Tutsak olmuştu kelimeler, zihninde. Dili, acısının ağırlığını göze alamayıp sükuta yarenlik ediyordu. Sükut karşılıyordu bir tek Asya’yı…
Alp’e doğru attığı her adım, sessizliğe giden yol olmuştu gözünde. Arkasını dönerek onu arkada bırakmış olmuş muydu şimdi? Hayır… Ne yöne giderse gitsin, pusulası hep Altay’da takılı kalıyordu. Geride bırakabilseydi gerçekten, bu; onu başka kadının kollarında gördüğünde olurdu.
“ Asya iyisin değil mi? O adam sana bir zarar vermedi? “
Alp’in endişeli ses tonu, şu an için hiçbir anlam ifade etmiyordu Asya’ya. Aklı, kalbi, her şeyi sırt döndüğü Altay’daydı. Nasıl hissetmişti acaba? Hayır, düşünmemeliydi bunları. Onun canının acımış olmasını umursamamalıydı. Eğer umursarsa, kaybederdi. Kendine dair ne varsa…
“ İyiyim. “ dedi, sesinin soğuk çıkmasını aldırmayarak. “ Merak etme. “
“ Demesi kolay. Aklım çıktı seni sürüklediğini gördüğümde. O diğer pislik tutmasaydı beni, izin vermezdim Asya. Elime geçirseydim eğer… Seni yanımdan götürmelerine seyirci kaldığım için affet beni. “
“ Ona zarar veremezdin. “ dediğinde, derin bir nefes çekti ciğerlerine. “ Benim kadar zarar veremezdin. “
“ Ne demek bu? “ diye soran Alp’i inceledi bir süre. Bakışlarında takılı kaldı gözleri. Endişeyle dolu olan gözlerin kendisine neden bir anlam ifade etmediğini sorguladı. İstedi, bu gözlere takılıp kalmayı diledi. Biliyordu ki, Alp canını acıtmazdı Altay kadar.
“ Ona gideceğimi söyledim. “
“ Ne? “
Asya, Alp’in şaşkınlığını fırsat bilerek, arkasını dönüp yürümeye başladı. Yorulmuştu. Çok yorulmuştu hem de. Gitmek en iyisiydi. Kendini kurtarabilirdi belki bu çıkmazdan. Belki unuturdu… Belki yakmazdı aldığı soluklar ciğerlerini…
Kolundan tutulup çekildiğini hissettiğinde, durmak zorunda kaldı. Sinirli olduğunu bildiği bakışlarını çevirdi karşısındaki adama.
“ Gideceğim ne demek Asya? “ diye soran Alp’e karşı içinde ufak bir sızlama hissetti. Zor anlarında hep yanında olan adama, bir açıklama borcu vardı.
“ Babam onunla beraber İstanbul’a gitmemi istiyor. “ dedi, bakışlarını kaçırmadan. Gerçeklerin bir tek gözlerinden okunduğunu bildiğinden. Asıl sebebin Altay olduğunu anlatıyordu bakışları. Kalırsam ölürüm demek istiyordu…
“ Beni bırakıp gidecek misin? “ diye soran Alp’e acı bir gülümseme sundu.
“ Ben kalbimi bırakıp gitme derdindeyim Alp… Gerisi umurumda mı? “
Sözlerinin ağırlığını umursamadan arkasını dönerek eve doğru yürümeye başladı. Boğazının düğüm düğüm olmasından nefret ediyordu. Böyle zamanlarda yutkunmakta zorlanıyor ve ağlamamak için dudaklarını dişliyordu. Dolu dolu olan gözleri de kendisine hiç yardımcı olmuyordu. Bu şekilde giremezdi eve. Babasına bu halde yakalanma düşüncesi bile, Asya’yı ürpertiyordu.
