Asya, babasıyla olan konuşmanın zor olacağını biliyordu. Çok zor olacaktı. Her şeyden önce onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Bunu gözlerinden okuyabiliyordu. Bu çok canını acıtıyordu. Oysa Asya hiç böyle hayal etmemişti. Aşık olduğu adamı anlatırken gözbebeklerinde korku değil sevgi olmalıydı. Mutlulukla ışıldamalıydı. Ama hiçbir şey istediği gibi olmamıştı.
“ Özür dilerim… “ dedi, babasının gözlerine bakarak. “ Seni hayal kırıklığına uğrattım. “
Babasının suskunluğu bir bıçak gibi oymuştu içini. Susmasın istiyordu. Saçlarını okşasın ve şefkatle baksın… Aşık olduğu için dışlayacak mıydı yani? Kendi babasının yaptıklarının acısını hala taşıdığını bilirken, aynı şeyi kızına da yapmazdı. Tanıyordu babasını. Biliyordu… Ama niye öyle soğuk bakıyordu? Niye şefkat kokmuyordu bakışları?
“ Ben… Ben aşık oldum. Nasıl oldu anlamadan…. Bir baktım kapılmışım ona. Kopamadım ondan… Ne olur bu yüzden kızma bana. “ diyerek babasına doğru yürümeye başladı. Başını her zaman arkasında olacağını bildiği çınara yasladı. Gözyaşlarıyla ıslatırken babasının gömleğini, kollarının kendisini sarmasını bekliyordu.
Babasının sessizliği korkutuyordu genç kızı. Susmasın istiyordu babası. Kızsın, bağırsın ama bir şeyler söylesin. Kollarının baskısını arttırarak daha sıkı sarıldı babasına.
“ Baba… “ dedi, yakarırcasına. Kendisini anlamalıydı. Anlamaya çalışmalıydı. Aşık olmuştu işte. Bu… Bu kabullenilmeyecek bir şey değildi ki.
“ Kızımın aşık olacak kadar büyüdüğünü kabullenemiyorum. “
Dakikalar sonra babasından duyduğu bu sözler, rahatlatmıştı Asya’yı. Babası aşkın ne olduğunu biliyordu. Yargılamazdı ki kendisini. Anlardı…
“ Ben senin yine küçük kızınım. “ dedi, ağlamaktan çatallaşmış sesiyle.
“ Elbette öylesin. “ dedikten sonra babası, kollarından tutarak kendisinden ayırdı. Yüz yüze geldiklerinde, babasının gözlerinde gördüğü neydi, anlayamadı.
“ Kızım… Seninle açık konuşacağım. Birbirinizi sevdiğinizi görüyorum. Size, babamın bana yaptıklarını yapacak değilim. Ama benimle gelmelisin. Seni, tanımadığım bir adamla yalnız bırakamam. “
Asya, babasının söyledikleriyle rahatlamış ama son sözleriyle de tekrar dolup taşmıştı. Babası Altay’ı tanımıyordu ama kendisi tanıyordu. Bu yetmez miydi? Dolu dolu bakan gözleriyle yalvarırcasına baktı babasına. Kendisini sevdiği adamdan ayıramazdı, ayırmamalıydı…
“ Hayır. “ dedi, kendisinden beklemeyeceği bir kararlılıkla. “ Seninle gelemem baba… Ona yeni kavuşmuşken olmaz… “
“ Geleceksin Asya. Son sözümü söyledim. 10 dakika sonra yola çıkacağız. Hazırlan. “
Asya, babasına karşı gelmenin yarar sağlamayacağını gözlerinden anlayabiliyordu. Ne söylerse söylesin dinlemeyecekti babası. Bunu anlamanın verdiği acı yayıldı yüreğine. Bunu Altay’a nasıl söyleyecekti? Daha yeni bulmuşken birbirlerini bu ayrılığa nasıl dayanacaklardı?
