Uykunun en tatlı yerinde uyandırılmak, Çin İşkencesini bile gölgede bırakırdı Asya’ya göre. Bu sabahta mesaisine erken başlamış olan Ayşe Sultan; Asya’yı uyandırma görevini başarılı bir şekilde tamamlamıştı. Asya, söylenerek başını yastıktan kaldırdığında yarı kapalı gözleri ile odaya bir göz gezdirdi. Kafasını tekrar yastığa koyup uyumak ile kalkıp soğuk bir duş almak arasında gidip geldiği sırada duydu telefonunun sesini.
Yataktan jet hızına eş bir hızda kalkarak çantasına ulaştı. Telefonu çıkardığında, gördüğü isimle yüzüne büyük bir gülümseme yayıldı. Eliyle kalbini bastırıp, ritmini dizginlemeye uğraştı, bir faydası olmayacağını bile bile.
Telefonu açtığında, ılık sesini duydu. Yüreği titredi… Onun sesi uzaktan bile olsa yüreğini okşuyordu. Nasıl yapıyordu bunu adam? Nasıl başarıyordu, bu kadar içine sızmayı?
“ Günaydın. “ dedi, Altay’ın sesine eş bir neşeyle.
“ Beraber kahvaltı yapalım istedim. Çıkabilir misin evden? “
Asya, sanki Altay görebilecekmiş gibi başını aşağı yukarı salladı. Leyla halinden sıyrıldıktan sonra, hala cevap vermediğini fark ederek; çıkarım dedi.
“ Tamam o zaman. 1 saat sonra seni almaya gelirim. “
“ Olur. “ dedikten sonra telefonu kapattı. Hızlıca bir duş aldıktan sonra, siyah dar paça bir pantolon ve üzerine mavi bir tişört giydikten sonra aynaya baktı. Bu haliyle fazlasıyla sıradandı. Geçen defa olduğu gibi güzel görünme çabasına girmedi. Olduğu gibi sevsin istiyordu Altay onu. Güzel görünmek için olmadığı biri gibi davranmayacaktı.
Saçlarını son kez aynadan kontrol ettikten sonra aşağı indi. Ayşe Sultan’ın hazırladığı şahane kahvaltı sofrasına iç geçirerek baktıktan sonra yaşlı kadının yanına geldi.
“ Ben dışarı çıkıyorum. Bu güzelim kahvaltı boşa gitmesin diye birini çağıracağım olur mu? “ diye sordu yanaklarını öperek.
“ Yine nereye gidiyorsun? Ay yok yetişemiyorum ben senin hızına. Bu kadar çok dışarı çıkmazdın sen. Ne oldu? Bilmediğim bir şey mi var? “ diyen kadının sesi, oldukça şüpheci çıkmıştı.
“ Yok. Ne olabilir ki? “ diyerek inkar yolunu seçti. Her şey bu kadar yeniyken babasının duymasını istemiyordu.
“ İyi bakalım öyle olsun. Nasılsa çıkar kokusu. Gitmeden birkaç şey atıştırsaydın bari. “
“ Kahvaltıya gidiyorum zaten sultanım. Hem bu kahvaltı Hasan Usta’ma kısmet. “ dedikten sonra, koşarak çıktı evden. Biliyordu ki orada durmaya devam etseydi sonu mutlaka terlik olurdu.
Evden çıktığında, Altay’ı evin tam karşısındaki bankların yanında gördü. Ona doğru attı adımlarını. Yanına geldiğinde, girdi ait olduğu kolların arasına. Altay, kendisini böyle sımsıkı sarınca, dünya kayıyordu ayaklarının altından. Bir de kokusu vardı, dokunuşuyla yarım kalan aklının, uçup gitmesine sebep olan.
“ Nereye gidiyoruz? “ diye sordu, ellerini avuçları arasına koyarak. Hala evin önünde duruyorlardı ve Asya, bunu düşünemeyecek kadar Altay’a odaklanmıştı.
“ Evime. Kendi ellerimle kahvaltı hazırladım sana. “
Asya, bir an doğru duyup duymadığından emin olamadı. Kendi ellerimle kahvaltı mı hazırladım demişti bu adam? Yanlış duymamıştı. Bunu; Altay’ın ciddi yüz ifadesinden anlamıştı.