Güllerle dolu olan bahçeye geldiğinde, annesinin en çok sevdiği kırmızı güllerin önünde durdu. Yavaşça eğilerek kokusunu soludu. Babası hep, annen gül gibi kokardı sanki koskoca bir gül bahçesini sinesinde taşırdı derdi. Bu yüzdendi soluduğu kokunun anne özlemine şifa olması… Annesini özlüyordu Asya. Küçük, yaralı bir güvercinin can çekişmesi gibiydi özlemi. Geçmiyordu bir türlü…
Az ileride duran babasına takıldı gözleri sonra. O da tıpkı kendisi gibi, gül kokusuyla dolduruyordu ciğerlerini. Koşarak sarıldı, can babasına. Gözyaşlarıyla ıslattı babasının gömleğini. Ağladı… İçindeki acı bitene dek, susmasın istedi hıçkırıkları, durmasın… Annesine ağladı, yüzünü göremeyişine, yanında olamayışına ağladı. Altay’a ağladı sonra… İhanetine, sevmeyişine, gidişine… Ama en çok da kaderine…
“ Gidelim… “ dedi, hıçkırıklarının arasından. “ Her şeyi geride bırakıp gidelim. “
Ve gidiyorlardı. Son günü kalmıştı bu şehirde. Son anıları… Bir daha gelir miydi buraya, bilmiyordu. Adım atabilir miydi, soluyabilir miydi havasını o buradayken hiç bilmiyordu…
Altay, kendisini tüm sevinçlerden mahrum bıraktığı gibi annesine de hasret bırakmıştı. Affedemeyeceği bir neden daha bulmuştu kendine ya da öyle kandırıyordu kendini. Emin olamıyordu. Duyguları öylesine birbirine girmişti ki, ayırt edemiyordu. Tek bildiği gözbebeklerine yerleşen hüzündü. Altay, hüznü yerleştirmişti hayatına, hiç çıkmayacak şekilde…
Zorlanmıştı Asya. Doğup büyüdüğü, kök saldığı bu şehirden kopup gitmek çok zor gelmişti. Ama en çok annesiyle vedalaşmak yormuştu Asya’yı. Toprağına el sürüp, dualar ederken akıttığı gözyaşları eşliğinde dilemişti özrünü. Değmeyecek bir adam için, biricik annesini bırakıp gidecek kadar güçsüz olduğu için diledi özrünü…
Elif’in kendisine kırgın oluşu da, hüznünün sebeplerindendi. Arkadaşı ne yaparsa yapsın konuşmayı reddetmiş ve iyi yolculuklar dilemişti. Beklediği bu muydu? Hayır. Asya, ne olursa olsun arkadaşının yanında olmasını beklemişti. Zor anında ellerinden tutmasını… Olmamıştı bu da, tıpkı diğer istedikleri gibi…
“ Kızım 2 saat sonra uçağımız kalkacak. Merkeze gidelim mi artık? “
Asya, başını sallayarak reddetti babasını. Hasan Amca’sı vardı görmesi gereken. Ona veda etmeden gidemezdi.
“ Hasan Amca’nın yanına gidip geleceğim. Çok bekletmem söz. “ diyerek babasının yanağına bir öpücük bıraktı. Koşar adımlarla evden çıktığında, bu şehirdeki son adımları olduğunun bilincindeydi. Koşuyordu. Rüzgarın tenini yalayıp geçmesine müsaade ediyor, hissetmeye çalışıyordu. Denizin kayalara vurma sesini, bir müzik gibi çekti içine. Bu sesi bile özleyeceğini biliyordu.
Hasan Usta’nın teknesini gördüğü an, adımlarını yavaşlattı. Soluk soluğa kalmış bir şekilde yürüse de önemli değildi. Dakikaları sayılıyken bu güzel şehirde, boşa harcayamazdı zamanını. Hasan Usta’nın görüş alanına girdiğinde, dolu dolu bakan gözleriyle gülümsedi yaşlı adama. Hızlı birkaç adımda yaşlı adamın yanına varıp, kollarına sığındı.
“ Gidiyorsun. “ diyen adama cevap vermedi Asya. Konuşamayacak kadar bitkindi. Bu teknede geçirdiği günler birer birer boğazına diziliyordu. Ama en çok Altay’lı günler yutkunmasına engel oluyordu.
