Nereye gidiyorsun? Sinemaya gideceğiz demiştik ya. “ diye soran Elif’le, girdiği transtan çıktı.  “ Bu sıcakta film mi izlenir? Pikniğe gidelim. “  Semih’in önerisi Elif’in aklına yatmış olacak ki, başını onaylarcasına salladı. Asya, öne doğru yaklaşıp konuşmaya başladı. “ Ben o filmi ne kadar zamandır bekliyorum haberiniz var mı? “ diye sordu, kısık bir sesle. Bağırabilirdi. Başka zaman olsa bunu yapmaktan çekinmezdi de ama hemen yanında oturan Altay’a karşı mahcup olmak istemiyordu.  “ Sonra gideriz Asya. Piknik için hazırlattım bir şeyler, daha çok eğleniriz. İnan bana. “  Asya, pes ederek arka koltuğa yaslandı. Kollarını göğsünde birleştirip duruşunu dikleştirdi.  “ Akşam… Beraber, yalnızca ikimiz gideriz. Olur mu? “  Altay’ın gözlerine dikti mavilerini. Baktı… İçini görmek ister gibi baktı. Yüreğindekini görmek ister gibi…  “ Olur. “ diye fısıldadı, kendisinden bir cevap beklediğini hatırladığında.  “ Niye öyle bakıyorsun? “ diye sordu, dayanamayarak. Yine öyle bakıyordu. Daha önce hiç görmediği bir ifade yerleşiyordu gözlerine. Karanlık olan gözleri, olabilirmiş gibi daha çok geceye saplanıyordu. Ateş beliriyordu bir an sonra gözlerinde. Gecenin alevle dansı başlıyordu… Bakmaya dayanamıyordu öyle olduğunda. Mavileri, bu eşsiz bakışı kaldıramıyordu. “ Öylesine… “  Yine aynı cevabı vermişti sevdiği adam. Yine bir bilinmezliğe bırakmıştı kendisini. Ama, önemi yoktu. Bilinmeyen ne varsa, hiçbirinin önemi yoktu. Bildikleri yetiyordu ona… Piknik yapacakları yere geldiklerinde, arabadan Altay’ın elini tutarak indi. Semih’ten biraz çekinse de, onun bakışlarından zaten bildiğini anlamıştı. Geldikleri yeri biliyordu Asya. Küçük bir orman diyebileceği, çeşit çeşit ağaçların olduğu, su parkı ve mini bir hayvanat bahçesi olan bir piknik alanıydı. Babası ve Ayşe Sultan’la defalarca gelmişti buraya.  “ Nereye oturalım? “ diye soran Elif’e baktıktan hemen sonra gözlerini etrafında gezdirdi. Haftasonu olduğu için fazlasıyla kalabalıktı. Bir süre bakınsalar da, masa bulamamışlardı. O yüzden ağaçlıkların altına, getirdikleri sofra bezini serip oturdular. Semih’in hazırladığı, daha doğrusu hazırlattığı sepete bakarken, Asya acıktığını hissetti. Küçük lokmalarla başlasa da yemeğe, kısa sürede tabağını bitirmeyi başarmıştı. Elif’in ve Semih’in şaşkın bakışlarına aldırmayıp, Altay’ın tabağında kalmış, küçük bir poğaçayı da midesine indirdikten sonra hemen arkasındaki ağaca yaslandı.  “ Sen, ciddi ciddi tüm yemeğini bitirdin. Kızım fil mi kaçtı içine senin? “ diye soran Elif’e bakıp gülümsedi. Evet, kabul ediyordu bu ara çok fazla yemek yiyordu. Ama elinde değildi, acıkıyordu. Ki, bunun en büyük sebeplerinden biri kendini fazlasıyla yormasıydı. Mutlu olması da bunda bir etkendi tabi. Klasik Türk kızları gibi, üzgün olduğunda yeme ve içmeden kesildiği gibi, mutlu olunca tam tersi bir durumla karşılaşıyordu.  Yemekten sonra Semih ve Elif’in ortadan kaybolmasıyla yalnız kalmışlardı. Yaslandığı ağaçta, Altay’ın omzunda olduğu gibi rahat hissetmese de kendini, hemen yanında oturan adamın varlığı yetiyordu aslında. Bir tek o kalıyordu geriye… “ Akşam ki filme gitmek istediğine emin misin? “ diye sordu, kararından vazgeçmemesini dileyerek. O filme, Altay’la beraber gitmeyi çok istiyordu. Aynı duyguları onunla paylaşmayı, aynı sahnelerden etkilenmeyi… Ama biliyordu ki Altay’ı, kendisini etkilediği gibi etkilemeyecekti izleyecekleri film. Erkeklerin bir filmden, özellikle aşırı derece de duygusal bir filmden etkilenmelerinin mümkün olmadığını biliyordu.  “ Seni böylesine heyecanlandıran filmi görmek isterim doğrusu. “ “ Hint sinemasının en sevdiğim oyuncuları oynuyor. Çok eski bir film, sıkılabilirsin. “ dedi, hafifçe tebessüm ederek. Onun kendisiyle böyle ilgilenmesi, sevdiği şeylerle yakından alakadar olması, daha önce bilmediği duyguları uyandırıyordu içinde.  “ Sıkılmak… Sen yanımdayken mümkün olacağını sanmıyorum küçüğüm. “  Yüzünde engel olamadığı bir tebessümle baktı Altay’a. Onun sevgisini bu şekilde, en saf haliyle sürekli dile getirmesi, yüreğinde havai fişek patlamalarına sebep oluyordu. Her an… Her saniye onun yanında olmak istiyor, bu güzel, yüreğini okşayan sözlerini duymak istiyordu. En çok da, aşkla bakan gözlerini görmek istiyordu. Böyle kısa bir zamanda, nasıl böylesine sevdiğini anlayamasa da, üzerinde durmuyordu. Sevmek için zamanın önemli olmadığını anlamıştı bu şekilde.  “ Hadi voleybol oynayalım. “ diyerek yanlarına gelen Elif’le, önce birbirlerine baktılar. Asya, oynamak istemediğini söyleyecekti ki Altay; ‘olur, Asya’da isterse oynayalım’ deyince kabul etmek zorunda kalmıştı. 4 kişiyle voleybol oynanmayacağını bildikleri için, takımlarına oraya pikniğe gelenleri de eklemişlerdi. 12 kişiden oluşan gruplarında 9 kız 3 erkek vardı. Eşleştirmeler yapılırken Asya ve Altay farklı takımda, Semih ve Elif aynı takıma seçilmişlerdi. Tek başına kalmanın üzüntüsünü yaşayamadan kendini oyunun içinde bulmuştu Asya. Tanımadığı bir grubun içinde, arkadaşlarına karşı oynuyordu ve gerçeği söylemek gerekirse… Berbattı…  Hiçbir zaman yüzme dışında bir spor dalında iyi olmamıştı. Bunu bilen arkadaşı da, kendi takımına almamıştı zaten. Alacağın olsun, dedi içinden bir kez daha. Kendini oyuna adapte edemediği gibi, Altay’a rezil olma düşüncesini de zihninden atamıyordu.  “ Asya, dikkat et! “ diyen sesi duyduğunda, kendini yere atmış ve yüzüne doğru gelen toptan son anda kurtulmuştu. Düşmenin etkisiyle ayağı hafifçe burkulsa da, acısını yüzüne yansıtmamayı başarmıştı. Altay’ın koşarak yanına gelmesiyle, ellerini yüzüne kapattı. Daha fazla rezil olamam dediği her anda, çok daha fazlası oluyordu… “ Canım iyi misin? “  Altay’ın yumuşak ve ilgili sesini duyduğunda, ellerini yüzünden çekmeden başını aşağı yukarı salladı. Kaçamayacağını biliyordu. Ama yine de şu an… Böyle bir durumdayken yüzüne bakmak istemiyordu sevdiği adamın.  “ Asya yüzüme bak. “  Altay’ın itiraz kabul etmeyen sert sesini duyduğunda, ellerini yüzünden çekti.  “ İyisin değil mi? “ diye sorusunu yenileyen adamı, bir kez daha onayladı Asya. Altay’ın belinden tutup destek olmasıyla yerden kalktı.  “ Oynamasını bilmiyorsan, neden oynuyorsun? “ diyen sese çevirdiğinde başını; kendisinin tam zıttı bir kızla göz göze geldi. Uzun boyu ve esmer teniyle, fazlasıyla dikkat çekiciydi. Cevap vermesine fırsat kalmadan, Elif yanına gelmişti. “ Sen şu köşede oturup bizi izle tamam mı? Birazdan bitecek zaten oyun. “ diyen arkadaşının önerisini kabul ederek, voleybol sahasının tam karşısındaki bankın üzerine oturdu. Altay’ın endişeli bakışlarını üzerinde hissettiğinde, yüzüne zoraki bir tebessüm yerleştirerek oyuna devam etmesini istedi. Anladığı kadarıyla sevgilisi, bu tür oyunlarda oldukça iyiydi. Eğlencesini bozmak istemiyordu Asya bu yüzden ayak bileğindeki, gittikçe büyüyen ağrıyı yok saymaya çalışıyordu. “ Bana pas at Altay’cığım. “  Az önce ki kızın, Altay’a seslenmesiyle, bakışlarını topu atan Altay’dan çekip kıza çevirdi. Kızın, yapmacık ve bir o kadar da sevimsiz bir şekilde Altay’a yaklaştığını gördü. Sinir kat sayılarının arttığını hissetse de, kendini tutmayı başardı. Altay’a güveniyordu. Yanlış bir şey yapmayacağını biliyordu. Altay, o kıza pas atmıştı. Belki o an olması gerektiği için belki de, kız istediği için bilemiyordu. Bilmek de istemiyordu. Kendilerini oyuna kaptırdıkları, kendisine dönüp bakmamalarından anlaşılıyordu. Altay’ın şefkat kokan bakışlarını da göremiyordu üstelik.  Yutkunmakta zorluk çektiğini fark ettiğinde, su içmek için oturduğu yerden kalktı. Gelirken, biraz ileri de çeşme görmüştü. O yöne doğru yürümeye başladı. Burkulan ayağı, yürümesini zorlaştırsa da durmadı. Kendisini unutan arkadaşlarından ve sevgilisinden yardım istemeyecekti! Çeşmeyi görür gibi olduğunda, ayağında ki acıya daha fazla direnemedi. Yanında olan ağaca tutundu. Bir süre, acısının geçmesini bekledi ama geçmiyordu. Ayağını her yere basışında, daha keskin bir acı duyuyordu.  “ Bir sorun mu var? “  Sesin geldiği yöne başını çevirdiğinde, 20’li yaşlarda bir gençle göz göze geldi.  “ Ayağım… Burktum da, yürümekte zorlanıyorum. “ “ Sana yardım edebilirim. Gideceğin yeri söylersen eğer… “ diyen genç adama gülümseyip teşekkür ettikten sonra, birkaç metre ileri de olan çeşmeyi gösterdi.  “ Şişene su doldurup hemen geliyorum. “ dedikten sonra, yanından ayrılan adamın arkasından gülen yüzü soldu. Sevgilisi kızlarla oyunlar oynasın, kendisi burada bir başkasından yardım istesin. Aklına bile gelmediğine emindi. Acaba, yokluğunu fark etmiş midir? Diye düşündüğü sırada, kendisine yardım eden çocuk gelmiş ve su şişesini uzatmıştı. “ Teşekkür ederim. “ dedi, suyu içmeden hemen önce.  “ Rica ederim. Bu arada ben Alp, senin adın ne? “  “ Asya. “ dediği sırada, belinde bir çift kol hissetti. Yüzüne bakmadan anlamıştı kim olduğunu. Dokunuşundan, kokusundan… Hep tanırdı Asya, onu.  “ Sevgilim… “ diyen sesi duyduğunda, kendini Altay’a biraz daha yaslamamak için zor tuttu. Her an kolları arasında olmak istemesi, normal miydi? Bilmiyordu… “ Nereye kayboldun, merak ettim seni. “  Etmiş miydi gerçekten? Öyle olsun dedi, içinde sevilmeye muhtaç yanı… Deli gibi sevilmek istiyordu Altay tarafından. Hissetmek istiyordu ilgisini, şefkatini ama en çok aşkını… Tek olduğunu, sonsuz olduğunu hissetmek… “ Su içmeye gidiyordum ama ayağımı burkmuşum, yürüyemedim. Sağ olsun Alp de yardım etti bana. “ Sözlerini bitirdiğinde, bakışları karşılarında, kendilerini izleyen adama çevrildi.  “ Teşekkürler Alp, sevgilimle ilgilendiğin için. Gerisini ben hallederim. “  Sevdiği adamın duymaya alışık olmadığı bir ses tonuyla konuştuğunu fark ettiğinde, şaşkınlıkla baktı Altay’a. Sesinde yatan keskin tonu yalnızca kendisi duymamış olacak ki; Alp, başıyla selam vererek yanlarından ayrılmıştı. Altay’ın kolları arasından çıkıp, yüzüne baktı.  “ Neydi bu şimdi? “ diye sordu, kaşlarını çatıp.  “ Ne neydi? “  “ Gösterin diyorum. Ve konuşma şeklin… Neyi ispatladın sen şimdi? “ diye sordu bir kez daha. Altay’ın kıskanmış olduğu gerçeğini, yüreği havai fişeklerle karşılıyordu fakat diğer yanı… Kendisini bir eşyaymış gibi sahiplenmesi ve bunu vurgulaması, güç gösterisinden başka bir şey değildi.  “ Benim olduğunu. “ dedi Altay, hiç çekinmeden. Onun böyle açık bir şekilde dile getirişi sersemletti Asya’yı. Söylediği sözün anlamını beyni algıladığında, ciğerleri oksijensiz kaldı. Benim demişti Altay değil mi? Kendisine ait… Az önce sinirlenmesine sebep olan şey, nasıl bir anda mutluluktan uçmasını sağlamıştı, anlayamadı…  “ Sen benimsin Asya… O adamın sana bakan gözleri, beğeni doluydu. Beğenmişti seni. Benim olan seni… İçimde bir volkan patladı sandım. Başka bir adamı, senin yanında, yakınında görünce ne yapacağımı şaşırdım Asya. Sanki… Sanki gelmezsem yanına, alıp götürecekti seni. Ayıpla beni, istediğini söyle. Bu duygulara çok yabancıyım ben Asya. İçimde uyuyan bir kaplan olduğunu ve sana dair en ufak bir şey olduğunda, uyandığını seninle öğrendim. Hissettiğim kıskançlık bile çok yabancı bana… “  Asya, az önce ki sinirinin buhar olup uçtuğunu hissetti. Hiçbir duygu kalmamıştı geriye, aşktan başka. Kollarını sımsıkı doladı, karşısında ki bedene. Tüm sevgisini kollarına akıttı. Küçücük kalsa da onun yanında, göğsünde atan kalp atışlarını duymanın mutluluğunu yaşadı.  “ Yanında benden başka hiçbir erkek değil, erkek sinek bile görmek istemiyorum. “  Altay’ın sözleri, içten bir şekilde gülmesini sağlamıştı. Bu adam hayatına girdiğinden beri, kahkahaları dudaklarından hiç eksik olmamıştı. Bu adam, yüreğine bahar getirdiği gibi neşeyi de getirmişti… “ Gidelim mi artık? “ diye sorduğunda Altay, fark etti hala kolları arasında olduğunu. Başını onaylarcasına salladıktan sonra kollarından çıktı. El  ele tutuşarak, geldikleri yöne doğru yürümeye başladılar. Elif’in voleybol aşkının bittiğini, Semih aşkının başladığını, nişanlısının kollarında olmasıyla anlamıştı Asya.  “ Çok yakışıyorlar değil mi? “ diye sordu, arkadaşından gözünü ayırmadan.  “ Evet. “ diyerek kendisini onaylayan Altay’ın elini daha sıkı kavradı.  “ Hadi geç şöyle otur ayağına bakayım. “  Asya, Altay’ın hiçbir itiraz kabul etmeyeceğini bildiği için dediğini yaptı. Ayağında, sevdiği adamın ellerini hissettiğinde biraz huylansa da kendini serbest bıraktı. Krem sürdükten sonra bir şeyi kalmazdı, önemli değildi ama anlaşılan sevgilisi öyle düşünmüyordu. “ Bir sorun mu var? “ diye sordu, Altay’ın ciddi yüz ifadesine bakarken. “ Kötü burkmuşsun Asya. Nasıl yürüdün sen? Şişecek büyük ihtimalle. “ Yürümekte zorlanıyordu fakat şişeceğini düşünmemişti ki Asya, önemsememişti. “ Oynamak istemediğini söyleseydin keşke, o zaman oynamazdık ve ayağın burkulmazdı. “ diyen Altay’a kaşlarını çattı. Hemen arkalarında, kendilerini izleyen genç kıza takıldı sonra gözleri. Kendisiyle ilgilenseydi, oyun meraklısı olmasaydı elbette burkmazdı ayağını! “ Sen de o esmer güzeliyle paslaşmaktan vakit bulup bana baksaydın, oynamak istemediğimi anlardın.”  