Asya, babasının salondan çıktığını görünce gözyaşlarını tutamadı daha fazla. Pencereye yaklaşarak perdeyi araladı. Nasıl da endişeli görünüyordu sevdiği. İçi yandı… Nasıl gideceğini söyleyecekti ona?
Kaçmanın işe yaramayacağını bildiğinden, dış kapıya doğru yürümeye başladı. Ayakları geri geri gitse de yapmak zorundaydı. Sonunda yanına geldiğinde, hiç düşünmeden kollarına atıldı. Belki de bu son dokunuşuydu ona. Bu düşünce, ateş gibi yaktı Asya’yı. Son olabilir miydi gerçekten? Delicesine sonu olmak isterken…
“ Asya’m… Ne oldu? Ne dedi sana? “
Altay’ın buram buram endişe kokan sesi, daha fazla küçülttü Asya’yı. Nasıl söyleyebilirdi gideceğini? Söylemese… Hayır, bu kadarını borçluydu ona.
“ Beni götürecek Altay… İlişkimize karışmayacağını söyledi ama, yanında olmamı istiyor. “
Zorlukla kurduğu bu cümlenin Altay’ı sarstığını görebiliyordu. Onu bırakıp gitmek… Gidemezdi ki… Yüreği burada kalırdı en başta. Sevdiği adamın ellerini yüzünde hissettiğinde, gözlerini kapadı. Dokunuşunu zihnine kazımaya çalıştı. Kokusunu çekti en derinine. Boşu boşuna ayrı geçen günleri düşündü içi yana yana. Şimdi, bir gün bile çok gelmişti onlara…
“ Gitme… “
Altay’ın yakarırcasına söylediği bu söz, Asya’nın tüm zincirlerini kırdı. Sımsıkı sardı kollarını, adamın boynuna. Sanki böyle yapınca kimse onu kolları arasından alıp gidemeyecek gibiydi. Ayrılmayacaklarmış gibi…
“ Gitmek zorundayım… “ dedi, aynı çaresizlikle. Babası için bunu yapmak zorundaydı. Babasını tamamen kaybetmeyi göze alamazdı Asya. Yapamazdı…
“ Beni unutma Altay… Sakın unutma… “
“ Delirdin mi sen? Seni unutmam mümkün mü? “
Değildi, kendinden biliyordu Asya. Altay’ı unutması mümkün değildi…
“ Asya, gidiyoruz kızım. “
Ayşe Sultan’ın çekinik çıkan sesiyle, kollarını ayırdı sevdiği adamın boynundan. Öyle zor gelmişti ki… Onu geride bırakacak olma düşüncesi, zehirli bir sarmaşık gibi nefesini kesiyordu.
“ Ağlama güzelim… Ağlama… Biz bitmiyoruz tamam mı? Bitmeyeceğiz. “
Sıkı sıkıya tutundu Altay’ın sözlerine. Bitmemişti onlar, bitmeyeceklerdi. Buna inanmaya öyle çok ihtiyacı vardı ki…
“ Seni seviyorum. “ demişti, arabaya binmeden hemen önce. Dudaklarını oynatarak söylediği bu söz, aralarında geçen son sözlerdi. Gidiyordu Asya… Kalbini bu şehirde bırakıp gidiyordu. Hala inanamıyordu olanlara. Bir gün… Bir gün hem dünyanın en mutlu insanı olmasına hem de bu denli yıkılmasına yeter miydi? Kendinden çok, geride bıraktığını düşünüyordu. Kim bilir ne hale gelmiştir diye düşündüğünde, aklına gelenler yüreğini burktu. Şu anda dağıldığına emindi. Kendisinin de ondan farkı yoktu gerçi.
Uzun bir yolculuktan sonra, havaalanına gelmişler ve uçağa binmişlerdi. İçinde hüzünden başka hiçbir duygu yoktu. Babasına bile kızamıyordu. O da haklıydı. Ama haklı olması, Asya’nın üzüntüsünü geçirmiyordu.
