“ Akşama hazır ol güzellik. Aklının duracağı bir yere götüreceğim seni. “
Asya, Alp’in bu gizemli hallerine gülümsedi. Hep böyleydi bu çocuk. Sürprizlerle dolu ve inanılmaz. Asya’yı şaşırtmayı alışkanlık haline getirmiş, uslanmaz bir serseri.
“ Nereye gideceğimizi söylemezsen gelmem. “ dedi Asya, söylemeyeceğini bile bile.
“ O zaman sen kaybedersin. Evde kös kös oturmaya hazır ol. “
“ Lütfen… “
“ Geliyor musun? Yoksa seni almadan gideyim mi? “
Asya, pes ediyorum dercesine ellerini kaldırdı. Alp’te en sinir olduğu şeylerden biri şu inadıydı. Ne söylerse söylesin asla kendinden taviz vermiyordu. Bu halleri eskiden olsa Asya’yı çileden çıkarırdı ama artık hoşuna bile gidiyordu. Kafasını dağıtmasında çok büyük yardımı oluyordu karşısında, kendisine zafer kazanmış gibi gülümseyen adamın. Altay’ı düşünmeye fırsatı kalmıyordu onunla beraberken. Acıyı yok etmiyordu belki ama acısını hafifletiyordu. Yalnızken, tebessüm etmeyi bile başaramazken onunla saatlerce kahkahalarla gülebiliyordu.
“ Ama önce Hasan Usta’nın yanına gitmeliyim. Çok ihmal ettim onu. “
Alp’in çatılan kaşlarını görse de bu konu hakkında konuşmak istemiyordu. Altay’la karşılaşma ihtimali bile olsa gitmek istiyordu. Hasan Amca’sı ile Altay’la ayrıldıktan sonra hiç konuşmamışlardı. Ayşe Sultan sayesinde nasıl olduğunu öğrenebiliyordu yalnızca.
“ Gitme desem de gideceksin değil mi? “ diye soran adamı başıyla onayladı.
“ Asya… Yine üzülmeni istemiyorum. O adamla karşılaşmak sana hiç iyi gelmeyecek. Kendini toparlamışken yeniden dağıtacaksın. “
Haklı olduğunu biliyordu Asya. Altay’ı gördüğü her an, ölmek üzere olan bir hasta gibi hissediyordu kendini. Can çekişiyordu…
“ Ondan kaçamam Alp… Suçlu olan ben değilim. Onun kaçması, yüzüme bakamaması gerekiyor. “ dedi, hafifçe kısılmış sesiyle.
“ Sen suçlu olduğun için kaçmıyorsun ki Asya… Sen aşık olduğun için kaçıyorsun. “
Alp’in cevabı, Asya’yı en derininden sarsmıştı. Aşıktı Asya… Kendisini aldatan, yalan söyleyen bir adama aşıktı. Bu… Bu öylesine acı vericiydi ki... Alp söyleyene kadar bu gerçeği görmezden gelmişti. Onu değil, onu sevdiğini unutmaya çalışmıştı şimdiye dek…
Tek bir söz… Tek bir söz celladı olmuştu Asya’nın.
“ Asya? “ diyen endişeli sesi duyduğunda, dolu dolu olmuş bakışlarını genç adama çevirdi.
“ Onu sevmemek elimde değil… “ diye fısıldadı sessizce.
“ İhanetine rağmen mi? “
“ İhanetine rağmen. “ diye yineledi Alp’i. Ne yapmış olursan olsun sevmekten vazgeçmiyordu hain kalbi. Ama sevmeye devam etmesi, ona geri döneceği anlamına gelmiyordu. Asya öyle bir şey yapmazdı Asya. Affedemez, güvenemezdi…
“ Geçecek… “
“ Geçmeli… “
Aralarında geçen bu kısa konuşma, Asya’nın tüm cesaretini kırmıştı. Bu kadar duygusalken onu görmek istemiyordu. Karşılaşma riskini göze alamayarak gitmekten vazgeçti. Alp’e veda ettikten sonra Elif’in evine doğru yürümeye başladı.
Elif’in evinin önüne geldiğinde, kapıyı çalmak yerine mesaj attı. Dakikalar sonra açılan kapıda, en yakın arkadaşını gördüğünde boynuna sarıldı. Gözyaşları, akacak bir omuz bulmanın rahatlığıyla dökülmeye başlamışlardı.
“ Ne oldu sana? “
Asya, cevap vermek yerine daha çok gözyaşı dökmeye başladı. Günler geçiyor fakat içindeki acı geçmiyordu. Bununla nasıl baş edeceğini bilemiyordu Asya.