“ İstemezsen başka bir yere de gidebiliriz. “
Asya, o an yaptığı şeyin farkına vardı. Cevap vermemişti. Susmuştu ama bu suskunluğu şaşkınlığındandı. Altay, sessizliğini yanlış anlamış olmalıydı.
“ Hayır senin elinden çıkan yemekleri yemek istiyorum. “ dedi, hafifçe tebessüm ederek.
Tam da tahmin ettiği gibi söyledikleriyle beraber Altay’ın yüzü gülmüştü. Altay’ın evine doğru yürümeye başladıklarında, tanıdık yüzlerle karşılaşmışlardı ve bu; Asya’yı garip bir şekilde rahatsız etmemişti. Şimdiye kadar yanında olan arkadaşları ile görünmekten bile çekinirdi babasının kulağına gidecek diye ama şimdi… Olması gereken buymuş gibi, kimseden saklamak istemiyordu. Hatta onu göstererek; ‘benim’ demek istiyordu bağıra bağıra.
Daha önce geldiği bu ev, yabancılık hissettirmemişti Asya’ya. Bunun sebebi daha önce gelmesi miydi yoksa Altay’ın o tanıdık sıcaklığı mıydı anlayamadı.
Balkonda hazırlanan kahvaltı, seyirlik bir manzarayla birlikte harika görünüyordu. Sandalyesini çekip oturmasını bekleyen Altay’a gülümseyerek oturdu. Altay’ın da karşına oturmasıyla yemeğe başladılar. Asya, sevdiği adamın ellerinden çıkan bu lezzeti tatmak için hiç yemediği kadar yiyordu.
“ Boğulacaksın yavaş ye. “ diyen Altay’a kaşlarını çatarak baktı.
“ Çok yediğimi mi söylüyorsun? “
“ Ha-hayır tabi ki. Ben sadece miden rahatsız olur diye söylemiştim yoksa zayıfsız. Biraz fazla zayıf hatta. “
“ İskelete mi benziyorum yani? “ dediğinde, Altay’ın şaşkın gözlerle kendisine baktığını gördü. İçinden attığı kahkahaları dışa vurmamak için sıkıyordu kendini.
“ Ben öyle demek istemedim. Yani demek istediğim… “
Altay’ın sözünü, dudaklarından firar eden kahkaha bölmüştü. Yüz ifadesi karnını tutarak gülme isteğini çoğalttığından, bir süreliğine gözlerini kapattı. Kendisini, eşsiz bir sanat eseriymiş gibi izleyen adamdan habersiz, sakinleşmeye çalışıyordu. Gözlerini açtığında, yüzündeki gülümseme yavaş yavaş soldu. Adamın gözlerinde gördüğü duygu neydi? Niye böyle derin, böyle içten bakıyordu bu adam?
“ Ne yapıyorsun bana? İlk olan bu duyguları, nasıl fütursuzca sızdırıyorsun içime? “
Beyninin algıladığı soru, kendisinin de aklını kurcalamıyor muydu? Niye soruyordu adam? Cevabı kendisinde bulmayı bekliyorsa, verecek cevabı yoktu Asya’nın.
“ Sen, yüreğimi kuş bahçesine nasıl çevirdiğini bilseydin sormazdın bu soruyu bana.”
“ Kuş bahçesi mi? “ diye soran Altay’a bakarak başını aşağı yukarı salladı. Nasıl dile getirebilirdi hissettiklerini emin olamasa da, yapmak istiyordu. Ona bakarken, konuşurken yüreğinde; binlerce kuşun kanat çırptığını söylemek istiyordu. Bir bakışıyla bile, yüreğinin yerinden çıkacakmış gibi attığını, sözleriyle dünyanın en mutlu insanı yaptığını anlatmak istiyordu. Ve yapma demek istiyordu ona. Bu denli severken, gitme… Ezme, varlığının sindiği kalbimi. Kırma, dökme senli düşlerimi…
“ Kalbim, seni yanımda hissettiğinde çırpınmaya başlıyor küçük bir serçe misali… Sonra sen bana baktığında, beni gördüğünde çoğalıyor serçeler. Eş bir ritimle dönüyorlar kalbimin içinde. Sen bana bir şey söylediğinde başlıyor fırtına. Esiyor yüreğimin kapıları, heyecanımın şiddetinden. Sen, gelişinle kuş cenneti verdin bana… “
Altay’ın gözlerindeki ifade, Asya’nın ürpermesine sebep oldu. Adamın bakışları, içini görüyormuşçasına derindi.