İstanbul’a geldiklerinde başını bir kez olsun arabanın camından dışarıya çevirmedi. Görmek istemiyordu bu şehrin güzelliklerini. Bu şehri sevemiyordu. Çocukluğundan beri olan bu şey, Altay’ı sevdiği şehirde bırakmış olmakla daha da artmıştı. İstanbul aşıklar şehri olabilirdi ama bu kesinlikle Asya için geçerli değildi. Tüm sevdikleri İzmir’deyken burayı sevebilir miydi hiç?
Bir evin önünde durduklarında, etrafına bakma ihtiyacı gütmeden arabadan indi. Beton duvarlarla sınırlı olan bu yer, devasa büyüklükte olabilirdi ama kesinlikle aile sıcaklığından uzaktı. Burada kaldığı günlerin işkenceden farkı olmadığını hatırlıyordu. Bir an önce gitmek için gün saydığı çok olmuştu. Yine öyle olacaktı ama bu defa, günler hiç bitmeyecekti.
Eve girdiklerinde, babasını takip ederek büyük salona geçtiler. Ayşe Sultan’ın da bu durumdan memnun olmadığı anlaşılıyordu. Üzüldü kadına. Kendisi yüzünden yeni bir hayat şansını geride bırakmıştı. Hasan Usta’nın durumunu düşünemiyordu… Yalnızca kendi mutluluklarına sebep olduğu yetmiyormuş gibi bu iki insanı da mutsuzluğa sürüklemişlerdi.
Dedesini gördüğünde, içindeki huzursuzluğu bastırmaya çalıştı. Bu adamla kan bağı olduğunu bile kabullenmek istemiyordu. Sevmiyordu, sevemiyordu. Bu yalnızca annesine yaptıkları yüzünden değildi. İyi bir insan olmadığı içindi, ondan uzak duruşu.
“ Dedene sarılmayacak mısın kızım? “
Asya, babasının sesini duyduğunda, kendisini toparlamaya çalıştı. O adama sarılmak… Zordu işte. Annesine yaptığı hakaretler dolacaktı zihnine. Aşağılamaları gelecekti gözünün önüne. Acısını hissedecekti annesinin. Hayır, yapmayacaktı bunu. Annesinden nefret eden bu adamla konuşacak iki kelamı dahi yoktu.
“ Ben odama çıkıyorum. “ dedi, babasına bakmadan. Ve salonu terk etti. Hizmetlilerden birinden rica ederek kalacağı odayı göstermesini istedikten sonra odasına geldi. Kendini sırt üstü yatağa atarken, bu günün bir rüya olmasını diliyordu. Tüm bunların yaşanmadığı o anlara dönmek istiyordu…
Çalan telefonunun sesiyle açtı gözlerini. Telefona baktığında Alp’in aradığını gördü. Derin bir suçluluk hissiyle doldu yüreği. Mahcuptu ona karşı. Her zaman yanında olmaktan başka bir şey yapmayan bu adama hak etmediği şeyler söylemişti. Bunun verdiği üzüntüyle açtı telefonu.
“ Seninki etrafta bir tane bile karga bırakmadı haberin olsun diye aradım. Dikmiş şişeyi kafasına, bir şeyler söylüyor. “
Asya, Alp’in söylediklerinden hiçbir şey anlamamıştı. Ne diyordu bu adam?
“ Ne diyorsun sen Alp? “ diye sordu.
“ Altay diyorum sizin evin önünde buldum. Sızmış kalmış yine de bırakmıyor elindekini. “
Gözleri doldu birden. Kendini kaybedecek kadar içmesine sebep olmuştu demek ki. Bu acı, yalnızca kendisinde değil onda da vardı… Yalnızca kendisi çekmek istedi bu acıyı. O iyi olsun, Asya tüm acıları çekmeye razıydı.