“ O adi herif mi bir şey yaptı? “
Asya, hıçkırıklarını durdurabildiğinde başını iki yana salladı. Yapmamıştı. Hiçbir şey yapmamıştı. En çok zoruna giden de buydu ya. Kendini açıklamamış, olanların aptal bir yanlış anlama olduğunu söylememişti. Vazgeçmişti…
“ Elif… “ dedi güçlükle çıkan sesiyle. “ Ben ölüyorum… “
Çaresizliği öyle büyüktü ki… Ne ona gidebiliyordu ne de ondan ayrı yapabiliyordu. Bitmiyordu yüreğindeki sancı… Nefes aldırmıyordu Asya’ya.
Eve girip Elif’in odasına çıktıklarında da ağlamaya devam ediyordu. Böyle kolay vazgeçemesin istiyordu yüreği. Onun için özel olduğunu göstersin istiyordu. Ama yapmıyordu Altay. Kendisini açıklamadığı gibi, karşısına da çıkmıyordu artık. Buna mutlu olması gerekmez miydi? Niye daha fazla acı çekiyordu?
“ Onunla konuş Asya. Bu şekilde devam edemezsiniz. Semih, Altay’ın da iyi olmadığını söylüyor. “
“ Yalan! “ diye bağırdı Asya. “ İyi olmasa, mutlu olmasa gelirdi. Yanlış anladığımı, bir açıklaması olduğunu söylerdi. “
“ Söylemiş… “ diyen Elif’e, kızgın gözlerle baktı Asya.
“ Ben anlatma deyince, sustu Elif. Sustu! Eğer gerçekten bir açıklaması olsaydı bırakmazdı. Ne yapar eder dinlememi sağlar, benden vazgeçmezdi… “
Kızgın başlayan sesi, sonlara doğru hüzünle kaplanmıştı. Boğazının düğüm düğüm olmasını engelleyemiyordu Asya. Onu unutmaya çalışmanın gülünçlüğünü yeni fark ediyor gibiydi. Biliyordu, yapamazdı. Onu sevmek elinde olmadığı gibi unutmak da elinde değildi. Geceye benzettiği gözleri, unutmayı bir türlü başaramadığı derin, erkeksi kokusu, ve dudakları arasından çıkıp yüreğine dokunan sözleri… Nasıl unutabilirdi ki Asya? Yüreği çığlıklar ata ata adını haykırırken, çoktan mağlup olmuştu bu savaşta…
“ Kızım? “ diyen sesi duyduğunda, nasıl olduğunu bilmediği bir hızda babasına doğru koşmaya başladı. Güvendiği kolların arasına girdiğinde, yüreğindeki ağırlık toz bulutları gibi dağılmıştı. Babası yanındaydı… Burada, kollarındaydı. Ağladığının bile farkında değildi babasına sarılırken. Öyle çok özlemişti ki.
“ Canım… Canım babam… “ diye sayıklarken, bir yandan da ağlayışını zapdetmeye çalışıyordu. Hıçkırıklar boğazından izinsiz çıkıyor ve Asya’yı daha büyük bir uçuruma sürüklüyordu.
“ Kızım, sen iyi misin? “ diyen endişeli sesi duyduğunda, gülümsemeye zorladı kendini. İyi değildi Asya… Hiç iyi değildi hem de.
“ İyiyim. “ dedi, babasını inandırmaya çalışarak. “ Çok iyiyim. “
Babasını inandıramadığı, havaya kalkan kaşlarından belli oluyordu. Kendine çeki düzen vererek gözyaşlarını kuruladı.
“ İyiyim, gerçekten. Seni özledim sadece. “
“ Asya’m… Yemek yiyelim sonra da biraz konuşalım olur mu? “
Babasını başıyla onayladıktan sonra, özlediği kolların arasından çıkıp mutfağa doğru ilerlemeye başladı. Ayşe Sultan’ı telefondan gizli gizli konuştuğunu görünce; büyükçe bir tebessüm yerleşti dudaklarına. Sandalyeyi çekip oturduğunda, çıkan sesten yaşlı kadının bakışları kendisini buldu.
“ Selam söyle Hasan Usta’ya. “ dedi, imalı bir şekilde bakarken. Ayşe Sultan’ın utandığını görünce oturduğu yerden kalkarak yanına geldi. Kızaran yanaklarını kıstırıp öpmeye başladı.