“ Bakma öyle. “ dedi en sonunda dayanamayarak. Korkmuştu Asya. O gözlerde gördüğü derinlikte kaybolmaktan, kendini bulamamaktan korkmuştu.
“ Nasıl bakmayayım? “ diyen adamın sesi, daha önce hiç duymadığı bir şekilde neşeli çıkmıştı. Buna eş bir şekilde gözlerinde gördüğü ışıltıla; muzip bir havada olduğunun kanıtıydı. Eğlenmek istiyordu adam öyle mi? Peki dedi içinden, öyle olsun.
“ Söylediğim çok hoşuna gitti galiba? “
“ Evet hem de fazlasıyla. “
Asya, onun çapkın bir gülüş eşliğinde söylediği sözlerden utandı. Duygularını bu kadar belli etmemeliydi belki de. O, bir kez bile olsa sevdiğini söylememişken, bu yaptığı doğru değildi. Sevdiğini biliyordu Asya. İmalarından ve bakışlarından bunu çok rahat bir şekilde anlayabiliyordu ama duymak farklıydı. Kalbinin inandığı bu gerçeği, beyni de kabul edecekti. Kopup gidecekti korkuları, saklandıkları yerlerden.
Konuyu kapatmak istercesine tekrar kahvaltısına verdi kendini. Altay’ın çok yediğiyle alakalı imalarına yeniden maruz kalmamak için yavaşça ve azar azar yiyordu. Çok yediği için patlayacak kıvama gelse de yemeye devam etti.
“ Biliyor musun tanıdığım hiçbir kadına benzemiyorsun. Çok farklısın… Çok özelsin… “
Duyduğu kelimeleri beyni algıladığında, çatalı yavaşça bıraktı. Beklemediği bu iltifat karşısında, ne söyleyeceğini bilemiyordu. Özel olduğunu şu ana kadar birçok kişiden duymuştu. Babasından, Ayşe Sultan’dan, Sarp’tan ve diğerlerinden ama hiçbiri şu anda olduğu kadar mutlu hissettirememişti. Hiçbir söz, gerçekliğini hissettirememişti şimdiki kadar.
Kalbini böylesine çarptıran adamı tanımak istiyordu Asya. Sevdiği adamı her şeyiyle bilmek, en yakını olmak istiyordu. Bilmek istiyordu ruhundaki karanlığın sebebini. Gözlerindeki hüznün sebebi neydi?
“ Bana sevdiğim adamı anlat Altay. Kimi seviyorum ben? “
Kararlı bir şekilde sorduğu soru, Altay’ı hiç beklemediği bir şekilde sarsmıştı. Gözlerindeki ifadenin ne olduğunu anlayamıyordu ama üzerindeki huzursuzluğu anlamıştı. Sakladığı bir şeyler vardı. Ruhunda, umudunda yara vardı bu adamın.
Elinden tutup kaldıran adama şaşkın gözlerle baksa da, uydu ona. Kendisini sürüklemesine izin verdi. Beraber, el ele merdivenleri çıktıktan sonra terasa çıkmışlardı. Güneş, tüm ihtişamıyla tepelerinde parlarkan; Altay’ın gözlerinde gördüğü karanlık nefesini kesti. Karanlık, acı doluydu. Ne yaşamıştı bu adam? Yaşadığı acı, kan gibi oturmuşken gözlerine, nasıl tepkisiz kalabilirdi Asya? Nasıl görmemiş gibi davranabilirdi.
Elini uzattı, dokunmaya korktuğu yüze. Hafifçe okşadı parmak uçlarıyla.