“ Ona iyi bak… “ dedi, güçlükle. O iyi olmalıydı. Hep iyi olmalıydı…
Telefonu kapattıktan sonra, bir süre sessizce oturdu odasında. Duvarlar üstüne üstüne geliyor gibiydi. Sessizlik rahatlatmıyordu. Huzur yoktu burada. Nasıl yaşayacaktı? Nasıl nefes alabilecekti? Zindan olmayacak mıydı bu ev? Olurdu… Altay’ın olmadığı her yer, hapisti Asya’ya.
“ Kızım, hadi gel yemek ye. “ diyen sese çevirdi bakışlarını. Ayşe Sultan’ın bakışları da tıpkı kendisi gibi hüzün doluydu. Onu buraya getirmemeliydi. Kendisi gibi mecbur bırakılmamalıydı buraya.
Oturduğu yerin hemen yanını göstererek yanına oturmasını istedi kadından. Başını yaşlı kadının göğsüne yaslayarak kokusunu içine çekti. Çocukluğundan bu yana yanında olan bu kadın, anne gibiydi gözünde.
“ Sen geri dön… “ dedi, gözyaşları akarken. “ Benim yüzümden bu hapishanede kalma. “
“ Seni bırakıp hiçbir yere gitmem. “ diyen kadına baktı. Burada olması Asya’yı daha fazla üzmekten başka bir şeye yaramazdı. O yüzden gitmeliydi.
“ Hasan Amca’mın tebessümü silinsin istemiyorum… “ dediğinde, kadının iç çekişi doldurdu kulaklarını. Bu yaştan sonra mutluluğu bulmuşlardı ama kendileri yüzünden ayrıydılar. Hayır, konuşacaktı babasıyla. Birkaç gün sonra Ayşe Sultan gidecekti. Mutlaka gitmeliydi.
“ Bir şeyler yemelisin. “
Asya, başını iki yana sallayarak yemeyeceğini belirtti. Geçmezdi ki boğazından bir lokma. Yutamazdı. Altay’ın perişan bir halde olduğunu öğrendikten sonra mümkün değildi.
**
Altay, elindeki şişeyi bırakmadan tekrar kafasına dikti. Asya gittiğinden beri yaptığı gibi. Hala inanamıyordu gittiğine. Nasıl izin vermişti? Nasıl elleri arasından kayıp gitmesine müsaade etmişti? Artık aynı şehirde bile nefes almıyorken, hiçbir şey görünmüyordu gözüne. Hiçbir şeyin önemi kalmamıştı, yaşamanın bile. Sorumluluklarını düşünebilecek durumda da değildi. O yüzden ne sabah hastaneye gitmesi gerektiği vardı aklında ne de başka bir şey. Aklı yalnızca Asya’nın gittiği gerçeğinde takılı kalmıştı.
Ve yüreği… Kızgın ateşlerde yanıyormuşçasına sızlıyordu. Daha yeni kavuşmuşken deniz gözlüsüne, tutamamıştı ellerinden. Yapamamıştı…
“ Bu kadar içtiğin yeter. “ diyen sese çevirdi bakışlarını. Alp denen herifin neden başında dikildiğini anlamıyordu. Bir rahat vermiyordu sabahtan.
“ Def ol git başımdan. “ diye adeta tısladı. Gerilen sinirlerini daha fazla tutamayacağını biliyordu. Asya ile yakınlığını düşündükçe, yerinde rahatsızca kıpırdandı. Geçen her saniye zorlanıyordu kendini tutmakta.
“ Böyle içerek geri getirebileceğini mi sanıyorsun Asya’yı? “
Asya’nın adını ağzına almasıyla kendini tutmaktan vazgeçti Altay. Oturduğu yerden kalkarak adamın yakasına yapıştı. Sendelese de, gözüne yumruk atmayı başarmıştı.
