“ Doğru gördüğüne emin misin? “ diye soran Elif’i başıyla onayladı. O sahneyi öyle net hatırlıyordu ki… Unutmasının imkanı yoktu. Zaten bu hatırlayış değil miydi, yüreğini tarifsiz acılara sürükleyen? Dur diyemiyordu Asya. Dur artık diyemiyordu. Sönmüyordu içinde başlayan yangın.
“ Adi pislik! “ diye tıslayan Elif’i sakinleştirmenin bir yolu olmadığını biliyordu Asya ve bu yüzden, hiç sesini çıkarmadan arkadaşının içini boşaltmasını bekledi.
“ Buldu senin gibi güzelini, gözü hala dışarılarda. Yok canım yok bu erkek milletinden bir cacık olmaz. Kalıbını gören de adam sanır. “
Asya, her ne kadar Elif’i dinlese de, aklı, yüreği başka yerdeydi. Kalbinin yanında… Kabullendiği bu gerçek, öyle çok yakıyordu ki canını… Nefes alamadığını hissediyordu Asya. Suçlu olanın kendisi olduğunu biliyordu. Bu kadar kısa zamanda delicesine aşık olması, gerçek olmadığının en büyük kanıtıyken, bu gerçeği göz ardı etmişti. Umut etmeyi öğrenmişti Asya, Altay’la beraber. Rüyanın gerçek olmasını dilemişti. Ve bu hayaline inandırmıştı kendini. Nasıl bu kadar kör olabilmişti? Tüm o güzel sözlerin bir tek kendisine söylendiğine nasıl inanabilmişti? Ya gözleri… O gözlerin bir tek kendisine baktığına, yüreğinin bir tek kendisine ait olduğuna nasıl inandırabilmişti kendini?
“ O adi heriften bunun hesabını soracağım. “ diyen arkadaşına yalnızca bakmakla yetindi. Neyin hesabını verecekti ki Altay? Sevmediği, sevemediği için bir bedel ödeyebilir miydi? Yüreğinde yer etmeyi başaramayan kendisindeyken suç, ona kızabilir miydi? Kırgındı Asya. Yüreğindeydi kırıkları. Cam parçaları gibi, kanatıyordu ruhunu. Usul usul kanıyordu Asya… Kimseye belli etmeden tükeniyordu…
“ Ağlama demeyeceğim Asya. Ağla güzelim. İçini boşaltana, zehrini akıtana kadar ağla. “
Ve ağladı… Dökecek tek bir damla yaş kalmayana dek ağladı. Yitip giden umutlarına, altına kaldığı hayallerine ağladı. Asya en çok, kimsesizliğine ağladı. Kimsesiz kaldığına ağladı. Akan her damla, yüreğinden kopup geldi.
Asya, karşısındaki manzaraya çevirdi gözlerini. Kendisinden uzaklaşan hayallerini izler gibi… Kaç gün, kaç hafta geçmişti onu görmeyeli? Hatırlamıyordu… Güneş artık, yalnızca doğup batıyordu. Sayamıyordu onsuzluğun kaç gün olduğunu. Kaç gün bitirdiğini, kaç gece tükettiğini…
“ Nereye gidelim? “ diye soran Alp’e çevirdi bakışlarını. Onunla neden görüşmeye devam ettiğini bilmiyordu. Ona neden hayır diyemediğini de… O günden sonra, sık sık karşısına çıkmış ve beraber yemek yeme teklifini her fırsatta yenilemişti. Asya, her ne kadar istemese de ısrarlarına daha fazla dayanamamış ve yemek teklfini kabul etmişti. Karşısındaki adama mahcup olduğu da bir gerçekti. Boşu boşuna Altay’ın gazabına uğramıştı. Alp, her ne kadar önemli olmadığını söylese de kendini suçlu hissetmeye devam ediyordu Asya.
“ Sen bilirsin. Nereye gitmek istersen oraya gidelim. “ diye cevapladı, adamın sorusunu.
“ Balık ekmek sever misin? “
“ Bayılırım. Özellikle Hasan Amca’mın yaptıklarına. “ diyerek, heyecanlı bir şekilde anlatmaya başladı balıkları nasıl yakaladıklarını, pişirdiklerini…
“ Gidelim o zaman. “ diyen sese çevirdi bakışlarını. Başını sallayarak ayağa kalktıktan sonra, genç adamın elini hissetti avuçları arasında. Şaşkınlıkla açılmış ağzını kapatarak, nazikçe geri çekti elini. Rahatsız olmuştu.