“ Kalbini burada bıraktığını biliyorsun değil mi? “
Hayır demek istedi Asya. Hayır! Hiçbir şeyini bırakmıyordu burada. Bırakmayacaktı.
“ İçeride sana bırakılan bir emanet var kızım. Önce emanete bak, sonra gideceğin varsa gidersin. “
Asya, başını yaşlı adamın göğsünden kaldırdı. Emanet neydi? Anlayamadı. Hadi git dercesine bakan adama daha fazla direnmeyerek kamaraya doğru ilerledi. Ne göreceği hakkında hiçbir fikri yoktu. Ne vardı orada? Aklını ve yüreğini darmadağın edecek bir şey olduğunu tahmin edebiliyordu ama bu… Hayır, bu… Bu çok fazlaydı. Hayallerinden öteydi…
Ardı ardına yutkunsa da, geçmiyordu boğazındaki yumru. Bakışları kendi resminin olduğu tahtada takılı kalmış, tüm duyuları ayaklanmıştı. Kanının bile akmadığına emindi Asya. Nasıl akardı? Kurumuş kan lekeleriyle kaplı olan bu yere bakarken, nasıl donmazdı kanı?
Çöktü olduğu yere. Nefes almayı unutan ciğerlerini umursamadan dokundu, Altay’dan arta kalan izlere. Gözyaşlarıyla ıslansa da umursamadı. Canı yana yana çizmişti bunu sevdiği… Kanı aka aka… Tıpkı kendisi gibi. Acıya acıya sevmiyor muydu Asya da?
Benziyorlardı birbirlerine. Benzerlikleri, duygularıydı. Aşklarıydı. Diğer yarısıydı Altay. Diğer yanıydı. Kabullendiği bu gerçek ilkinden daha çok yaktı canını. Bu kadar biz olmuşken, ihanetin gölgesi değmiş olamazdı üzerlerine.
Hızla doğruldu çöktüğü yerden. Duymaya korktuğu gerçekleri dinleyecekti ondan. Ne olursa olsun. Gerçekte olsa ihaneti, dinleyecekti.
Arkasına bile bakmadan çıktı tekneden. Ayakları kendisini nereye götüreceğini bildiğinden, hızını hiç kesmiyordu. Kesilen yalnızca nefesi oluyordu. Sanki kalbi boğazında atıyordu. Gelmişti sonunda. Altay’a ev olan binaya baktı bir süre. Evi benim demek istiyordu Asya, çığlık çığlığa. Onun evi benim!
Nasıl merdivenlerden çıktı, nasıl kapıyı çaldı bilmiyordu Asya. Bir sis perdesinin ardından izliyordu sanki kendisini. Ve o sisin yalnızca Altay’ı gördüğünde dağılacağını biliyordu. Defalarca çalmasına rağmen açılmayan kapıya bakıp durdu. Açacak diyordu sürekli. Açacak. Tekrar çaldı. Tekrar ve tekrar. Açan olmadı. Umutsuzlukla yaslandı kapıya. Saçları ıslak yüzüne yapışıp görüşünü kapattığında, daha çok ağlamaya başladı. Tekrar çaldı kapıyı. Yine olmadı… Açana kadar çalacaktı Asya. Gitmeyecekti.
Eli, bir kez daha kapıyı bulduğunda, arkasında sıcak bir nefes hissetti. Ensesinde başlayan ürperti tüm vücuduna yayıldı. Buradaydı. Hemen yanında. Hiç düşünmeden kollarını doladı genç adamın boynuna. Sımsıkı sardı. Sımsıkı sarıldı. Hıçkırıkları sevdiğinin göğsünde kayboluyordu. Umursamadı. Daha çok sarıldı ona. Varlığını hissetmeye muhtaçtı Asya. Ama… Ama sarmıyordu hasret kaldığı kollar onu. Dokunmuyordu. Çekmiyordu kokusunu ciğerlerine. Fark ettiği bu gerçek, kıpırtısız kalmasına sebep oldu.
Başını gömdüğü göğüsten kaldırarak gözlerine sabitledi. Orada gördüğü ateş öyle gerçekti ki… Yandı Asya.