“ Bu, Asya’nın adını ağzına aldığın içindi. “ dedikten sonra, ellerini gömleğinin yakasına getirmiş hafifçe çekiştirdikten sonra tekrar şişeyi eline almıştı. Onu bir daha göremeyecek olmanın acısıyla hareket ediyordu. Kabullenemiyordu aşık yanı, bu denli severken ayrı olmayı.
“ Böyle içerek mi onu geri getirmeye çalışıyorsun? Eğer öyleyse, bir şansım var demektir. “
Duyduklarını algıladığında elinde olmadan kasıldı Altay. Bu adam kesinlikle ecelini çağırıyordu. Başka türlü böyle aptalca konuşmasının bir açıklaması olamazdı.
“ Ölmek mi istiyorsun? “ diye sordu, tehlike kokan bir sesle.
“ Hayır. Sevilmek istiyorum ama olmayacağının farkındayım. “
“ Farkındaysan hala ne istiyorsun? “
“ Benim yapamayacağım şeyi istiyorum. Git ona… “
Alp’in söyledikleriyle tek kaşı havalanırken, sordu.
“ Sen… Neden bunu istiyorsun? “
“ Ona gitsem de beni kabul etmeyeceğini biliyorum. Onu acı çekerken yeterince gördüm ve artık öyle olmasını istemiyorum. Senin de ondan farkın olmadığı belli. O yüzden, git Altay… Bu kadar ayrılık fazla size. “
Altay Alp’in söylediklerini düşündü bir süre. Gitmek… Asya’ya gidebilir miydi? Bunu her şeyden çok istediğini fark etti. Ve fark ettiği bir diğer şey ise; zaten gideceği idi. Alp söylemese bile gideceğini biliyordu. Duramayacağını, yapamayacağını…
Sabah uyanır uyanmaz ilk işi hastaneye gitmek olmuştu. Geceden hazırladığı istifa mektubunu teslim ederken hiç zorlanmamıştı. Pişman olmamıştı. İçinde en ufak bir tereddüt dahi yoktu. Bunun rahatlığıyla odasına girmiş ve eşyalarını toplamaya başlamıştı. Dün bitik bir haldeyken bugün heyecandan yerinde duramıyordu. Dudaklarından hafif bir şekilde dökülen ıslıkla beraber eşyalarını büyükçe bir kutuya yerleştirmeye başladı. Eylül’ün sesini duyduğunda, bakışlarını karşısındaki kadına çevirdi.
“ Kapıyı çaldım ama duymadın. “ diyen kadına hafifçe tebessüm etti.
“ Kusura bakma, dalmışım. “ diye açıkladıktan sonra, yaptığı işe devam etti. Yüzündeki gülümsemeyi ne yaparsa yapsın bastıramıyordu. Bu öylesine tuhaftı ki…
“ Neden topluyorsun eşyalarını? “
“ Ayrılıyorum. “ diye cevapladı kadını. Eylül’ün yüz ifadesinden memnun olmayarak bakışlarını kaçırdı. Bazen, hatta çoğu zaman süzme salak olabiliyordu. Kendisine karşı hisleri olduğunu bildiği halde böyle salakça davranmaya devam ediyordu.
“ Gidiyor musun? Neden? “
Ne deseydi şimdi bu kadına? Yalan söylemenin bir faydası olmayacağını bildiğinden gerçekleri söylemeye karar verdi. Hem belki bu şekilde daha kolay olurdu unutması.
“ Asya’ma gidiyorum. “
“ Asya burada değil mi? “
“ İstanbul’da. Ve ben de o olmayınca burada kalmak istemedim. Akşam uçağına yer ayırttım. “
“ Bu-bu kadar çabuk mu? “
“ Evet. “ dedikten sonra işine devam etti. Eylül’ün dolan gözlerine bakmamak için ekstra çaba harcıyordu. Ona en baştan beri açık olduğu halde, böyle davranması geriyordu Altay’ı. Ona hiçbir şekilde umut vermemişti ama yine de vicdanı sızlıyordu. Hiçbir eşyasının kalmadığından emin olduktan sonra başını kaldırdı ve Eylül ile göz göze geldi. Hiç ses çıkarmadan kendisini izliyordu. Ona doğru birkaç adım atıp yanına geldiğinde, gözlerinin içine bakarak konuşmaya başladı.