“ Benim sultanım aşık mı olmuş. “ diyerek bir yandan dalga geçiyor bir yandan da kadını gıdıklıyordu. Gülme sesleri mutfaktan dolup taştığında, babası da geldi yanlarına.
“ Ay dur nefessiz bıraktın beni. “ diyen kadını dinlemiyor, gıdıklamalarına devam ediyordu ta ki; babasının otoriter sesini duyana kadar.
“ Rahat bırak Ayşe’yi kızım. “
Babasının uyarısı üzerine ellerini yaşlı kadının üzerinden çekti. Hep beraber masaya oturup yemeğe başladıklarında, babasının gözlerinin üzerinde olduğunu hissetti. Muthemelen göz altlarının mora dönmüş olması ve yüzünün çökmesiydi bu dikkatin sebebi.
“ Zayıflamışsın. “
“ Biraz kilo verdim. “ diyerek konuyu kapatmaya çalıştı. “ Malum hava oldukça sıcak, yemek yiyemiyorum. “
“ Ee Ayşe Sultan söyle bakalım var mıydı bir sıkıntınız, bir derdiniz? “
Babasının alışkanlık haline getirdiği bu soruyu duyunca, keyifli bir gülümseme yerleşti dudaklarına. Çocukluğundan beri süregelen bu sorunun cevabı da hazırdı.
“ Sıkıldık, sakındık. Kendimizi eve kapattık. “
Bir ritüele dönüşen bu muhabbet, baba kızı çok eğlendiriyordu. O bu sözle, babasını özlediğini dile getirirken, babası; özlendiğini duymak istiyordu.
Gülerek geçen yemeğin ardından, baba kız salona geçtiler. Babasının yanına oturacağı sırada engellenmiş, karşıdaki koltuğa oturtulmuştu. Bir anlam veremedi babasının bu hareketine. Her zaman, kollarının arasında olmasını isteyen adamın bu davranışı Asya’yı şaşırtmıştı.
“ Asya’m… Güzel kızım beni dikkatli bir şekilde dinlemeni istiyorum. “
Babasının ciddi ses tonu, Asya’nın içine endişe tohumları ekmişti. Dikkatli bir şekilde babasına baktı. Söyleyeceklerini merak ediyordu.
“ Kızım ben artık senden ayrı yaşamak istemiyorum. “
“ Ben de istemiyorum baba. “ diye cevapladı babasını.
“ Benimle gelmeni istiyorum güzel kızım. Biliyorum sen bu şehirden ayrılmak istemiyorsun ama artık olmaz kızım. Şimdiye kadar işleri bir yoluna koyar, ben de buraya gelirim diyordum ama olmadı. Şirketi bırakmam mümkün değil. Senden uzak olduğum her gün, Gül’ümün bana kızdığını biliyorum. Seni yalnız bırakamam Asya, artık yapamam. Orada istediğin bölümü istediğin üniversitede okuyacaksın. “
Asya, babasının ağzından çıkanları şaşkınlıkla dinliyordu. Babası, onunla beraber gitmesini istiyordu. Bu şehri terk etmesini… Yapabilir miydi hiç? Kopabilir miydi annesiyle arasında olan tek bağdan?
“ Yapamam… “ dedi, titreyen sesiyle.
“ Anneni bırakmıyorsun kızım. Aksi olsa yaşayabilir miydim ben? Söz veriyorum istediğin zaman buraya dönebilir annenin yanına gidebilirsin. “
“ O adamla yaşamamı nasıl istersin benden? “ diyerek isyan edercesine sordu. Annesine düşman olan birinin yakınında olamazdı.
“ Kızım, babam hasta. Ölmek üzere olan birine bu düşmanlık fazla değil mi? “
Değil! Diye düşünse de, bu düşüncesini dışa vurmadı. Babasını üzeceğini biliyordu. O yüzden sessiz kaldı.
“ Bu akşam arkadaşımla buluşacağız. “ dedi, konuyu kapatmak istercesine. “ Gidebilir miyim? “
“ Peki git ama söylediklerimi düşün olur mu? Seni zorla götürmek gibi bir niyetimin olmadığını bil kızım. Yanımda istediğimi de unutma. “
Asya, babasının sözlerini dinledikten sonra kapıya doğru yürümeye başladı. Ani bir kararla geri dönüp babasına sarıldı. Onu üzmekten nefret ediyordu! Babasının yanağına bir öpücük bıraktıktan sonra çıktı evden. Alp’i kapıda bekler bir halde bulunca, hiç şaşırmadı. Onun alışkanlık haline getirdiği şeylerden biriydi bu. Mutlaka kendisini evin önünden alır ve yine evin önüne bırakırdı.