“ Özür dilerim. Sadece, ellerini tutmak istemiştim. Rahatsız olacağını düşünemedim. “
“ Önemli değil. “ diye cevapladı Alp’i. Konuyu değiştirmek istercesine, sağa sola bakındı. Taksi bulmayı umuyordu.
“ Neye bakıyorsun? “
“ Taksiye. Buraya oldukça uzak sahil. “ diye cevapladı karşısındaki adamı.
“ Motordan korkar mısın? “
“ Bilmem… “ diye cevapladı Alp’i. “ Daha önce hiç binmedim. “
“ Bekle o zaman. Hemen geliyorum. “ diyerek yanından ayrılan adamın arkasından bakarken, daha kaç kere şaşırabileceğini düşünüyordu Asya. Çok beklemeden, motorun üzerinde kendisine doğru gelen Alp’i gördü.
“ Atla. “ diyen sesi duyduğunda, ilk başta tereddüt etse de, karşı koyamayarak motora bindi. Alp’in uzattığı kaskı da taktıktan sonra, ellerini bir süre nereye koyacağını bilemedi. Tutunmak için, motorun demir kısımlarını bulduğunda, motor hareket etmeye başlamıştı. Korkusu yerini heyecana bırakırken, uzun zaman sonra ilk defa gülümsüyordu. Bu… Özgür hissettiriyordu.
Sahile geldiklerinde, biraz daha bu hissi yaşamayı isteyerek, teknenin önüne kadar sürmesini istedi. Temkinli ve yavaş bir şekilde sürülen motor, az önce ki gibi heyecanlı olmasa da, oldukça keyifliydi. Hasan Usta’nın yerine geldiklerinde, başındaki kaskı çıkarıp motordan indi. Alp’ yanına geldiğinde, içten bir tebessüm hediye etti adama.
“ Teşekkür ederim. Bu çok güzeldi. “
“ Herkesi bindirmem öyle motoruma. Kıymetimi bil. “ diyen Alp’e gülümsedikten sonra, bakışlarını tekneye çevirdi. Gördüğü manzara… Adını bile unutturmuştu Asya’ya. Altay, her zaman kendisinin olduğu yerdeydi ve ekmek kesiyordu. Hasan Usta ile bir şeyler konuşuyorlar ve gülüyorlardı. Bir yumru oluştu, boğazında. Gülümsemesi… Hala nasıl olur da, ilk gün ki gibi heyecanlandırabilirdi yüreğini? İhaneti, her gün bıçak olup saplanırken hem de…
Alp’in de gözleri Altay’ı bulmuş, ve hemen sonra Asya’ya çevirmişti gözlerini.
“ İstersen başka bir yere gidelim. “
“ Hayır. Burada yiyeceğiz. “ dedi, kesin bir şekilde. Kaçmayacaktı Asya. Onu önemsemediğini en iyi bu şekilde gösterebileceğini biliyordu. Yıkılmadığını, umursamadığını, üzülmediğini anlatmak istiyordu. Asya, gururu için bu kadarını yapmak zorundaydı. Ondan kaçarak daha fazla ayaklar altına alamazdı, izin veremezdi buna.
İçine derince bir nefes çektikten sonra, Alp’in eline uzandı. Tuttu sıkıca. Dokunuşunun, genç adamda oluşturduğu şaşkınlığa aldırmadan yürümeye başladı. Ayakları, ateşten bir yolda yürüyormuşçasına yanıyordu… Teknenin önüne geldiklerinde, kalbi… Kalbi duracaktı, emindi bundan. Mavileri, gece karasıyla buluştuğunda yaşadı asıl, ölmeyi. O gözlerde gördükleriydi, ölüm sebebi… Önce şaşkınlık sarmıştı siyahlarını sonra, farklı bir ışıltı yayılmıştı her yanına. Ne olduğunu söylemesi öyle zordu ki… Bir an sonra, gözleri yüzünden çekilip, ellerine dönmüştü. Başkasının avuçları arasında kaybolan ellerine… Boşluk kaplamıştı gecelerini… Hissizdi sanki. Hiçbir duygu kırıntısı taşımayan gözleri yetmezmiş gibi, buz gibi bir seste eklenmişti aralarına.