“ Böyle olmaz Eylül. Benim gidişim dünyanın sonu değil. “
“ Bi-biliyorum ama ben… Ben… “
Eylül’ün titreyen sesi, konuşamayacağının göstergesiydi. Onu zorlamak istemeyerek ellerini omuzlarına yerleştirdi.
“ Bir gün gerçekten seveceksin ve o zaman bu kadar ağladığın için pişman olacaksın. Haline bak, felaket görünüyorsun. “
“ Umarım… “ dediğinde Eylül; içi sızladı. Kendini gülümsemeye zorlayarak vedalaştı Eylül’le. Diğer doktor arkadaşlarını görmek için odadan çıktığında rahat bir nefes aldı. Omuzlarından bir yük kalkmış gibi hissediyordu.
Hastaneden çıktığında Semih’i buldu. Ona da olan biteni anlattıktan sonra, tam desteğini almanın rahatlığıyla evine geldi. Valizini hazırlarken güldü haline. Bu şehre gelirken neler hayal etmişti neler olmuştu. Öyle bir çarpılmıştı ki Altay… Anahtarı ev sahibine teslim ettikten sonra havaalanına geldi. Uçağın kalkmasına çok az kalmıştı. Hemen kontrolden geçerek uçağa bindi. Telefonunu kapatmadan önce Asya’yı aramak istese de vazgeçti. Hostesin yaptığı anonstan sonra telefonu kapattı ve koltuğuna yaslanıp gözlerini kapattı. İçindeki heyecana gülümsemek istiyordu, bir çocuk gibi.
Çoğunlukla düşünerek geçirdiği yolculuktan sonra nihayet İstanbul’daydı. Özlediği şehire baktı bir süre. Hiç değişmemişti İstanbul, bıraktığı gibiydi ama kendisi değişmişti. Bambaşka bir adam olarak gelmişti buraya. Haylaz, serseri ve vurdumduymaz kimliklerini geride bırakmış; düşünceli, anlayışlı ve aşık biri olarak ayak basmıştı bu şehre.
Kendisine ev olan bu taş duvarın önüne geldiğinde yüzünde beliren gülümsemenin farkındaydı. Kuzeni Kadir ile ne çok anıları vardı burada. Çömlek yapacağız diye tutturuşları, her yerlerini çamura batırmaları ve yaptıkları hiçbir şeye benzemeyen çanaklar… Hepsi bu atolyedeydi. Çocukluğu, gençliği… İlk kız arkadaşını da buraya getirmişti, etkilemek için. O zamanki hali aklına gelince, kahkaha atmamak için zor tuttu kendini. Asya’ya hissettiklerinin yakınından geçmeyen duygular için neler yapmıştı. Asya için neler yapardı acaba?
Kapıyı açıp içeri girdiğinde, amcasını fırının önünde buldu. Yaptığı çömleklerin pişmesini beklediği her halinden belliydi. Böyleydi amcası. Bu küçük yere adamıştı tüm ömrünü. Yaptığı çömlekler ve süs eşyaları fazla ilgi görmese de yapmaktan asla vazgeçmemişti.
Kendini belli etmek için hafifçe öksürdüğünde, amcasıyla göz göze geldi.
“ Küçük adam yuvasına döndü amca… “
Yaşlı adam kaşlarını biraz daha çatarak tepeden tırnağa süzdü genç adamı. Bir tuhaflık vardı Altay’da ama çözemedi. Bakışı bile değişmişti. Sonra işine dönerek bakışlarını elinde ki kile çevirdi. Sabır gerekirdi bu işte... Sabrından kazanırdın ekmek paranı. Yaptığı her çömlek göz nuruydu. Sabrının mükafatıydı ellerinde ki. Öyle kolay değildi bu işi yapmak. Önce çamur yoğrulurdu. Şekillenmesi sabırdı baştan başa… Bükülmezdi hemen öyle. Salıvermezdi kendini. Ama sabredince oda boyun büker kendini teslim ederdi. Ondan sonra başlardı asıl iş. Kurumasını beklerken yine aynı döngü… Bazen dayanamayıp çatlardı bazen de en acımasız güneşe inat dimdik durur kırılmazdı. Çocuklarını da böyle yetiştirmişti yaşlı adam.. Biri öz oğlu… Diğeri şu karşısında ki adam.. İkisi de evladıydı. Ama bu karşısında ki adamın bakışları yok muydu yakıp geçiyordu işte bu yaşlı yüreğini.. Ne zor büyütmüştü bu iki sıpayı… Biri doktor olmuştu diğeri kendi iş yerini kurmuştu. Kendi elinde büyüyen çocuğun mayasını bilmez miydi hiç? Vardı bu çocukta da bir haller…
“ Nereden çıktın sen? “
“ Hoş geldin demeyecek misin amca? “ diye sordu, alınmış gibi.
“ Hoş geldin oğlum. Hoş geldin…“
“ Gel… “ dedi, adam kollarını açarak evladına… Altay hiç düşünmeden girdi yuva kabul ettiği adamın sıcağına... Sonunda ayrıldıklarında karşı karşıya oturmuş çaylarını içiyorlardı..
“ Anlat… “ dedi yaşlı adam. “Bakışlarını değiştiren ne oldu İzmirde? “
Şaşırmadı Altay. Değiştiğini biliyordu bunu kendisini büyüten amcasının anlaması sürpriz değildi. Anlatmaya başlamadan önce taburelerden birini çekerek üstüne oturdu. Amcasının da karşısına oturmasıyla, gülen gözlerini amcasına çevirdi Başladı anlatmaya... Bazen gülerek bazen durgun… Ama hep bir ışıltıyla. Asya’nın adının geçmesi bile gözlerinde kı ışığı belli ediyordu. Yaşlı adam ilk defa görüyordu böyle Altay’ı.. Doğrusu Altay’ın bu kadar değiştiğine inanamıyordu.. O vurdumduymaz, serseri Altay’dan geriye eser yoktu. Merak etti şu Asya’yı. Takdir de etti.
“ Anladım sen Mecnun olmuşsun da Leyla’n kim? “
Leyla diye düşündü, gülümserken. Benim Leyla’m…
“ Asya. “
“ Sende akıl bırakmayan bu kız kim oğlum? Yine o takıldığın kızlardan biri mi? “
Altay, Asya’nın önceki arkadaşlarıyla kıyaslanmasıyla sinirlense de, kendini tutmayı başardı. Sesinin sert çıkmasını umursamadan, konuşmaya başladı.
“ Amca Asya onlar gibi değil. Sakın bir daha öyle bir şey söyleme. “
Amcasının attığı kahkaha gerilen sinirlerini gevşetirken, rahatladığını hissetti. Amcasının babalığına ihtiyacı vardı Altay’ın. Çocukluğundan bu yana kendisine baba olmuştu. Asla Kadir’den ayırmamıştı kendisini. Kimsesiz olduğunu hissettirmemeye çalışmıştı. Yine öyle yapacağını biliyordu Altay.
“ Seviyor musun şimdi sen bu kızı? “
Amcasının sorduğu soruyla düşüncelerinden sıyrılarak başını oynattı.
“ Çok seviyorum. “ dedi, dile dökmek isteyerek.
“ O da seni seviyor mu bari? “
“ Seviyor. “
“ Gidip isteyelim o zaman. “
Amcasının bu çözümüne can atsa da Asya’nın yaşı buna engeldi. Daha 18 yaşındaydı. Bu yaşta evlenmek isteyeceğini hiç sanmıyordu. Hem Altay’ın da şimdilik böyle bir isteği yoktu. Asya’nın gençliğini yaşamasını istiyordu. Sevgili olmanın güzelliğini tatmasını istiyordu önce. Sonra, yıllar geçtikten sonra evlenmek istiyordu onunla.
“ Amca bu yaşta ne evliliği? Babası benden alıp kaçırdı buraya zaten. Evlilik lafını duyarsa hiç göremem Asya’yı. “
“ Ne yapacaksın o zaman? “
“ Bilmiyorum. Bildiğim tek şey Asya’yı ne olursa olsun, karşıma kim çıkarsa çıksın bırakmayacağım. “
Amcasını atolyede bırakıp eve geçtikten sonra, bir duş alıp her zaman kaldığı odaya geçti. Kadir’in iş için şehir dışında olduğunu öğrenince yapacak bir şey bulamayarak eve gelmişti. Aslında Asya’yı arayıp yanına gitmek istiyordu ama bir yandan korkuyordu. Babasıyla olası bir tartışmada üzülenin Asya olacağını biliyordu. Bu yüzden Asya ile rahatça görüşebileceği bir ortam yaratmalıydı.
Daha fazla dayanamayarak telefonu eline aldı. Asya’yı ararken ellerinin titrediğinin farkında değildi. Birkaç çalıştan sonra açılan telefonu kulağına yapıştırdı.
“ Asya’m… “ dedi, özlem kokan bir sesle.
“ Altay… “deyişini duyduğunda, gözlerini yumdu.
“ Özledim… Çok özledim… “
“ Ben de… Altay, ben çok üzgünüm. Seni bırakmak zorunda kaldığım için, babama karşı gelemediğim için… “
“ Şşşt küçüğüm. Ağlama. Sakın ağlama. Bu günler geçecek söz veriyorum. Sadece biraz zaman geçmesi gerekli. Neler yaptın orada? “ diye sordu. Aslında İstanbul’da olduğunu söylemek için can atıyordu ama şimdi söylemeyecekti. Hem sürpriz yapmak istiyor hem de rahatça görüşebilecekleri bir ortam yaratmak istiyordu. Asya’yı üzmeyecek bir yol bulmak istiyordu.
“ Üniversiteye kaydımı yaptırdık. Artık bir doktor adayıyım. “
“ Çok sevindim güzelim. Çok iyi bir doktor olacaksın. “
“ Umarım. “ diyen sesi, hüzünlüydü Asya’nın. Yüreğinin ağırlaştığını hissetti Altay.
“ Seni huzursuz eden ne? “ diye sordu, bu defa.
“ Senden uzak olmak… Doktor olacağıma sevinemiyorum bile. “
“ Bu günler geçecek söz veriyorum sana. “
“ Sana inanıyorum. “
Bu sözlerden sonra, ikisi de bir süre konuşmadılar. Sessizliği paylaştılar, nefes seslerini dinlediler.
“ Seni seviyorum. “ dedi Altay, sessizliği bölerek.
“ Seni seviyorum. “ diyen Asya’nın sesini içine hapsetmek istedi. Bir ömür dinlemek istiyordu sesinden, bu sözleri. Hiç bıkmaz, sıkılmazdı. Hep severdi onu. İlk günki gibi, hatta daha fazla.
Telefonu kapattıktan sonra yatmak tam bir işkenceye dönmüştü. Sesini duymanın kendisine yetmeyeceğini biliyordu. Bir an önce bir şeyler yapması gerekiyordu. Tıp okuyacağı geldi aklına. Aklına gelen fikirle yattığı yerden hemen doğruldu. Olabilir miydi bu, emin değildi ama elinden geleni yapacaktı.