“ Neden geldin? “
“ Ölmemek için. “ dedi, gözlerini kaçırmadan. Görsün istedi gerçeği. Tek gerçeğini… Hemen sonra Altay’ın sert kolları arasında buldu kendini fakat bu yalnızca birkaç saniye sürmüştü. Kendini merdiven kenarından bulduğunda, irileşen gözlerini adama çevirdi. Elindeki anahtarla kapının kilidini açmaya çalıştığını görünce, rahatladı. Kapıyı açıp içeri giren Altay’a şaşkınlıkla baktı. Gel dememişti. Hafif bir yutkunma ihtiyacı hissetti. Sonra, çekinerek yaklaştı kapıya. Girip girmemek arasında kararsız kalsa da sol yanını dinlemeyi tercih etti. İçeri girerek ardından kapıyı kapattı.
Salona doğru ilerlerken, gördüklerinin şokunu yaşıyordu. Her yer her yerdeydi. Kıyafetler, şişeler, kabuklar… Böyle bir yerde yaşıyor olamazdı değil mi?
Gözleri Altay’ı bulduğunda, diğer her şey önemini yitirdi. Ona doğru attı adımlarını. Attığı her adıma, gözlerinden süzülen damlalar eşlik ediyordu.
“ Altay… “ dedi, kısık çıkan sesiyle. “ Anlat bana… “
“ Anlatacak bir şey yok. Ne gördüysen o. “
Aralarında yalnızca bir nefeslik mesafe kaldığında, gözlerini gözlerine sabitledi. Yaşlarla parlayan yüzü, kıpkırmızı olan gözleri, titreyen dudakları ile öyle muhtaç görünüyordu ki… Öyle hasret duruyordu ki…
“ Lütfen… “ dedi, son bir gayretle.
Altay’ın iki yanda yumruk olan ellerine kaydı bakışları. Ellerini uzatıp dokundu. Tuttu ellerini ve sonra usulca dudaklarına götürdü. Tüy gibi dokundu dudakları, kendi resmini çizen bu ellere. Yer yer yara izleri hala duruyordu. Gözyaşlarıyla ıslattığını fark ettiğinde, başını kaldırdı.
“ Bu yaralar bile benim olduğunun ispatıyken, kalbindeki yerimi sorgulat bana Altay! Anlat bana! “ diye haykırdı sonunda. Ayaklarının üstüne düşerken, Altay’ın kolları arasında buldu kendini. Sımsıkı sardı hiç bırakmamak istercesine.
“ Ne olur… Kurtar beni bu cehennemden. “
**
Can buldu yakarışları, Altay’da…
Altay, Asya’nın bu çaresiz ve perişan haline dayanamayarak aldı kollarına, hasretini çektiği bedeni. Gururu bırak dese de, dinlemedi Altay. Asya nasıl gördüklerine rağmen gerçeğin peşine düştüyse, Altay’da önemsemeyecekti kalbinin önüne set kuran gururunu. Asya Alp’e gitmiş olabilirdi ama bu gidiş, yüreğinde değildi. Ve bu da yeterliydi Altay için.
“ Anlatacağım. “ dedi, gül kokusunu içine çekerken. “ Ama önce sakinleş. Ağlama artık. “
“ İyiyim ben. Anlat ne olur… “
Altay, onun bu direnişine hafifçe gülümsedi. Dinlemeden, gerçekleri öğrenmeden rahat etmeyeceğini biliyordu. Bu yüzden ellerinden tutarak mutfağa doğru götürdü. Sandalyelerden birini çekerek oturmasını sağladıktan sonra, yüzünü avuçları arasına aldı. Baktı sevdiği deniz gözlere. Ne çok zaman olmuştu ona böyle bakmayalı… İçi yandı bir kez daha. Aptal bir gurur yüzünden sürükleneceklerdi birbirlerinden az daha… Küçük kadını kendisinden vazgeçmediğini öyle güzel göstermişti ki… Artık hiçbir şey ayıramazdı Asya’yı Altay’dan.