“ Anlat nefesim… Yer aç bana yüreğinde… Karanlığına sığdır beni de… Korkmam hiç, yanımdaysan eğer. Söyle, söyle ki tutunabileyim çamurdan umuduma. Beni, kendine kattığına inanabileyim. Sende yer edindiğime inanmak için siyahından ver bana… “
Altay’ın gözlerinde az önce gördüğü karanlık dağılmış, yerini tarifini yapamadığı bir duyguya bırakmıştı. Nasıl anlatılırdı ki. Güzel bakıyordu, çok güzel bakıyordu hem de… İçine katmak ister gibi. Yüreğine hapsetmek ister gibi…
Kendini, sevdiği adamın kolları arasında bulduğunda hiç şikayetçi değildi olduğu yerden. Ömrü boyunca olmak istediği yerin burası, kalbinin hemen yanı olduğunu biliyordu Asya.
Güneş yakıyordu tenini ama hiç önemi yoktu şu anda. Başı, sevdiği adamın göğsüne yaslı bir şekilde duruyordu. Şikayetçi değildi, tenini yakan güneşten. Aksine, aydınlığını seriyordu gözler önüne. Aydınlatıyordu yüreklerini, ısıtıyordu. Beyaz’a açıyordu karanlıklarını, siyahı siliyordu hayatlarından…
Ayaklarının can sıkıcı ağrısını hissettiğinde, görmemezlikten gelmeye çalıştı. Yorulmuştu. Ağırlığını, kalbini dinlediği adama verdiğini fark ettiğinde geri çekildi. Ne kadar durmuşlardı böyle bilmiyordu ama fazlasıyla uzun olduğunu, bacaklarının kopacak gibi ağrımasından anlamıştı.
“ Sevgilim… “ dedi, belli belirsiz çıkan sesiyle. İlk dile getirişiydi bu aşklarını. İçinden geldiği gibi seslenmek istemişti ona. Sınırlar olmadan, özgürce sevmek istedi…
Sözlerinin genç adamdaki etkisini bilmiyordu Asya. Onu, ne derece sarstığını görmüyordu. Ona aitlik verdiğini, kendine kabul ettiğini bilmiyordu… Kalbini sunmuşken genç adama, ömrünün sözünü de verdiğini bilmiyordu. Kelimenin sonundaki aidiyatının Altay’ın içinde nasıl depremlere sebep olduğunu bilmiyordu.
Elleri sevdiği adamın elleri arasında olsa da yetmiyordu bu dokunuş. Buram buram deniz kokuyordu Altay. Kokusunu çekmek istiyordu içine…
“ Aşkın, hiçbir karşılığı yoktu benim lügatımda. Kadınlar hep vardı ama gitmek için gelmişlerdi hepsi. Adlarını bilmediğim, yüzlerini hatırlamadığım kadınlar oldu. Mesleğimin de getirisi oldu bunda. Aşka, hep çocuk kaldım ben. Anlamını, seninle öğreniyorum bu bilmediğim duygunun. Bilmediğim onlarca şey var. Nasıl sevilir bilmiyorum. Korku şu ana kadar yoklamamıştı bedenimi. Varlığını hiç belli etmemişti. Ama artık öyle değil… Seni tanıdıktan sonra gün yüzüne çıktı asıl korkularım. Birçok çeşitte karşıma çıkıyor ve hepsi seni buluyor. Sana bir şey olma korkusu, seni kaybetme korkusu, sevilmeme korkusu… Görüyorsun ya, bitmiyor korkularım… Karışıp gidiyor karanlığa seni hissettiğimde. Yanımda olduğunda, aydınlanıyor ayazda kalmış yanım. Sen, güneş olup ısıtıyorsun içimi farkında olmadan. Sevmeyi öğrettiğin bu adam, çocukluğuyla geldi sana. Ellerinde çamurdan yapma oyuncaklar değil, kabuslarıyla birlikte geldi. Çok can kaybetti bu adam Asya, çok yitik verdi… “
Asya, gözlerinin yanmaya başlamasıyla yumdu gözlerini. Ağlamamalıydı onun yanında. Canının yarasına ağlamamalıydı.