Alp’in yanına geldiğinde, yüzündeki sırıtış dikkatini çekti. Gözlerini hafifçe kısarak izledi karşısındaki adamı.
“ Beni nereye götüreceksin? “ diye sordu, yüzündeki ifadeden şüphelenerek. Alp’i tanıdığı şu kısacık zamanda öğrendiği bir şey varsa o da Alp’ten her şeyi beklediğiydi.
“ Gidince görürsün. Atla hadi. “
Alp’i dinleyerek motorun arkasına oturdu. Kollarıyla genç adamı sardığında, içindeki yabancılık hissini bir kenara bırakmaya çalıştı. Böyle hissetmeye devam etmek istemiyordu… Ama engelleyemeyeceğini de biliyordu. Uzun sayılabilecek bir süreden sonra boş bir alana girdiler. Alp’in yaşlarında birçok genç ve yanlarında sevgilileri olduğu belli olan kızlarla dolu olan bu yere Asya’nın içi hiç ısınmamıştı.
“ İşte geldik. Hadi gel seni arkadaşlarımla tanıştırayım. “
Motordan inerek Alp’i takip etmeye başladı. Kalabalık bir grubun önüne geldiklerinde, ister istemez tedirgin oldu. Baştan aşağı siyah deriyle giyinmiş bu adamlara sempati duyması mümkün değildi. Gözü Alp’e kaydığında, arkadaşlarıyla selamlaştığını gördü. Bakışların üzerinde olduğunu fark ettiğinde, içindeki huzursuzluk hissi katlandı.
“ Sizi yanımdaki bu güzel bayanla tanıştırayım. Adı Asya, benim neşe kaynağım. “
Arkadaşlarından gelen alkış seslerini duyduğunda, yüzünü buruşturmamak için zor tuttu kendini. Samimiyetten uzak bu yapay davranışları kaldıramıyordu. Tanışma faslından sonra herkes motorunun yanına gitmişti. Anladığı kadarıyla bir yarış olacaktı burada. Alp’le beraber yarışı izlemek için bir köşeye çekilecekleri sırada durdurulmuşlardı.
“ Sensiz bu yarışın keyfi yok Alp. Hadi katıl bize. “
Az önce tanıştığı çocuklardan biri olan adam, Alp’i yarışmaya çağırıyordu. Asya tedirginliğini gizlemek istercesine tutundu Alp’e. Bu adamlar yarı sarhoştu ve bu halde yarışacaklardı. Bu… Bu çok tehlikeliydi.
“ Asya’yı yalnız bırakamam. Başka zaman Tunç. “ diyen Alp’in sesini duyduğunda rahatladı.
“ Çift yarışı olacak zaten. Asya’yla beraber yapabilirsin. Çok seveceğine eminim. “
Asya, itiraz etmek için ağzını açtığı sırada Alp’in istekli bakışlarını gördü. Yarışmak istediği ve kendisi yüzünden yapmadığını anladığında söyleyeceklerini geri yuttu. Her zaman yanında olan bu adamın isteğini geri çevirmek istemiyordu. Evet korkuyordu. Ama üstesinden gelebilirdi.
“ Varım. “ dedi Asya, düşünmeden. Düşünse, vazgeçerdi, yapamazdı. O yüzden kendine düşünme şansı vermeden onayladı karşısındaki adamı.
“ Asya emin misin? Bak yapmak zorunda değilsin. “ diyen Alp’in gözlerindeki endişe, az da olsa rahatlattı Asya’yı.
“ Eminim. “
Alp’le beraber, hazır hale getirilmiş motorun yanına geldiklerinde içinde baş gösteren korkuyu görmezden gelmeye çalıştı. Motora yerleşen Alp’e baktı ondan cesaret almak istercesine. Motora binmek için hamle yapacağı sırada, ne olduğunu anlayamadığı bir şekilde sürüklenmeye başladı. Kendisini kimin sürüklediğini göremiyordu. Sonra, doldu kokusu burnuna. Tanıdıklığı, gözlerini yaşarttı. Burnu sızladı…
Yürümemek için direndi tüm gücüyle. Çığlık atmak istiyordu. Arkasına dönüp baktığında, Alp’in sımsıkı tutulduğunu gördü. Semih… Evet Semih’ti o. Damarlarına yayılan ani bir öfkeyle çekti elini. Kendisini kurtarmayı başardığında, geriye doğru koşmaya başladı. Birkaç adım anca atabilmişti ki, o aşinası olduğu kollar tarafından sarıldı. Durdu. Kıpırtısız kaldı kolları. Bedeninin hareketsizliğine ters bir şekilde depremler oluyordu içinde. Yüreği sarsılıyor, kalbi titriyordu…
“ Kendini nasıl tehlikeye atabilirsin? Aklını mı kaçırdın? “ diye soran Altay’ın sesindeki öfke, Asya’yı kendine getirdi. Bu adama karşı bu kadar zayıf olmamalıydı!