“ Asya’m… Beni ağlayan gözlerle dinlemeni istemiyorum. “ dedikten sonra, masada bulunan peçetelerden birine uzanarak Asya’nın gözlerine değdirdi. Yaşları sildikten sonra, kızarmış burnuna bir öpücük kondurduktan sonra ayağa kalktı. Dolaptan soğuk su çıkarıp bardağa boşalttıktan sonra sevdiğinin avucuna bıraktı bardağı.
“ İç. “ dedi, şefkat kokan bir sesle.
Asya’nın titrek bir şekilde bardağı dudaklarına götürüşünü izledi. Onun bu ürkek hali, Altay’ın içinde volkanlar patlatıyordu. Bu sabah, onun gideceğini düşündüğü zaman hissettiği acıyla kasıldı. Ölüm gibi gelmişti gidişi… Oysa şimdi… Buradaydı sevdiği, yanındaydı. Gitmemişti ve gitmeyecekti. Başka ne isterdi ki Altay…
Asya’nın ısrarcı gözlerine daha fazla dayanamayarak oturduğu sandalyeyi Asya’ya biraz daha yaklaştırdı. Ellerini elleri arasına aldıktan sonra, ufak bir buse kondurdu.
“ O gün… O gün saatler geçmek bilmemişti Asya’m. İnan geçmemişti dakikalar. Eylül’ün yanıma gelmesi bile değiştirmedi bunu. İkide bir saate bakıyordum. Sonra, senden açıldı konu. Seviyorum dedim. Çok seviyorum… Anladığını sandım, yanıldım. Kollarını boynuma doladığı an geldin sen. Senden sonra ittim onu. Uzaklaştırdım kendimden. Gelmesen de yapacağım gibi… “
Sözleri bittiğinde, Asya’nın gözlerine daldı bir süre. Zaman dursaydı ya tam şimdi. Hep şu anda kalsalardı… Asya kendisine böyle aşk dolu bakmayalı ne kadar olmuştu sahi? Elini, Asya’nın yanağına koyarak hafifçe okşadı.
“ Ben senden başka hiçbir denizi sevmedim… “ dedi, gözlerinden taşan aşkla. Cevabı, boynuna dolanan kollar olmuştu. Hiç… Hiç bırakmak istemiyordu Altay onu. Kendisi bu kokuya hasretken o adam… Aklına gelen şeyle, kıpırtısız kaldı. O herifin Asya’ya bir daha yaklaşmasını kesinlikle istemiyordu ve bunu Asya’ya söyleyecekti.
“ O adam bir daha yaklaşmayacak yanına. “ dedi, bastıra bastıra. İtiraz kabul etmeyeceğini belirtiyordu bu şekilde.
“ Ama… “ diyen sesi duyduğunda, kaşlarını mümkünmüş gibi daha fazla çattı.
“ Asya, o adamın adını bile ağzına almayacaksın. Anlıyorsun beni değil mi? “
Asya’nın itiraz edeceğini anladığında, hırsla ayağa kalktı. Yok anlatamıyordu derdini bu kıza. Kıskandığını, deli gibi kıskandığını anlamıyor muydu bu küçük kız?
“ Ama sen Allah’ın her günü Eylül’le beraber olacaksın. Ben bir şey diyor muyum? “
“ Ben erkeğim. “ dedi, Asya’nın saçma bulduğu itirazına. Kendisiyle nasıl bir tutabilirdi ki Altay’ı? O kadındı. Savunmasız, narin, kırılgan…
“ Ne olmuş erkeksen? Kadınım diye hiçbir erkekle görüşmeyecek miyim? “ diye soran Asya’nın gözlerinde yanıp sönen ateş, o an bile Altay’ın tüm sinirlerini uçurdu. Bu kıza bayılıyordu Altay… Deli oluyordu…
“ Güzelim benim… Ben kendimi korurum ama sen… Öyle kırılgansın ki. Sana bir şey olacak korkusu, sana zarar verecekler korkusu yaşatmaz beni. Anla ne olur… “
“ Altay şimdiye kadar kendimi nasıl koruduysam bundan sonra da öyle korurum. “
“ Asya’m… Hiçbir erkekle görüşmeyeceksin, konuşmayacaksın demiyorum ki. Bak bizim Semih orada. Git istediğin kadar konuş onunla. Sesim çıkmaz ama şu Alp denen kılkuyruktan uzak dur. “
Sözlerini bitirdikten sonra mutfaktan çıktı. Daha yeni barışmış olmalarına rağmen, yaptıkları bu kavgaya inanamıyordu. Ama dayanamıyordu ki. Asya’yı başka bir adamın yanında görmeye dayanamıyordu!