“10 yaşında ya vardım ya yoktum Melek’imi kaybettiğimde. Ben hiç kıskanmadım onu. Hep sevdim. En iyi, en güzel şeyler hep onun olsun istedim. Masmavi gözleriyle bana bakardı. Yüzünde hiç eksik olmayan gülümsemesiyle. Küçük faremizdi o bizim. Eve sığmayan, dolaplardan çıkmayan bir fare… Çok değil iki ay sonra anne ve babamda karıştı yitirdiklerimin arasına. Melek’i bulmak için çıktıkları yolda verdiler canlarını. “
Asya, o an yapabileceği tek şeyi yaptı. Kollarıyla sardı sevdiği adamı. Kaybettiklerinin acısını geçirmeye sözlerin gücünün yetmeyeceğini biliyordu. Birkaç kelime yığını, yüreğindeki mezar taşlarını oynatamazdı yerinden. Varlıkları ebedi olacak olan yaralar, kabuk tutmadan kanayacaktı belki ama acısı hafifleyecekti. Öyle olmalıydı. Kendinden biliyordu. Altay’ın kayıpları daha çoktu belki ama canları birdi… Aynı acı sarmıştı yüreklerini…
“ Ben annemi hiç tanımadım Altay. Hiç görmedim. Güldüğünde nasıl olduğunu yalnızca eski, siyah beyaz bir fotoğraftan biliyorum. Kokusunu, sesini, sevgisini hiç bilmiyorum… Hiçbir anı yer etmiyor zihnimde onunla olan. Kaybımın sancısı seninki gibi şiddetli değil belki ama aynı mezar var benim yüreğimde. Dokunup göremeyeceğimiz kadar uzak olsalar da bize, sevebileceğimiz kadar yakınlar aslında. Yüreğimizdeler onlar Altay. Bizden öteye gidemezler… Onlar hep bizimle… “
**
Sevginin türlü yüzünü görüyordu Altay Asya’da. Bir bakıyor aşık bir kadın, bir bakıyor şefkati ellerinden taşan yürekli bir anne… Tesellisi bile, yapmacık sözlerden uzak. Olduğu gibi, içinden geldiği gibi dile getiriyor cümleleri. Aynı acıyı paylaşıyorlardı, tıpkı aşkı paylaştıkları gibi.
Altay, kapının hemen yanında durup küçük sevgilisini izlemeye başladı. Kendisini bu kıza iten neydi anlayamıyordu. Güzelliği dese, çok daha güzellerini görmüştü. Huyu dese, tam olarak nasıl biri olduğunu bilmiyordu. Doğallığı dedi en sonunda. Böyle güzel olmasının sebebi de buydu Altay’a göre. Gereksiz ve abartı makyajlardan uzak, saf haliydi kendisini bu kıza doğru çeken. Ve kokusu… Müptelası olmaya dünden razıydı.
Sen gittin, yokluğunda kokun misafir kaldı
Gözlerimden haylaz yağmurlar kaldı
Asya’nın kendisini hala fark etmediğini ve bir şarkı mırıldandığını fark ettiğinde yavaş adımlarla yanına yaklaştı. Söylediği şarkının sözleri pek hoşuna gitmedi. Memnuniyetsizliğini, Asya’ya sarılıp kolları arasına aldığında belli etti.
“ Güzel sesinden böyle şarkılar duymak istemiyorum. Beni sevdiğini anlatan şarkılar söylemeni tercih ederim. “
“ Yaaa… Öyle bir şarkı olduğunu nerden çıkardın? “ diye soran Asya’yı kolları arasında biraz daha sıktıktan sonra, çenesini omzuna yasladı. Böyle daha rahat alabiliyordu gül kokusunu.
“ Çünkü sevgilim… Tüm şarkılar beni sana hatırlatacak. Her kelime, bizi anlatacak... “ Derince bir nefes çektikten sonra içine konuşmaya devam etti. “ Hadi söyle… Anlat bize, biz’i…”
Sen geldin bahar geldi, bundan böyle kalbimde senin için çarpacak
Uyanıp sensiz geçen yılların acısını çıkaracak
Bana sensiz içtiğim su bile yalan şimdi, sen deli ben sana deli
Şarkının nakarat kısmı bittiğinde Altay yumduğu gözlerini açtı. Gözlerini kapattığının bile farkında değildi oysa… Bizolmanın güzelliği, Altay’ı hem delicesine mutlu ediyor hem de korkutuyordu. Küçücük bir kızdı kollarında tuttuğu. Dünyayı tanımayan, yavru bir kuş… Onu kolları arasından hiç çıkarmamak istedi. Onu tüm kötülüklerden korumak ve kimsenin görmemesini sağlamak… En çok da kendine saklamak istedi.