“ Sana ne! “ dedi, yüzünü sevdiği adama dönmeden.
Sözleri biter bitmez kollarından sıkıca tutulmuş ve döndürülmüştü. Yüz yüzeydiler şimdi. Asya, özlediği gözlere bakmamak için içindeki aşık kadınla savaşıyordu. Hayır, yenilemezdi ona.
“ Benim yüreğim senin ömrüne bağlanmışken, bana sana ne diyemezsin Asya. Diyemezsin… “
Altay’ın sözleri, yutkunma ihtiyacını körüklemişti. Ardı ardına yutkunuyordu Asya. Kokusu, bakışı, sözleri… Direnmek istiyordu ona. Böyle kolayca ona kapılmamak… Sonra, o gün geldi gözlerinin önüne. Başka bir kadının izleri olan bedeninden uzaklaşmak için çırpınmaya başladı. Bıçak saplanıyormuş gibi hissediyordu, o böyle kollarından tuttukça.
“ Bırak beni! “ diye bağırdı. “ Alp’e gideceğim, bırak! “
Altay’ın sanki mümkünmüş gibi daha da gerilen yüz hatları, Asya’yı az da olsa ürkütmüştü.
“ O herifi öldürmem için bahane yaratma bana Asya! Düş önüme, güzellikle yürü. Yoksa yemin ederim seni böyle bir yere getirdiği için o adamı ölmekten beter ederim. “
Asya, Altay’ın sözlerinden çok, gözlerindeki keskinlikten geri adım attı. Söylediklerini yapacağını biliyordu. Bir kere yapmıştı, yine yapardı.
İzbe yolda sessizlik içinde yürümeye başladılar. Asya, Altay’ın gerisinde olmaya dikkat ediyor, onunla aynı hizada olmak istemiyordu. Ellerindeki baskıdan rahatsız olsa da, kurtulamayacağını biliyordu. Diretmedi daha fazla. Ve düşünmemeye çalıştı ellerinden kalbine doğru yayılan sıcaklığı…
Düşünmemeye çalıştıkça, daha çok zorluyordu kendisini gözleri. Yanıyordu. Hem de ne yanmak… Akmak için fırsat kolluyordu yaşları. Ama olmazdı, şimdi olmazdı… Güçsüz olamazdı karşısında. Kurtulmak istiyordu dokunuşundan. Hissetmemek istiyordu. Böyle devam ederse daha fazla dayanamayacağını biliyordu. O el, yüreğine dokunuyordu…
Çok değil, birkaç metre sonra ayrılmıştı elleri, adamın ellerinden. Bir boşluğa düşüyormuş gibi hissetti kendini. Semih’in olduğunu bildiği arabanın önüne geldiklerinde, Altay’ın sert sesi doldurmuştu kulaklarını.
“ Bin. “
Başka zaman olsa asla onu dinlemez ve kendi bildiğini yapardı ancak şu anda o kadar zayıf hissediyordu ki kendini… Tek kelime söylemeye bile hali yoktu. Onunla ne tartışacak ne de konuşacak gücü vardı.
Sözünü ikiletmeden arabaya binip kapısını kapattı. Altay’ın da arabaya binmesiyle, başını cama yasladı. Arabayı hareket ettirmesini beklese de, beklediği olmadı. Yine de ayırmadı gözlerini, geceden. Altay’a bakmamak için zorluyordu kendini.
“ Asya… “
Altay’ın derinden ve boğuk çıkan sesi, Asya’nın kuruyan gözlerini yine yaşartmıştı. Sesi… Sesi nasıl oluyordu da dokunabiliyordu yürek tellerine? Pas tutmamış mıydı onlar?
“ Seni ald… “ Altay’ın o konu hakkında konuşmaya başlamasıyla, ani bir şekilde sözünü keserek; “ Ben gidiyorum. “ demişti. Bunu neden yaptığını bilmiyordu. Gecelerce zihnini yoran düşüncelerden kurtulacaktı belki ama, korkmuştu. İstememişti dile getirmesini. Daha bu sabah neden açıklama yapmıyor diyen kendisi değilmiş gibi.