Asya’nın hala mutfakta olduğunu fark ettiğinde, kendini sakinleşmeye zorlayarak mutfağa girdi. Onu, elleriyle yüzünü kapatmış bir şekilde hıçkırarak ağladığını görünce ne yapacağını şaşırdı Altay. Hemen yanına giderek gül yüzünü ortaya çıkardı. Yaşlarla ıslanmış yüzünü parmaklarıyla kuruladıktan sonra, alnını alnına yasladı.
“ Ağlamana dayanamıyorum… “ diye fısıldadı.
“ Babam… İstanbul’a gitmemde ısrar ediyor. “
Yer mi sarsılmıştı yoksa o sarsıntı kalbinde miydi? Bilmiyordu… Doğru mu duymuştu? Asya, İstanbul’a gitmekten vazgeçmemiş miydi?
“ Sen… Sen gidecek misin? “ diye sorduğunda, nefesini tuttuğunun farkında değildi.
“ Az önce aradı. Beni bekliyor havaalanına gitmek için. Gelmek istemiyorum dedim ama… “
Altay, Asya’nın elinden tutarak ayağa kaldırdı. Asya babasına karşı gelemiyordu belki ama Altay gelirdi. Babasıyla konuşacak, Asya’yı götürmemesi için elinden ne geliyorsa yapacaktı. Gerekirse yalvaracaktı.
Evden çıktıkları andan itibaren bir an olsun bırakmamıştı Altay Asya’nın elini. Asya’nın utandığını, çekindiğini hissedebiliyordu ama başka çareleri yoktu. Babasına anlatmaktan başka. Asya’nın anlattığına göre, babası da aşık bir adamdı. Hallerinden anlayacağını umarak, Asya’nın evine geldiler. Asya’nın tedirginliğini üzerinden atmak için, saçlarına ufak bir öpücük kondurdu ve fısıldadı.
“ Ne olursa olsun senden vazgeçmem. “
“ Ne olursa olsun senden vazgeçmem. “
Asya’dan da aynı karşılığı alınca, içi rahat bir şekilde çaldı kapıyı. Kapıyı Ayşe Sultan olduğunu tahmin ettiği kadın açtığında, şaşkın gözlerle izlendiğinin farkındaydı.
“ Asya, kızım… “
Yaşlı kadına cevap vermek yerine, sarılmayı tercih eden Asya’ya baktı Altay. Onu her şeyden korumak isterken, nasıl üzebiliyordu? Yalnızca aşklarını yaşamaları çok mu zordu? O ana kadar aklına gelmeyen düşünceler, kurt gibi kemirmeye başlamıştı zihnini. Asya’nın maddi durumu hiçbir zaman umurunda olmamıştı ama ya babasının? İnanacak mıydı gerçekten sevdiğine? Parasının peşinde olmadığına?
“ Sen de geç içeri oğlum. “
Yaşlı kadına başıyla selam verip Asya’yla beraber içeri girdi. Heyecanlandığına inanamıyordu. Sevdiği kızın babasının karşısına çıkmanın bu kadar zor olacağını tahmin etmezdi oysa ki… Ama geleceğinin de bu adamın dudaklarının arasından çıkacaklarına bağlı olduğunu bilmek… İşte bu korkutuyordu.