Sözlerini bitirdiğinde, Altay’ın bir cevap vermesini beklemeden oturduğu yerden kalkmaya çalıştı. Altay’a çıkışının yersiz olduğunu biliyordu. Ama yine de engel olamamıştı içinde yükselen sinire. Böyle mi olmuştu Altay’a da? Eğer öyleyse, az bile yapmış diye geçirdi içinden. Çünkü kendisi, Altay’dan gözlerini bir an bile ayırmayan kızın saçlarını eline dolamak istiyordu.  Gözlerinin önünde beliren sahneyle gülmeye başladı. Değişiyordu Asya. Altay, onu değiştiriyordu. Yalnızca iyi mi kötü mü olduğuna karar veremiyordu bu değişimin.  “ Benim küçük sevgilim… Biraz kıskanmış sanırım… “  Altay’ın sözleri, adım atmasını engelledi. Arkasında olan adama yüzünü döndü. Göz gözeydiler şimdi.  “ Kıskanmadım Altay. Kıskanırsam eğer, böyle, yalnızca cismiyle etkilemeye çalışan kadınları değil, sana aşkla bakan kadınları kıskanırım ve o zaman… Emin ol, kıskanç yüzümü görmek istemezsin. “ Hiç olmadığı kadar ciddiydi Asya. Şu anda, o kadına karşı hissettikleri kıskançlık değildi. Rahatsızlık hissiydi yalnızca. Ama kıskançlık… Basit değildi ki… Sevdiği adama, kendisi gibi bakan birini görürse eğer kıskanırdı Asya. Korkardı… Karşısındaki kadın, yalnızca beğeni dolu bakıyorken korkmasına gerek yoktu. Tabi bu, sevdiği adama rahatça bakabileceği anlamına gelmiyordu. Sevdiği adama doğru dönüp, tekrar baktı. Gözleriyle anlattı, yanında istediğini. Yakının istediğini… Ve anladı adam. Bir an sonra yanına gelmiş, saçlarından yayılan gül kokusunu ciğerlerine doğru çekerken, yürümeye başlamışlardı.  ** “ Bir şey söylemeyecek misin? “ diye sordu Altay, balkon direklerine yaslanmış arkadaşına. Asya ile olan ilişkisini Semih’ten saklamak istemeyerek anlatmıştı. Liseli aşıklar gibi gizli gizli görüşmek ve aşkını yaşamak istemiyordu. Ki, Semih Asya’nın hayatında yalnızca arkadaş rolündeydi.  Aslında bu konuşmayı yapmasının sebebi, Semih’in ilk zamanlarda yaptığı konuşmaydı. Asya’ya hiçbir zarar vermeyeceğini, onu üzmeyeceğini anlatmak istemişti. Niyetinin asla oynamak olmadığını, bu küçük kızın yüreğine aşk tohumları serpiştirdiğini anlatmaktı istediği. Ve anlattı. Gözlerinden başladı önce anlatmaya, sonra sözlerinden… Kendisini şu kısacık zamanda nasıl bir aşığa çevirdiğini anlattı.  “ Aşıklar kervanına hoş geldin dostum. “  Semih’in dalga geçmekten uzak, samimi sesi gülümsetti Altay’ı. Hoş buldum dedi içinden, defalarca. Aşk’ı hoş buldum…  Altay, hastane odasında saatin ilerlemesini beklerken, kendine oyalanacak bir şeyler arıyordu. Vaktin geçmesini sağlayacak ve Asya’sına bir an önce kavuşmasına sebep olacak bir şey… Bulamıyordu. Ne yaparsa yapsın aklı, Asya da takılı kalıyor ve hiçbir şeye veremiyordu kendini. Ne, okumaktan keyif aldığı kitaplara göz gezdirebiliyordu ne de masasındaki evrakları doldurabiliyordu.  “ Altay? “ diyen sesi duyduğunda gözlerini, deniz manzarasından çekti. Pencerenin kenarından masasına doğru yürümeye başladı. Koltuğuna oturduktan sonra, gelen doktor arkadaşına oturmasını işaret etti. “ Bir sorun mu var? “ diye sordu.  “ Evet. Aslında… Bir makale hazırlıyorum ve iki gün içerisinde bitirmiş olmam gerekiyor. Aylık çıkan Sağlık Dergisi’nde yayınlanacak ve benim tek başıma bitirmem imkansız. Bana yardımcı olur musun? “ Altay, Eylül’e bakarken, ne cevap vereceğini bilemiyordu. Elbette arkadaşını zor durumda bırakmak istemiyordu ama Asya’ya da sözü vardı. Geçen gün gittikleri piknikten sonra, çok istediği filme gitmelerine, Asya’nın ayağı müsaade etmemişti ve bugün, birazdan onun yanına gidecekti. “ Üzgünüm ama kız arkadaşım bekliyor. Bugünlük sana yardımcı olamayacağım ama yarın elimden geleni yaparım. “ dedi, yardımcı olamayacağı için üzgün bir ifade ile bakarken karşısındaki kadına.  “ Lütfen Altay… Yetiştiremezsem eğer, bir daha bu fırsatı yakalayamam. Bana yardım et… “  Ne yapması gerektiğine karar veremedi önce. Sonra, Eylül’ün yalvaran bakışlarına daha fazla dayanamayarak telefonunu eline aldı. Yaptığı bu şeyden dolayı pişman olacağını biliyordu. Küçük sevgilisinin yanında olmak varken, başka bir kadınla çalışmak isteyebileceği bir şey değildi ama kıramamıştı arkadaşını. Rehberden Asya’nın adını bulduktan sonra, arama tuşuna bastı. İlk çalışta açılmıştı telefon.  “ Sevgilim… “ diyen sesi duyduğunda içinin sıcacık olduğunu hissetti Altay.  “ Canım… “ dedi, onun sesine karşılık olarak. Onun içinde de, aynı hisler uyansın istedi. “ Ne zaman geleceksin? Seni bekliyorum… “  Altay, Asya’nın sorusunu duyduğunda yutkunma ihtiyacı hissetti. Ne söyleyecekti ona? Acil bir ameliyat çıktı dese… Hayır yalan söyleyemezdi. Yalanın kirli yüzü girmeyecekti aralarına. Her ne kadar zor olursa olsun, gerçeği söyleyecekti.  “ Gelemeyeceğim… “ dedi, üzgün bir ses tonu ile. Ve devam etti. “ Eylül’le çalışmamız gerekiyor. “  “ A-anladım. Ben sizi rahatsız etmeyeyim o zaman. Görüşürüz. “  Altay, Asya’nın telefonu kapatacağını anlayınca panikle; “ dur, kapatma. “ dedi. Bir şeyler söylemesi gerekiyordu. Sesinin titremesine sebep olduğu için kendine kızdı. Üzmüştü onu…  “ Seni seviyorum. “ dedi, ilk defa söylediğinin bilincinde. İlk’i bu şekilde olmamalıydı belki ama engel olamamıştı, Asya’yı üzen yüreğine… Bu şekilde telafi etmek istemişti hatasını. Telefondan bir ses alamayınca, kapandığını anladı. Acı bir tebessüm yerleşti dudaklarına. Şimdi, şu anda ona gitmek ve sımsıkı sarmak istiyordu. Kollarından bir ömür boyu çıkmasın istiyordu… “ Aranızın benim yüzümden açılmasını istemem Altay. Sorun olacaksa git lütfen. “  “ Bir an önce başlayalım çalışmaya. Ne kadar erken başlarsak, o kadar erken biter. “  Eylül’ün başını sallayıp kendisini onayladığını görünce, bilgisayarının açma düğmesine bastı. Araştırdıkları konuyu en iyi internet üzerinden bulabileceklerini biliyordu.  “ İnternetin yardım olanakları, ne yazık ki doğru kaynakları içermiyor. Yalan yanlış bir sürü bilgi var içinde. Riske atamam… “ diyen kadının haklı olduğunu biliyordu fakat, haklı olması sinirlenmesine engel değildi. İstemediği, asla da istemeyeceği bir durumda kalmış olmanın sıkıntısını belli etmemeye çalışarak, açılan bilgisayarı tekrar kapattı.  “ Makaleni son güne bırakman, nasıl bir sorumluluk? “ diye sordu, 2 saatin ardından. Sıkılmıştı. Şu an, sinemada, görmeye bile dayanamadığı aşk filmlerinden birini izlerken bile daha çok eğleneceğini biliyordu. Oturduğu yerden gerinip, kollarını gevşettikten sonra telefonunu eline aldı. Arama ya da mesaj yoktu. Olmadığını bile bile bakması…  “ Kahve ister misin? “ diye soran kadını, başıyla onayladı. Sert bir kahve hiç de fena olmazdı. Gerilen sinirlerini yumuşatırdı hiç değilse. Aslında, Eylül’den çok, Asya’ya kızgındı. Elinde olsa, onun yanında olmayı tercih edeceğini bilmesi gerekiyordu.  “ Biraz dinlenmeyi hak ettik. “  “ Öyle… “ dedi, elindeki telefondan gözlerini ayırmadan.  “ Aramadı değil mi? Aranızı bozduğum için gerçekten üzgünüm… “  “ Boş ver. “ dedi, lafı uzatmak istemeyerek.  “ Aslında… Merak ettiğim bir şey var. Senin gibi birinin yanında, sevgilin gibi bir kız hiç düşünemiyorum. Yanlış anlama lütfen, yakışıyorsunuz. Ama demek istediğim biraz çocuk kalıyor sanki. Şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Yanında onun gibi birini görmeyi hiç beklemiyordu. Seni, senin gibi biri taşımalı. “ diyen kadına bakarken, sakinliğini korumaya çalışıyordu. Açık açık, Asya ile ilişkisini sorguluyordu bu kadın. Yüzüne dikkat kesildiğinden, kadının ellerinin terlemeye başladığının ve paniğinin farkında değildi.  “ Özür dilerim seni kızdırdım sanırım. “  “ Evet. “ dedi Altay, hiç çekinmeden. “ Sevdiğim kadının kalbime yakışması yeterli benim için, başka gözlerin yorumuyla ilgilenmiyorum. “ diyerek son noktayı koydu. Karşısındaki kadının gözlerinin dolduğunu fark ettiğinde, kendini biraz frenleme ihtiyacı hissetti.  “ Geç kaldım ha… “ diyen kadının neyden bahsettiğini anlayacak kadar tanıyordu kadınları. Üzülmüştü Altay. Eylül, iyi bir arkadaştı gözünde. Hoş sohbet biriydi ve işine aşkla bağlı olanlardandı. Aralarına girecek olan bu sorun, ne yazık ki aşılamayacak kadar derin olacaktı. Onu kırmamaya özen göstererek konuşmaya başladı. “ Geç kalan benim… “ dedi, gözünü bir yere sabitleyerek. “ Onlu zamanlarımdan çaldım ben. Başka hayatlarla, başka günahlarla kirlettim kendimi. Ve şimdi, onun tertemiz yüreğiyle yıkanıyorum. Değiştiriyor beni. Bambaşka bir Altay çıkarıyor ortaya. Ve ben, bu değişimden çok memnunum. “  Sözlerinin etkisinin genç kadında bir yıkım olacağını bilmiyordu Altay. Şaşkınlıkla baktı, kendisine dolu dolu gözlerle bakan kadına. “ Anladım… Ben… Ben artık gitmeliyim. Teşekkür ederim Altay. “ diyerek ayağa kalkan kadını başıyla onayladı. Gitmesi en iyisiydi… Kapıyı doğru yürüyen kadını, elleri cebinde izledi. Ani bir kararla kendisine doğru gelen kadının ellerini boynunda hissetti. Bu ani sarılışın şokunu üzerinden atamadan, yanağında bir dokunuş hissetti. Kendini geri çekmeye fırsatı kalmadan, bir ses doldurdu kulaklarını.  “ Altay… “ diyen tanıdık sese doğru döndüğünde, göz göze geldi Asya ile. Ve o an fark etti, kollarında başka bir kadının olduğunu. Ateşe dokunmuş gibi geri çekildi birden.  “ Asya… Açıklayabilirim. “ dedi, zorlukla. Gördüğü durumun açıklamasının nasıl yapacağını bilmeden… Kapıdan koşarak uzaklaşan sevdiğiyle, ayaklarının kendisini taşıyamayacağını fark etti. Korku esir almıştı her yanını. Amansız bir korku… Kaybetme korkusu… Cennetinden kovulma korkusu… Gidiyordu sevdiği kadın… Gidiyordu… Bu düşünce, beyninde yankılanıp duruyor, nefes aldırmıyordu Altay’a. Yetişmeliydi ona, gördüklerinin gerçek olmadığını anlatmalıydı. Suçluydu, kabul ediyordu. Kendisine bu derece yaklaşmasına izin vermemeliydi ama… Şaşkınlık vardı üzerinde. Ne yapacağını bilememişti. Bu hatasının bedelini, sevdiğinden ayrılarak ödeyemezdi. Bu çok… Çok fazlaydı… Ayaklarını zorlayarak koşmaya başladı hastane koridorlarında. Gözü yaşlı bir şekilde kendisine bakan Asya’nın görüntüsü zihninden çıkmıyor, nefes aldırmıyordu Altay’a.  