“ Başak taneleri gibi omuzlarına dökülen saçların, her rüzgar esişinde havalanıyor ya o rüzgarın yerinde olmak istiyorum. Kokuna karışmak… Saçların, küçük bir esintiyle dalgalanırken benim yüreğimde fırtınalar kopuyor… “
Sözlerini bitirdikten sonra serbest bıraktı kollarında titren kuşu. İçinde derinliğini bilmediği, bir türlü kavrayamadığı duygularını dile getirmek… Altay’ı bir kez daha sarsmıştı. O böyle bir adam değildi… Bu kadar duygu yüklü, duyarlı, şefkatli… Hiç bilmediği hisleri uyandırıyordu bu kız. Ama rahatsız değildi bu durumdan. Mutlu oluyordu. Mutluluğu hissediyordu…
Asya’nın bir şey söylemediğini görünce, az önce bıraktığı kollarını tekrar tuttu. Çenesini kaldırıp kendisine bakmasını sağladıktan sonra konuşmaya başladı.
“ Korkuyorsun değil mi? Bu duyguyla nasıl başa çıkacağını bilmiyorsun. Bende öyleyim Asya… Bende öyleyim. Adına aşk denen bu duygu, bizi birbirimize zincirledi. Kırılmaz, açılmaz… Bizden öteye bir adımımız olmaz. Nereye gidersek gidelim, ne yaparsak yapalım biz hep biz’i bulacağız Asya… “
“ Beni hayatta dönen o şeye bindiremezsin! “ diye bağıran Asya’ya bakarken kahkaha atmamak için kendini zor tutuyordu Altay. Kahvaltıdan sonra dışarı çıkmışlar ve bu küçük lunaparka gelmişlerdi. İlk başta ki Asya’nın tatlı heyecanı gitmiş yerini korku ve paniğe bırakmıştı. Küçük sevgilisinin yükseklik korkusu olduğunu bu şekilde öğrendiğine inanamıyordu. Ona cesaret vermek istercesine tuttuğu ellerini sıktı.
“ Ben yanında olacağım. Korkulacak bir şey olmadığını göreceksin. “
“ Hayır! “ diye neredeyse çığlığa eş değer bir ses çıkaran Asya’ya bakıp başını iki yana salladı.
“ Ben yanındayım diyorum sana bir şey olmasına izin vermem. “ derken, sesi gerçekten aksini düşündürtmeyecek kadar keskindi. Altay, ona bir şey olmasına asla izin vermezdi. Ne olursa olsun.
“ Korkuyorum… “ diye adeta yalvaran küçüğünü kolları arasına alıp şefkatle sarıldı. Burnunu ipekten farkı olmayan saçları arasına gömmeden hemen önce fısıldadı.
“ Biz biz’den de biz olmaktan da korkmadık mı? “ diye sordu, kokusunu içine çekerken. Gül kokuyordu sevdiği… Taptaze, enfes kokulu bir gül… Benzeri olmayan, eşsiz…
“ Korktuk… “
“ Ama vazgeçmedik değil mi? “ diye sordu, küçük sevgilisinin derin mavi gözlerine bakarken. Ve devam etti. “ Biz olmanın güzelliğini hissediyorsun değil mi Asya? Bu duyguyu yaşamadığını bir düşün… “
Kollarındaki kızın titrediğini hissetti, sözleri bittiğinde. Elleri, sırtını buldu genç kızın. Hafifçe okşamaya başladı. Sakinleştirmek istercesine.