Gözlerini gece karanlığından ayırıp, Altay’a çevirdi. Sözlerinin etkisinin nasıl olduğunu anlayamıyordu. Donmuş gibiydi Altay. Gözünü dahi kırpmıyordu. Onun bu hali, Asya’yı korkutsa da bir şey söylemedi.
“ Gidiyorsun… “ diyen Altay’ı başıyla onayladı. Sesinin çıkmamasından korkarak.
“ Nereye? “
“ İstanbul’a. “
“ Ne zaman? “
“ 1 hafta sonra. “
“ Temelli mi? “
“ Temelli. “
Son sözler olmuştu bunlar aralarında. Altay’ın her sorudan sonra aldığı cevaplarla omuzlarının biraz daha düştüğünü görmüştü. O an boynuna sımsıkı sarılmamak için zor tutmuştu kendini. Hıçkırıklarını onun omzunda bastırmak ve gözyaşlarını onun göğsüne akıtmak istemişti…
Semih gelmişti bir an sonra. Gözyaşlarını içine akıtarak baktı, geçtikleri yollara. Araba ani bir şekilde çukura girince, başını cama çarpmıştı Asya. Altay arabayı durdurmuş ve Asya’nın başını elleri arasına almış bir şeyi varmı diye kontrol ediyordu.
“ İyi misin? Bir şeyin yok değil mi? “ diye soran Altay’ın sesindeki şefkat titretti Asya’yı.
“ İyiyim. “ dedi, zorlukla.
“ Daldın gittin oğlum. Görmedin mi koca çukuru? “ diyen Semih’e cevap vermeyen Altay’dan ayırdı bakışlarını. Arabayı tekrar çalıştırmış ve kısa süre sonra da ilçeye varmışlardı. Önce Semih’i bırakmıştı evine ardından arabayı sahile çekmişti. Asya, bir yandan onunla yalnız olmanın sıkıntısını yaşarken bir yandan da onsuz geçen günlerin acısını çıkarmak için yüzünü inceliyordu. Zayıflamıştı. Çok zayıflamıştı hem de. Yüzü çökmüş gibiydi. Altay’ın gece karası gözleri kendisi ile buluştuğunda fark etti ne yaptığını. Gözlerini hızla kaçırarak ona bakmıyormuş izlenimi vermeye çalıştı. Boşuna olduğunu bile bile…
“ Niye getirdin beni buraya? “ diye sordu, bir an önce uzaklaşma ihtiyacı ile.
Susuyordu.
“ Ne istiyorsun benden? “ diye sordu bu defa.
Susuyordu.
“ Allah’ın cezası! “ diye bağırdı. İçindeki acı, öfkeyle bilenmişti. Durduramıyordu kendisini. İçindeki tüm zehri kusmak istiyordu ona.
“ Sen… Sen hayatımı mahvettin benim! Hayallerimi çaldın… Sevdim seni ben, sevdim! Sen ne yaptın? Ne yaptın Altay? Heyecan içinde seni beklerken, sen… “ devamını getiremedi cümlesinini. Gözyaşları yanaklarından süzülürken, yüzü kaybolmuştu Altay’ın avuçları arasında.
“ Gitme… “ diye çıkan sesi öyle perişandı ki… İçi ezildi Asya’nın.
“ Eve götür beni. “ dedi son kalan gücüyle.
**
Kaçıncı şişeydi elindeki, hatırlamıyordu Altay. Bildiği yalnızca, Asya’nın gideceğiydi. Gidiyordu, can bildiği… Gözyaşları yanaklarından süzülürken, utanmıyordu Altay. Sevdiği için döktüğü gözyaşından utanmayacak kadar aşıktı. Elindeki şişeyi tekrar kafasına diktiğinde, boş olduğunu gördü. Fırlattı, dalgaların vurduğu kayalıklara.
Oturduğu yerden kalkarak az ileride olan tekneye doğru yürümeye başladı. Adımları sarhoş olduğunu belli edecek kadar sarsak olmasa da, dikkatli değildi. Arada bir sendeliyor, ufak taşlara takılıyordu. Teknenin önüne geldiğinde, Hasan Usta’yı tezgahı kapatırken gördü. Tekneye atlayıp, Hasan Usta’nın taburesine oturdu.
“ Ben geldim baba. “ dedi, yorgun sesiyle.
“ Hoş geldin oğlum. Ama görünen o ki, hoş bulmayacaksın… “
Başını salladı Altay, onaylarcasına. Hoş gelmezdi hiçbir yer, Asya’nın yanından başka. Biliyordu bunu adam, biliyordu. O yüzden söylüyordu ya…
“ Bu gece burada kalabilir miyim baba? “ diye sordu.
“ Geç hadi. Uyu da toparla kendini. Ben gidiyorum. Sağlıcakla kal evlat. “
Yaşlı adamın gidişini yorgun gözlerle izledi bir süre. Sonra, ayağa kalkarak kamaraya çevirdi yönünü. Tam o anda tezgahın üzerindeki bıçak çekti dikkatini. Elini uzatıp aldıktan sonra, kamaraya doğru yürümeye başladı. Tek kişinin bile sığamayacağı bu küçücük yere girdiğinde, kendini yatağın kenarına bıraktı. Elindeki bıçağa baktı bir süre. Yardım eder miydi bu, küçük metal parçası Asya’sının yüzünü çizmeye?
Bıçağın keskin ucunu, yatağın tahta kısmına yaklaştırdı. Oydu tahtayı, kesti, çizdi. Yaptıkça ağladı, ağladıkça yaptı… Gün ışıyana kadar uğraştı. Sabahın ilk ışıklarında baktı yaptığı resme. Asya’sı duruyordu karşısında. Asya gidecekti ama bu resim hep burada kalacaktı… Elindeki kesiklerin acısını umursamadan uzandı yatağa. Gözlerini kırpmadan izledi. Uyku bedenini esir alana dek, gördüğü tek şey Asya’ydı…
Hasan Usta’nın yanık sesiyle açtı gözlerini. Yatakta oturur duruma gelerek ellerini şakaklarına götürdü. Keskin bir ağrı vardı başında. Kendine gelmeye çalışarak elleriyle yüzünü sıvazladı. Ani bir şekilde ayağa kalkarak kamaradan çıktı. Hasan Usta’nın yanına geldiğinde, kurumuş kan lekeleriyle dolu ellerini arkasında bağladı.
“ Baba… “ dedi, boğuk sesiyle. “ Emanetim var içeride. Sahip çık olur mu? “
“ Kanının karıştığı emanet, başımın üstündedir. “
Mahcupça baktı Altay, karşısındaki adama. Başıyla selam vererek ayrıldı tekneden. Bedenindeki uyuşukluğa ters bir şekilde içi yangın yeriydi. Yanıyordu alev alev… Dün yaşadıklarını düşündü, her bir adımda. Semih’in araması geldi ilk aklına. Asya’nın o herifle ilçeden çıktıklarını duyunca, ne yapacağını şaşırmıştı. Delilik damarlarına yayılmıştı. Semih’le beraber ilçeden çıkıp gittikleri yöne doğru ilerleyince, anlamışlardı nerede olabileceklerini ve kanı donmuştu Altay’ın Asya’ya bir şey olma ihtimali ile. O adamın yanında oluşu bile önemini yitirmişti. Asya’nın kendi canıyken söz konusu, geri kalan her şey önemini yitirirdi.
Asya’nın motora binmek üzere olduğunu gördüğünde, çıldırmanın eşiğine gelmişti. Asya’yı nasıl çekip aldı, nasıl sürükleyerek götürdü hatırlamıyordu bile. Tek hatırladığı, onun büyük bir sakinlikle söylediği sözlerdi. Gideceğim demişti… Geride bıraktığını düşünmeden… Altay’ın ne hale gelebileceğini düşünmeden… Asıl şimdi kaybetmiş gibi hissediyordu Altay. Onun olmadığı bir yerde yaşamak… Hayır, bu Altay’ın başarabileceği bir şey değildi.
Akıl almak amacıyla geldiği Semih’in evinde kara kara düşünüyordu. Ne yapmalıydı, nasıl davranmalıydı bilmiyordu. Asya’nın gideceği gerçeği bir an bile aklından çıkmıyordu. Nasıl çıkardı? Canı gidiyordu Altay’ın…
“ O herifleri polise haber vermekle tehdit edince, kazasız belasız kurtulduk. Ama var ya bir an Alp denen kazmanın bakışlarından ürkmedim desem yalan olur. Şimdiye soluğu Asya’nın yanında almıştır.”
Altay, sinirlerine hakim olmaya çalışarak ellerini yumruk yaptı. Kendisi burada, Asya’sızlıkla savaşırken başka bir adamın onu rahatlıkla görmesine dayanamıyordu.
“ O gidecek… “ dedi, bakışlarını bir yere sabitleyerek.