Salona girerken az önce kapıda ayrılan ellerini tekrar birleştirdiler. Hiçbir şekilde ayrılmayız demenin diğer yoluydu bu. Kopmayacaklarının ispatı… Sonunda babasıyla karşı karşıya geldiklerinde, tıpkı az önce olduğu gibi şaşkın bakışlar buldu. Ve kararan gözler… Altay, ne olursa olsun bırakmayacağı ellere daha çok tunuyordu. Sanki bu şekilde elleri arasından kayıp gitmezmiş gibi…
“ Asya? Neler oluyor? “
“ Biz birbirimizi seviyoruz efendim. “ dedi, Asya’nın cevap vermesine müsaade etmeden. Tüm okları kendi üzerine almak istiyordu. Adamın tüm öfkesi, tüm sözleri bir tek kendisini bulsun Asya’sını yaralamasın istiyordu.
“ Kızımla yalnız konuşabilir miyim delikanlı? “
Adamın ses tonu, itiraz kabul etmeyecek kadar sert olsa da Altay’ın umursadığı söylenemezdi.
“ Onu yalnız bırakabileceğimi sanmıyorum. Söyleyeceklerinizi ikimize söylemenizi istiyorum. Çünkü ne ben Asya’nın yalnız başına bu yükün altına girmesine izin veririm ne de Asya’m sizinle beni karşı karşıya bırakır. ”
Sözleri bittiğinde, Asya’nın küçücük elleri kendi ellerini sıkıca sarmıştı. Konuşmaya cesaret edemediği her halinden belliydi ve Altay, onun kendini suçlu hissetmemesi için elinden geleni yapacaktı.
“ Beni şaşırttığınızı itiraf etmeliyim. Birbirinizi sevdiğinizi görebiliyorum ma bir baba olarak bu gerçeği kızımdan duymayı isterdim. “
Asya’nın gözünden yanağına doğru süzülen yaşlar, Altay’ın içini yaksa da şu anda yapabileceği hiçbir şey yoktu. Üzüleceğini biliyordu ama bu şekilde olması… Hayır, dayanamıyordu işte onu üzgün görmeye.
“ Kenan Bey… Ne söyleseniz haklısınız ama inanın mecbur olmasaydık bu şekilde karşınıza çıkmazdık. Sizinle başka bir zamanda başka bir şekilde tanışmayı inanın çok isterdim ama Asya’yı İstanbul’a götüreğinizi öğrendiğim anda, başka bir seçeneğim kalmadı. “
“ Beni ikna etmeye geldin yani öyle mi? “
“ Evet efendim. “ dedi, keskin bir ses tonuyla. Anlasın istiyordu Altay, Asya’yı götüremeyeceğini. İzin vermeyeceğini…
“ Sakin kalmaya uğraşıyorum ama beni zorluyorsun. Kızımın geleceğini, kim olduğunu bile bilmediğim bir adamın ellerine teslim etmeyeceğim. “
“ Adım Altay Sıraç. İstanbul doğumlu, 24 yaşındayım. Doktorum ve burada çalışıyorum. Kızınızı seviyorum ve bırakmıyorum. “
Hiçbir şekilde kendinden taviz vermeye niyeti yoktu Altay’ın. Bu adam kendisini tanımak mı istiyordu? Tanıyacaktı. Evet zengin değildi. Ama seviyordu yetmez miydi bu?
“ Bu konuyu kızımla yalnız konuşmak istiyorum delikanlı. Ve bu bir rica değil. “
Altay itiraz etmek için ağzını açtığı sırada, Asya’nın kolunu hissettiğinde, bakışları ona döndü. Gözleriyle yalvarıyordu adeta.
“ Babamla yalnız konuşabilirim. Sen şimdi git. “ diyen Asya’ya sinirli bir şekilde baktı. Nasıl gitmesini isterdi? “ Lütfen… “ deyişini duyduğunda, pes etti.
“ Kapıdayım. “ diyerek çıktı evden. İçi hiç rahat değildi. Asya’nın üzülmesinden korkuyordu. Öyle hassastı ki… Ve itiraf etmek istemese de korkuyordu. Daha yeni kavuşmuşken elleri arasından kayıp gitmesinden, hiç gelmemesinden…