“ Sensiz olmayı düşünmek... Nefes almadan yaşamaya çalışmak gibi imkansız. “
Genç kızın sözlerini duyduğunda, aynı titremeyi kendi vücudunda hissetti. Bir çift söz, nasıl olur da ezberini bozardı insanın? Nasıl olur da, kulaklarının duyup beyninin algıladığı anlam, Altay’ı tarifi mümkün olmayan bir mutluluğun içine sürüklerdi? Bilmiyordu…
“ O zaman gel benimle. “ dedi, eşsiz mavilere bakarken. O kadar güzeldi ki gözleri, her defasında boğulacağını düşünüyordu. Kaybolmak istiyordu renginde, ona katılmak, ona ait olmak istiyordu. Bir parçası haline gelmek ve ondan hiç ayrılmamak istiyordu…
Tereddütlere yer bırakmayacak şekilde elini sıkınca Asya, yüzünde beliren tebessümün farkındaydı Altay. Kendisine güvenmeyi seçmişti Asya. Her iki durumda da. Hem kalbini ellerine teslim etmişti hem de ellerini. Korkularını geriye atmıştı Asya, ve Altay, onu asla pişman etmeyecekti.
Dönme dolaba bindiklerinde, Asya’yı kolları arasına aldı. Az önce kendisini terk eden korkular geri gelmiş olmalı ki, hafifçe titriyordu Asya. Elbette üşüdüğünü düşünmüyordu. Yaz ayının ortalarında olmaları düşünülürse bu ihtimal eleniyordu.
“ Korkma… “ diye fısıldadı, dudaklarını kulağına yaklaştırıp.
“ Korkmuyorum. “
Her ne kadar korkmuyorum dese de Asya, korktuğunu biliyordu Altay. O yüzden kolları arasında sıkıca tuttu sevgilisini. Dönme dolap hareket etmeye başladığında, Asya’nın gözlerini sıkıca yumduğunu gördü. Havalandıklarında, ellerinde hafif bir sızlama hissetti. Küçüğü, tırnaklarına ellerine saplamıştı. Bunu farkında olmadan yaptığı o kadar belliydi ki… Tırnak izlerinden akan birkaç küçük kan damlasını hızlıca kuruladıktan sonra, tekrar kulağına doğru yaklaştı Asya’nın.
“ Aç gözlerini sevgilim… “ diye fısıldadı, Asya’nın gözlerinden süzülen yaşı kurularken. Titrek bir şekilde açılan mavilerine baktı Altay. Orada gördüğü korku, yaptığının doğruluğunu sorgulattı Asya’ya. Üzerine gelmemeli, korkusunun üzerine gitmesini istememeliydi. Gözlerini, derin mavilerden çekmeden bir süre baktı öylece. Korkunun yanında, güven parçalarını da görüyordu Altay. Gölgelenmiş mavileri büyümüştü.
Dönme dolap en tepe de durduğunda, Asya’nın dudaklarından firar eden bir hıçkırık, Altay’ı kaskatı etmeye yetmişti. Asya’nın alışmadığını, korkusuyla yüzleşemeyeceğini anlamıştı. Bir kez dedi yalnızca. Seslendiği anda açmazsa gözlerini, ısrar etmeyecekti. Korkmasına izin vermeyecekti daha fazla.
“ Güneş tepede parlıyor, Asya. Deniz tam karşıda… Mavisi bulutun yansıması, bir aldatmaca gözlerinin yanında. Hadi aç mavilerini. Aç ki, utansın deniz. Rengini katmasın kendine… “
Yüreğinden kopup gelen sözler, Asya’nın gözlerini açmaya başarmıştı. Alnını, genç kızın alnına yaslayarak derin bir nefes çekti içine. Hemen sonra geri çekilip, manzarayı görmesini sağladı. Denize yukardan bakmak, uçuşan martıları görmek… Güzeldi. Ama asıl güzel olan, yanındaki küçük kadındı. Sevgilisiydi.
“ Niye öyle bakıyorsun? “ diye soran Asya ile, ne yaptığının farkına vardı. Bir an bile gözlerini ayırmadan bakıyordu sevdiğine. Bir de, manzarayı görmek istediğini söylemişti. Hah! Gözlerinde en güzel maviyi taşıyan melek varken, ne gereği vardı gözlerini başka şeylerle oyalamanın.
“ Yok bir şey… Öylesine… “