“ Baba… “ demişti Altay, “ Misafirlerin var. “
Hasan Usta’nın kamaradan çıkıp tezgaha geldiğini görünce, bakışlarını Altay’dan çekti.
“ Hoş geldin kızım, gel şöyle. “ diyerek, tezgahın arkasını gösteren yaşlı adama hafifçe tebessüm ederek başını iki yana salladı.
“ Arkadaşımla yemek yemeye geldik. Şöyle en güzelinden bir yarım yaparsın artık. “ dedi, kendini zorlayarak. Üzerinde hissettiği bakışlar, konuşmasını engelliyor ve bu da; Alp’in elini daha çok sıkmasına sebep oluyordu.
“ Tabii kızım. Siz istediğiniz bir yere geçip oturun, 10 dakikaya hazır olur yemeğiniz. “
Asya, başını sallayarak Alp’e doğru döndü. Titrediğini hissediyor muydu acaba? Engel olamıyordu Asya, içinin üşümesine. Buz gibi bakışları, yüreğini donduruyordu. Böyle olmamalıydı… Hissiz olmalıydı Asya, tıpkı onun gibi. Gördüğü boş vermişlik, kendi gözlerinin yansıması olmalıydı, onun değil…
“ Ben çıkıyorum usta… Akşam uğrarım yine. “
Altay’ın sesi kulaklarını doldurduğunda, elleriyle yüzünü kapatmamak için zor tuttu kendini. Niye böyle oluyordu? Kalbi, nasıl unutabilmişti yaşadığı acıları? Nasıl koşmak isteyebilirdi ona? Ya elleri… Nasıl kaşınabiliyordu, ellerine kavuşmak ister gibi…
“ Altay, oğlum gitmesen… “ Nefesini tutmuş bir şekilde, Altay’ın cevabını bekliyordu Asya. Hem gitsin, bu azabı bitsin istiyordu hem de gitmesin… Biraz daha gözünün önünde olsun, biraz daha yakın olsun… Kendine kızmanın bile fayda vermeyeceğini, kalbinin Altay diye atmasından anlıyordu Asya. Unutamayacaktı bu adamı. Ömrünün sonuna kadar kendine bıraktığı iziyle yaşayacaktı. Ve ihanetiyle… Bir gün olsun unutmayacaktı Asya, unutturmayacaktı kendine. Nefret ede ede sevecekti onu…
“ Gideyim be babam… Hadi kal sağlıcakla. “
Yüzüne bile bakmadan çekip giden adama bakmayı yediremedi kendine Asya. Dönüp bakmadı Altay’a. Bakamadı… Ve sonra, duydu unutamadığı sesini.
“ Baksana! “
Hızlıca yüzünü Altay’a döndü Asya. Kendisine seslendiğini anlamıştı. Nasıl bilmiyordu ama anlamıştı işte. Ağzını bir şey söylemek için açtı fakat çıkmadı sesi… Güçlükle; ‘ne var?’ diye sordu. Bu iki kelime bile, tüm gücünü çekip almıştı sanki…
“ Hiç… Öylesine… “
Asya, düşmemek için tutunacak bir yer aradı. Kalbi un ufak olmuştu bir anda… Paramparça olmuştu.
“ Alp’in sürüklemesiyle bir taburenin üzerine oturdu. Boşluğa bakar gibi bakıyordu Asya… Kaybolmuş hissediyordu kendini. Kimsesiz kalmış gibi… İçi acıyordu… Vazgeçmek niye bu kadar yakıyordu insanın canını? Söyleyemediği, yuttuğu kelimeler niye celladı oluyordu? Yumdu gözlerini. Sonsuzluğa kapatmak ister gibi… Sonsuzluğa gitmek ister gibi…
“ Asya… İyi görünmüyorsun. “
“ Asya, korkutma beni. “
“ Asya! “
Cevapsız kalıyordu, adamın seslenişleri. Duymuyordu Asya… Ulaşamıyordu başka bir adamın sesi, benliğine… Yumduğu gözlerini, yavaşça açtı.
“ İyi misin? “ diye soran adama, uzun uzun baktı Asya.
“ Değilim… “ dedi, en sonunda. İyi değildi Asya. Hiç iyi değildi hem de… Yapamıyordu… Olmuyordu bir türlü… Altay ile aynı şehirde, yaşayamıyordu. Görmek bile altüst olmasına sebepken, yanında olmak… Böyle uzaktan bakmak… Kaldırabileceği bir şey değildi.
“ Hadi gel evine bırakayım seni. “ diyen Alp’e uyarak ayağa kalktı. Eve gidene kadar da konuşmadılar. Ne Alp bugün için bir şey söyledi ne de Asya. Üzgündü, kırgındı ve yorgundu… İstediği tek şey uyumaktı. Gözlerini kapatmak ve her şeyi unutmak…
“ Özür dilerim. “ dedi, kendisini evine bırakan adama. “ Benden istediğin tek günü de mahvettim. “
“ Başka bir zaman telafi ederiz. Boş ver… Sen, kendini düşün Asya. Nasıl kurtulabileceğini düşün… “
Neden kurtulayım diye sormadı Asya. Cevabı biliyordu. Altay… Onu, en derininden söküp atmalıydı. Bir hastalık gibiydi Altay… İyileşmesinin imkanı yoktu. Bu illet, öyle bir yayılmıştı ki vücuduna… Bağlılık gibiydi… Bağımlılık gibi…
Cevap vermedi Alp’e. Söyleyecek bir şeyi yoktu. Eve girip kendini buz gibi suyun altına attı. Başka türlü kendine gelemezdi. Altay’ın yüzü, ne yaparsa yapsın gitmiyordu gözlerinin önünden. Yüzü mü çökmüştü yoksa yanlış mı görmüştü, emin olamıyordu. Zayıflamıştı… Gözlerinin önünde oluşan mor halkaları da hatırlıyordu. Bakmıyordu kendine… Bunu bilmek, niye canını yakıyordu ki? Yanmamalıydı artık… Altay, yanacak bir can bile bırakmamıştı geride…
**
Bilsem… Kapına yatardım…
Bilsem… Gözünün içine bakardım…
Bilsem… Kelimeleri yutardım…
Alışkanlık yaptığını…
Bilseydi… Bilseydi böyle bağlandığını, böyle yandığını, izin verir miydi elleri arasından kayıp gitmesine? Şimdi gitse ona, söylese… Seviyorum dese, bir anlam bulur muydu Asya’da? Çok geç dedi, içindeki ses… O senden çoktan gitti… Gitmedi diye bağırmak istedi, tüm gücüyle. İz’i bendeyken, hiçbir yere gidemez…
Gittiğini biliyordu Altay, yalnızca kabul edemiyordu… Kahrolası bir yanlış anlama yüzünden Asya’yı kaybetmiş olamazdı… Vazgeçmemişti Altay. Vazgeçmeyecekti. Geçen bu günler boyunca, Asya’nın karşısına çıkmamış olmasının sebebi, ona biraz zaman vermek istemesindendi. Düşünmesini istiyordu Altay. Anlamasını istiyordu…
Gerçekleri anlatabilirdi ona. Anlatacaktı da… Eğer başka bir adamın elini tutmuyor olsaydı… O zaman bitmişti Asya, yüreğinde değil belki ama aklında… Hiçbir yolu çıkmayacaktı artık Asya’ya. İzin vermeyecekti ayaklarına… Ta ki o anlayana, kalbiyle inanana kadar…
“ Abi, yavaş git bu kadar içme. “ diyen Semih’e baktı Altay. Elindeki bardağı tek yudumda bitirdikten sonra, ayağa kalktı. Sarhoş olmamıştı. Olamıyordu… Olsa, belki unuturdu, silebilirdi aklından gözlerini. Yapabilir, rahatlayabilirdi. Ama olmuyordu… Bu meret bile yayılamıyordu damarlarına, Asya kadar…
Semih’in, kendisini takip ettiğini fark ettiğinde duraksadı. Yalnız kalmak istediğini niye anlamıyordu bu adam?
“ Git Semih! “ diye tısladı. İstediği yalnızca yalnızlıktı!
“ Konuş Altay! Bu şekilde ikiniz de tükeniyorsunuz. Ona, onu üzecek bir şey yapmadığını söyle. İnanacaktır. “
Altay, acı bir şekilde güldü bu sözlere.
“ Biliyor musun, inanıp inanması artık umurumda değil… “
“ Söyleme öyle. O yüzden mi kendini unutacak kadar içmeye çalışıyorsun? “ diyen adama dönüp baktı. Kelimeler, kendisinden bağımsız bir şekilde çıkıyordu ağzından.
“ Ben onun ellerinden değil, yüreğinden tuttum. Bırakmamak için, kopmamak için… Ama ne var biliyor musun? En iyisi oldu bu ayrılık. “
Bas bas bağıran yüreğini susturmayı başardı Altay. Dile gelmeyecekti artık, yüreği. Hiçbir zaman… Sessizliğe gömülecekti bir ömür…
“ Kızlar geldi. “
Altay, Semih’in gösterdiği yere bakınca, gördü onu. Bu lanet gözleri, neden yanmaya başlamıştı ki sanki? Kör olmayı istedi o an. Onu görmemek için, uzaklığını hissetmemek için… Sırtını döndü hızla. Akmayan yaşlarla dolu olan gözlerini görmesini istemiyordu… Daha bu sabah başka bir adamın dokunuşlarının sindiği eline bakmak istemiyordu. Altay, Asya’yı görmek istemiyordu.
“ Ne işi var bunun burada? “ diye soran Elif’in sesini duyduğunda, yavaşça onlara doğru döndü. Sarhoş olmasa da hafif çakırkeyif olmuştu ve bu bile, yeterli gelmiyordu şu an… Derin bir nefes çekti içine. Gözleri, onu bulmak için bir savaşa girse de benliğiyle, izin vermiyordu Altay. Bakmayacaktı, derin mavilerine…
“ Elif! “
Semih’in uyarı dolu sesini duyduğunda, elini yavaşça arkadaşının omzuna koydu. Aralarında bir soruna neden olmak istemiyordu.
“ Ben gideyim… Sonra görüşürüz. “ dediği anda, Semih tarafından tutulmuş ve gitmesine izin vermemişti.
“ Hiçbir yere gitmiyorsun Altay. Ne sorununuz varsa, yalnızca ikiniz halledin. Bizi karıştırmayın. Ne Elif ne de ben bir şey söyleme hakkına sahip değiliz. Değil mi Elif? “ Elif, Semih’in sert bakışlarına dayanamamış olacak ki; başını olumlu anlamda sallamıştı. Ağzının içinde konuştuğuna bakılırsa, kendisi hakkında hiç de iyi şeyler söylemiyordu Elif.
“ Ortada sorun falan yok. Bitmiş gitmiş bir olayın hesabı tutulmaz. “
Asya’nın sesi, sessizliğe gömdüğü kalbini hoplatmıştı. Acı bir dalga, kasırga misali dağıtmıştı her bir yanını…
“ Beni bilirsin Semih, bilmediğim denize dalmam. Bu deniz de farklı değildi… “
Bunları, kendisi mi söylemişti gerçekten? Yutkunma ihtiyacıyla kavruldu Altay. Gözleri, ne kadar zorlasa da kendini, ona dönmüştü. Dolu dolu bakan gözleri… Ah o gözleri, Altay’a adını bile unutturabilirdi. Üzülüyor muydu gerçekten? Elbette üzülüyordu. O hala, küçük sevgilisiydi. Özlemle yandı burnu… Kokusu bile silinmemişken üzerinden, yüreğinden silebilir miydi hiç?
Birbirlerinin gözlerinde kaybolduklarının farkında değillerdi ikisi de. Yanlarından sessizce uzaklaşan çifti bile görmemişlerdi. Asya, kendinden izler ararken baktığı gözlerde, Altay; güven kırıntıları arıyordu. Yarınları olacağına dair bir güvence…
“Boğuluyorsun… “ dedi en sonunda Asya. “ Sıradan bir denizde boğuluyorsun… “
“ Ölüyorum… “ dedi Altay… Sonra, ellerini kalbinin üzerine koydu. “ Sıradan bir denizde, sıradan bir denizkızının elleri arasında can çekişiyorum… “
“ O denizkızı, seni serbest bıraktı Altay. Hangi kıyıya vurursan vur şimdi… “
Ölümün soğuk nefesini hisseder gibi oldu Altay. Birkaç kelime ciğerlerindeki havayı tüketmiş ve Altay’ı nefes alamaz hale getirmişti. Yine de… Yine de belli etmedi çöküşünü. Göstermedi ölüşünü. Son kez dedi içinden, kendini cesaretlendirmeye çalışarak. Son kez…
“ Açıklamama izin versen… “ diye başlayan cümlesi; Asya’nın havaya kalkan eli ile yarıda kesilmişti. Acı bir tebessüm yerleşti dudaklarına. Eyvallah çekti, sessizce. Ve arkasını dönerek yürümeye başladı. Attığı her adım da Asya’dan biraz daha uzaklaşıyordu. Uzaklaştığı kalbiydi… İnancıydı…
Altay biliyordu ki. Biliyordu bu şekilde devam edemeyeceğini. Yine de gittiği yere kadar diyordu. Sınıra kadar… Asya’yı görmek ne zaman ki işkence olacaktı ona; o zaman bırakacaktı her şeyi. Gerekirse buradan gidecekti. Deniz gözlerinin olmadığı bir yere…
Ayakları kendisini uzaklara götürse de, aklı onun yanındaydı. Semih’lerin Asya’yı bırakıp gitmiş olabileceklerine pek ihtimal vermese de gecenin bu saatinde dışarıda tek başına olmasını istemiyordu. Cebinden telefonunu çıkartıp Semih’i aradı ve Asya’nın yanına gitmelerini söyledi. Aldığı cevaptan memnun olarak yürümeye devam etti.
Ne kadar yürüdüğünü bilmiyordu Altay. Ayaklarının ağrısına bakılırsa uzun zaman olmuştu. Önemsemedi bu durumu. Boş vermişti her şeyi…
Yeni güne gözlerini, keskin bir baş ağrısıyla açtı. Yatakta doğrularak şakaklarını ovmaya başladı. Faydası olmadığını anlayınca, duşa girdi. Soğuk suyun bile etkisi olmamıştı. Acı bir kahve yapmak için mutfağa doğru ilerledi. Sabah diyebileceği bir saatte eve gelmiş ve uyumuştu. Bir an önce hazırlanıp hastaneye gitmesi gerekiyordu fakat başındaki bu ağrı, hiçbir şey yaptırmıyordu Altay’a.
Kahvesini içtikten sonra son bir gayretle hazırlanmış ve hastaneye gelmişti. Odasına doğru ilerledi ve randevulu hastaları olup olmadığını sekreterinden kontrol ettirdi. Olmadığını öğrendiğinde, rahatladı. Birkaç hasta dışında, odasına gelen olmamıştı. Eylül’ün her zaman alışkanlık haline getirdiği kahve molası; o günden sonra sekteye uğramıştı. Utandığı ve mahcup olduğu için gelmediğini biliyordu Altay. Ani bir kararla masadan kalktı. Kafeteryaya inerek iki kahve aldıktan sonra, Eylül’ün odasına doğru yürümeye başladı. Bunu neden yaptığını bilmiyordu. Sadece, onun kendisini daha fazla kötü hissetmesini istemiyordu. O gün, sahilde, ona fazlasıyla kötü davranmıştı ve bu durum Altay’ı rahatsız ediyordu. Sinirden ne yaptığını, ne söylediğini bilemeyecek durumdaydı o zaman.
Kapıyı çalıp içeri girdiğinde, Eylül’ü bilgisayarın başında bir şeyler yazarken buldu. Gözlerinde büyükçe bir gözlük ve çatılan kaşları ile oldukça komik görünüyordu. Hafifçe öksürerek varlığını belli ettiğinde, Eylül’ün az önce çatık olan kaşları bu defa hayretten havalanmıştı. Neden burada olduğunu sorguladığı belliydi. Bakışları yüzünden, ellerindeki kahveye kaydığında konuşma ihtiyacı hissetti Altay.
“ Kahve molası verirsin diye düşündüm. “
“ Ta-tabi. Geç otur şöyle. “
Altay, Eylül’ün gösterdiği koltuğa oturduğunda, Eylül’ün de masadan kalkarak tam karşısına oturuşunu izledi. Elindeki kahveyi Eylül’ün önüne bırakmak için hafifçe öne doğru eğildi. Kahveyi bıraktıktan sonra, sırtı tekrar koltukla buluştu.
“ Ben… Ben seni görmeyi beklemiyordum. Yani o gün olanlardan sonra… “
“ Özür dilerim. “ dedi Altay ve devam etti. “ Yaşadıklarım beni fazlasıyla sarsmıştı ve ben de patlayacak birini arıyordum sanırım. Karşıma sen çıkınca, istemediğim şeyler söyledim. “ diyerek hissettiklerini açıkladı.
“ Ama haklıydın Altay. Ben o akşam o şekilde sana yaklaşmasaydım sevgilinle aran açılmayacaktı. Ben sebep oldum. “
Evet suçlu olan Eylül’dü belki ama vazgeçen Asya olmuştu. İnanmayan, güvenmeyen, dinlemeyen… Eylül, yıkılmaz dediği duvarların nasıl çatlayabileceğini göstermişti Altay’a. Bitmez dediği aşkın nasıl bittiğini…
“ Sen bana, hiç bitmeyeceğini düşündüğüm bir rüyanın bitebileceğini gösterdin. “ dedi, kısık bir sesle.
“ Bitmesine ben sebep oldum… “ diyen kadını bakıp başını iki yana salladı.
“ Sebep olduğun doğru ama asıl sebep bana güvenmemesi. İnanmaması. Ona gerçekleri anlatmadım. Anlatsam da inanmayacaktı. O yalnızca gördüklerine tutunup nefret ekiyor sol yanına. Yanlış anlama olabileceği aklına dahi gelmiyor. Ve bu; bana olan güvenini gösteriyor Eylül. Onda nasıl bir yer edindiğimi gösteriyor… “
“ Seviyorsun onu… “ diyen kadına baktı bir süre. Güzeldi. Gerçekten çok güzeldi. Güzelliğinin hiçbir şekilde ilgisini çekmemesi, o deniz gözler yüzünden miydi?
Kahvesini dudaklarına götürüp bir yudum aldıktan sonra konuşmaya başladı.
“ Sevmek… Hissettiklerimin bu kelimeyle açıklanabileceğini sanmıyorum. Ama eğer duygularıma bir isim koyulacaksa, seviyorum. Çok seviyorum… “
Cümlesi bittiğinde, karşısındaki kadına dikkat kesildi. Gözlerini kaçırması, ağlamak üzere olduğunu belli ediyordu. Görmemiş gibi yaparak bakışlarını odada gezdirmeye başladı. Kendi odasının aynısı olan bu oda, daha sıcak, daha samimiydi. Renkli koltuk takımı ve birkaç bebek resmiyle süslenmiş oda, hastanenin kasvetini taşımıyordu.
“ İstersen ben konuşabilirim Altay. Ona, olanların benim aptallığım olduğunu anlatırım. Suçun olmadığını… “
Altay, başını iki yana sallayarak reddetti Eylül’ü.
“ Hayır… “ dedi keskin bir ses tonuyla. “ O gelmeden gitmeyeceğim ona. Kendimi ona anlatmayacağım. Aşkımı kirletmediğimi, ondan başkasını görmediğimi söylemeyeceğim. “
Cümlesi bittiğinde, kahvesinden büyükçe bir yudum daha aldı. İçindeki kırgınlık git gide büyüyordu ve Altay bununla nasıl başa çıkacağını bilmiyordu. Hissetmemeye çalışıyordu. Hissettirmemeye çalışıyordu ama olmuyordu. Asya’nın adını anmak bile, depreme tutulmuş gibi titretiyordu Altay’ı. Bu konuda daha fazla konuşmak istemediğini belli etmek için Eylül’ü hedef aldı.
“ Gözlük kullandığını bilmiyordum. “ dedi, hafifçe tebessüm ederek.
“ Yalnızca çalışırken kullanıyorum. Öğrencilikten kalma bir alışkanlık. “
Altay, anladım dercesine başını salladığında biten kahvesini eline alıp ayağa kalktı.
“ Ben artık gideyim. “ dedikten sonra kapıya doğru yürümeye başladı.
“ Yine gel… “ diyen sesi onaylayarak kapıdan çıktı. Rahatlamıştı. Bu konuşmayı yapmakta ilk başta tereddütleri olsa da, artık öyle değildi. Eylül iyi bir arkadaştı. Arkadaştan fazlası olamayacağını anlamış olduğundan emindi Altay.
Odasına geldiğinde, sessizlik karşıladı Altay’ı. Koltuğa bırakırken iri bedenini, hayatını düşündü. Asya’dan öncesini ve sonrasını. Asya’yı milat kabul eden benliği, can çekişiyordu. Ruhu kaybolmuştu sanki… Umutsuz ve mutsuzdu…
Gözlerini dinlerdirmek için bir süreliğine yumdu. Hayali belirdi, hemen yanında. Gözlerinin önünde dans eden saçlara dokunmak istedi… Deniz mavisi gözlerinde boğulmayı… Kokusunu derin derin solumayı… Gözlerini hiç açmamak istedi Altay. Zaman dursaydı ve Altay, bu anda kalsaydı…