“ Kim? Asya’mı? “
Başını salladı Altay. Dile getirdiği bu gerçeği kabullenmek istemiyordu aşık yanı. Çekip almak istiyordu sinesine. Kollarıyla sarmak ve bir daha hiç bırakmamak istiyordu…
“ Git konuş Altay. Çok geç olmadan… “
Haklıydı Semih. Konuşmalıydı Asya’yla. Gitmesine engel olmalı, bu kor gibi yakan ayrılığa son vermeliydi. Verdiği bu kararla rahatladığını hissetti. Gidecekti deniz gözlüsüne.
Oturduğu yerden kalkıp kendine düşünme fırsatı vermeden çıktı evden. Yanından geçip giden insan kalabalığında gezdirdi gözlerini. Hiçbiri… Hiçbiri Asya’ya benzemiyordu. Benzeyemezdi. Bildiği hatta emin olduğu bu gerçeğin tekrar farkına varmıştı.
Asya’nın evinin önüne geldiğinde, derin bir nefes çekti ciğerlerine. Kapılarını çalıp Asya ile konuşmak istediğini söylese… Olmaz diye düşündü hemen ardından. Zor durumda bırakmak istemiyordu Asya’yı. Arasa telefonlarına cevap vermeyeceğini biliyordu. Beklemekle buldu çareyi. Asya dışarı çıkana kadar bekleyecekti. Onunla konuşmadan gitmeyecekti Asya kokan bu evden.
Evin tam karşısındaki ağaçlıkların altına oturup evi gözetlemeye başladı. Her an Asya çıkabilirmiş gibi tetikteydi. Ne kadar süre o şekilde bekledi bilmiyordu Altay. Oturmaktan ağrıyan ayakları, uzun zamandır beklediğini gösteriyordu. Önemsemedi. Gerekirse bir ömür beklerdi Asya’yı.
Sonunda gördü, deniz gözlüsünü. Giydiği kot pantolonun üzerin salaş bir tişört uydurmuştu. Bu sıradan kıyafetler bile, eşsiz kılmıştı gözünde Asya’yı. Çok güzeldi… Canını acıtacak kadar…
Oturduğu yerden kalkarak kendini belli etti Asya’ya. Göz göze geldiklerinde, nefesinin ciğerlerine yetmediğini fark etti. Yanına gitmek için adım atmaya ihtiyacı vardı fakat ayakları kilitlenmişçesine yerinden kıpırdatamıyordu. Asya’yı bekledi Altay. O gelsin istedi. Bir kere de o gelsin diledi…
Aralarındaki mesafe, bir cadde boyuydu yalnızca. Gidemiyordu ona. Savaşmak için bir umut bekliyordu ondan. Tutunacak bir dal…
Asya’nın birkaç metre ötesinde duran adama kaydı bu defa bakışları. Gördüğü yüzle bedeni kaskatı kesildi. Kendisinden ayrılan bakışlar, Alp denen herifi bulmuştu. Birbirlerine olan bakışlarını izlemeye dayanamadı Altay. Yumdu gözlerini. Hemen açtı sonra. Bekledi. Asya’yı bekledi. İçindeki çocuğun, merak etme, sana gelecek diyen sesine tutundu sıkıca.
Olmadı… Olduramadı Altay. Son bir gayretle tutunduğu dal, Asya’nın o adama gidişiyle kırıldı. Yerle yeksan oldu birer birer, kurduğu hayaller… Ve altında kaldı Altay, her bir nefeste…
Döndü arkasını, içini paramparça eden görüntüye. Yıkımıydı bu onun. Ölüşüydü. Artık dilinden ne bir söz dökülürdü ne de bir ah… Hepsi… Hepsi hayalleriyle birlikte gömülmüştü, tam şu ana.
Az önce kilitlenmiş gibi tutmayan ayakları, deli gibi koşmak istiyordu. Koşup uzaklaşmak, bu can yakıcı manzarayı unutmak istiyordu. Seçilen olmamanın derin kederi çökmüştü içine. Vazgeçilen olmuştu hep Altay. Hep terkedilen… İlk önce Melek’i terk etmişti, güzel kardeşi… Ardından anne babası. Şimdi de Asya… Kime güvendiyse, kime yer verdiyse yüreğinde, hepsi birer birer ardında bırakmıştı Altay’ı.
Haykırmak istiyordu delicesine. Ve ağlamak… İçindeki irin kuruyana dek, akacak gözyaşı kalmayana dek ağlamak istiyordu. Erkekler ağlamaz sözünün acınasılığını fark ediyordu, tam şu anda. Seven erkek ağlar diyordu, içindeki çocuk. Seven erkek ağlar…