Koştu… Koştu… Koştu… Ciğerleri nefessiz kalana dek koştu. Bir son olamazdı bu. Kabul etmiyordu yüreği böylesi bir bitişi… Bitemezdi. Bitmeyecekti!  Geldiği caddenin her bir köşesinde dolaştı gözleri fakat aradığını bulamadı. Yoktu. Yoktu küçük sevgilisi. Nereye gidebileceğini düşünse de bulamıyordu. Beyni, çatlayacakmış gibi ağrıyorken mantıklı düşünmesi imkansızdı. Aklı yalnızca Asya’yı bulmaya odaklanmışken, onun sığınağına gideceğini düşünemiyordu. “ Kaybettim… “ dedi, kaçıncı olduğunu hatırlamadığı bardağı kafasına dikerken. Saat gece yarısını çoktan geçmiş olsa da, vaktin önemi yoktu Altay için. O kaybetmişti… Güzel gözlü, küçük sevgilisi elleri arasından kayıp gitmişti… Tüm akşam Asya’yı aramış fakat bulamamıştı. Deli gibi sokaklarda gezmiş, iki tane adamla da kavga etmişti. Gözünün üzerindeki morluk, varlığını hatırlatmak için sızlarken, önemsemiyordu Altay. Sol yanını esir alan acıdan başka bir şey duyumsayamıyordu.  “ Gelir… Merak etme. “ diyen sese çevirdi bakışlarını. Yaşlı adamın üzerinde gezindi gözleri. Beyaza çalan saçları ile, kırışıklık dolu yüzü, bir sürü yaşanmışlık kokuyordu. Asya’yı bulamayacağını anlayınca, kendini bu küçük balıkçı teknesine atmıştı. Hasan Usta’ya anlatmaya başlamıştı içinin yangınını. Ona dökmüştü zehrini, iyileştirmesini umarak. “ Kaybettim usta… “ dedi, çatallaşmış sesiyle. “ Benim bir suçum olmadığına inanmayacak… “  “ Dilinle değil de, kalbinle anlatırsan inanır… “  İnanır mıydı gerçekten? Dile gelen yüreği olsa, ulaştırabilir miydi sesini sevdiğine? Öyle olsun istedi… Öyle olmasını umdu… Aksini düşünemiyordu ki… Asya’sız olmayı kabullenemiyordu… “ Hadi yeter bu kadar içtiğin. Yarın salim kafayla ne yapacağını düşünürsün. Şimdi, aşağıdaki kamaraya geç bakalım. “ diyen adama itiraz etmek için ağzını açmıştı ki;  “ Sakın… Lafımın ikiletilmesinden hoşlanmam. “ diyen otoriter bir sesi işitti. Başını güçlükle sallayarak ayağa kalktı. Kamaraya doğru ilerlerken, başı dönüyor ve sürekli yalpalıyordu. Sonunda kamaraya gelmeyi başardığında, sessizlikle karşılaştı. Loş ışığın aydınlattığı bu küçük yer, Altay’a Asya’yı hatırlattı. Sanki aklından çıktığı varmış gibi…  Çöktü, yatağın hemen yanına. Sırtını, yatak başlığına yaslamış, ayaklarını gelişigüzel uzatmıştı. Bulanmış zihni, bugünün analizini yapmak istiyor fakat bir türlü başaramıyordu. Hissettiği acı… Nasıl bu denli yakıcı olabiliyordu? Bu kadar kısa zamanda, nasıl ben olabilmişti bu kız? Ben yerine koyabilmişti?  Pişman olmuş mudur? Diye bir düşünce belirdi zihninde. Sevdiği için, hayatına kabul ettiği için pişman olmuş mudur? Olmuştur dedi, içindeki acımasız ses. Hayal kırıklığı ve aldatılmışlık hissi sarmıştır her yanını. Onun yaşadığı acıyı düşündükçe nefesi kesiliyordu. Bir konuşabilse… Bir izin verse sevdiği, anlatacaktı her şeyi. Kapatacaktı, açılan yaralarını…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD