13.bölüm

3158 Words
Asya, gözlerini yakan gün ışığıyla uyandı. Sabah olmuştu. Gecenin tamamını neredeyse ağlayarak geçirmişti ve şimdi de ağlamanın verdiği uyuşukluk gözlerini açmasını engelliyordu. Dün gece Altay’ın sesini duymak, Asya’yı tahmin edemeyeceği kadar kötü yapmıştı. Söylediği her kelime kalbine dokunmuş, yaşadıkları şu andan nefret etmesini sağlamıştı.  “ Kızım kahvaltı hazır. “ Ayşe Sultan’ı başıyla onaylayarak yataktan kalktı. Üzerine siyah bir pantolon ve aynı renkte bir tişört giydikten sonra aşağıya indi. Kahvaltı masasında babasının yanına oturmak istese de, babasının işaretiyle dedesinin karşısına oturmak zorunda kalmıştı. Bu durumda olmaktan bir kez daha nefret etti.  “ Asya? “ diyen sese döndüğünde, yüzünü buruşturmamak için kendini zor tuttu. Adını o adamın ağzından duymaya bile tahammülü yoktu. “ Efendim. “ dedi, zorlukla. Bir an önce kahvaltı denen şu saçmalıktan kurtulmak istiyordu.  “ Bugün bizimle şirkete gelmeni istiyorum. Yavaş yavaş işleri öğrenmelisin. “ Asya, dedesi denen adamın söylediklerini ilk önce algılayamadı. Ne demek istediğini anladığında, çatalını masaya bırakarak oturduğu sandalyede dikleşti. “ Şirketinizle hiçbir şekilde ilgilenmiyorum. “ diyerek gelmeyeceğini belirtti.  “ Ne demek ilgilenmiyorum? İlgilenmek zorundasın. Bu şirket kime kalacak sanıyorsun? “ “ Sizin hiçbir şeyinizi istemiyorum. “ dedikten sonra, babasına çevirdi gözlerini. Onaylamaz bir şekilde kendisine baktığını görünce, derin bir nefes çekti ciğerlerine. Nefes almak bile işkenceydi, bu adamın yanında olunca.  “ Sen kendini ne zannediyorsun? Tıpkı annen gibi… “  Asya, dedesinin yine annesine hakaret edeceğini anladığında, hızla oturduğu yerden kalktı. Ağzını açıp bir şey söyleyecekti ki; babası kendinden önce konuşmaya başladı. “ Baba! Sakın bir daha karıma hakaret etme. “  Babasının korkutucu derecede sert çıkan sesi, Asya’yı susturmuştu ama yine de bakışlarını dedesi olacak olan adama dikerek, ondan iğrendiğini belli etti. Annesinin ölümüne bile saygısı yoktu bu adamın ve Asya, bir dakika daha bu adamla aynı ortamda bulunmayacaktı. Asla!  Merdivenlerden koşarak çıkıp odasına geldi. Dün boşalttığı valizini ağlayarak doldurmaya başladı. Güzel annesine mezarda bile rahat yoktu. Nasıl bir adam, böyle kin dolu olabilirdi anlayamıyordu. Hiçbir zaman da anlayamayacağını biliyordu.  Kapı açıldığında, Ayşe Sultan’la göz göze geldi. Kadının gözlerindeki yaşlar, Asya’nın elini ayağını boşalttı. Kadının kolları arasına sığınıp hıçkırarak ağlamaya başladı. Saçlarını okşayan ellerin verdiği huzur biraz olsun sakinleşmesini sağlamıştı.  “ Hazırlan sende. Gidelim buradan. “ “ Kızım… Baban? “ “ Burada kalmayacağım. Ne derse desin. “ Ayşe Sultan’ın kabullendiğini görünce, rahatladı. Bir süre valizini hazırlamasını bekledi. Hazırladıktan sonra, ellerinde valizler ile merdivenlerden inmeye başladılar. Babasının şaşkın bakışlarına aldırmayarak kapının önüne geldi. Kapının kulpuna açmak için dokunduğunda, babası tarafından engellendi. “ Nereye gidiyorsun Asya? “ “ Evime. “ diye cevap verdi, babasına.  “ Burası senin evin. “ “ Benim evim mi? Anneme hakaret edilen bu ev benim mi gerçekten? Baba… Ben bu evde kalmam, kalamam. Gideceğim. “ “ Burada kalmak istemiyorsan tamam ama İzmir’e gidemezsin Asya. Bunun konusunu bile açamazsın.” “ Ama… “ dese de, babasının bakışlarından çekinerek devamını getiremedi. “ Beykoz’daki evlerden birinde kalacaksın. Ayşe’de seninle beraber kalacak. Ben her gün yanına geleceğim tamam mı? “ Asya, Ayşe Sultan’ın da geleceğini duyunca, hemen konuşmaya başladı. “ Ayşe Sultan İzmir’e dönecek baba. “ “ Öyle mi? “ diye soran babasının gözleri, Ayşe Sultan’daydı. Ayşe Sultan’ın telaşlı yüzünü görünce, suçluluk duygusunu bastıramadı. Onu hiç getirmemeliydi… “ Baba Ayşe Sultan’ı hiç getirmemeliydik. O, evlenecek. “ “ Benim niye haberim yok bundan? “ “ Gitmiyorum Asya. Evlendiğim de yok  benim. “  Ayşe Sultan’ın karşı çıkan sesini duyunca, gözlerini devirdi. “ Baba, önemli olan bu mu? Ayşe Sultan gitmek istiyor ama benim için yapmıyor. Lütfen onu geri gönder. “ “ Ayşe abla, doğru mu bu? “ Babasının ses tonundan ne düşündüğü anlaşılamıyordu ve bu Asya’yı olduğu kadar, Ayşe Sultan’ı da geriyordu. Sessizliğini koruyan Ayşe Sultan’a başka bir soru sordu. “ Hasan Usta değil mi? “ Asya, başını sallayarak onayladı babasını. Ayşe Sultan’ı daha fazla utandırmak istemiyordu. Yere bıraktıkları valizlere tekrar uzanıp kapıyı açtı. Neyse ki bu defa babası karşı çıkmamıştı. Babası şoförle bir şeyler konuştuktan sonra yanına gelmiş ve valizleri elinden alıp arabaya yerleştirmişti. “ Mehmet sizi önce havaalanına götürecek Ayşe Sultan’ı bıraktıktan sonra, Beykoz’a götürecek seni. Bende akşam yanına geleceğim. Ev temiz, gerekli erzakı da yoldan alacak Mehmet. Yalnız olmak istemezsen ben gelene kadar Mehmet seni gezdirir. “ Babasının söylediklerini başıyla onayladıktan sonra arabaya bindi. Açık kalan kapıdan Ayşe Sultan’ın da binmesi için kenara kayacağı sırada babası Ayşe Sultan’ın arabaya binmesini engelledi. “Uçaktan iner inmez eve gidiyorsun ve beni arıyorsun tamam mı? Bir şeye ihtiyacın olursa da arıyorsun. Asya’yla beraber her fırsatta yanına geleceğiz. Kendine dikkat et ve… Gül’üme onu görmeye geleceğimi söyle. “ Ayşe Sultan’ın gözlerinin dolduğunu görünce, hafifçe tebessüm etti. Babasının Ayşe Sultan’ı böyle sahiplenmesi, koruması öyle güzeldi ki. Kendisine bakıp büyüten bu kadın, babasının gözünde de çok değerliydi. Bunu biliyordu. Havaalanına geldiklerinde Ayşe Sultan ile vedalaşmak, tahmin ettiğinden de zor olmuştu. Hiç ayrı kalmamıştı ki ondan. Hiçbir güne o olmadan başlamamıştı. Ayrılık acısı yüreğine otururken, gülümsemeye zorladı kendini. Üzüldüğünü belli etmek istemiyordu çünkü biliyordu ki kendisi ne kadar üzülüyorsa, o daha fazla üzülüyordu. “ Kendine çok dikkat et tamam mı kuzum? Bak aklım sende kalmasın. Her gün ara beni. “ “ Tamam. “ dedikten sonra, daha fazla kendini tutamayarak sarıldı kadına. Kokusunu içine çekerken, gözlerinden süzülen damlaları belli etmeden silmeye çalıştı. Göz kızarıklığının kendisini ele verdiğini bilse de üzmek istemiyordu annesi gibi olan kadını. Ayşe Sultan’ı gönderdikten sonra, arabaya bindi. Babasının söylediği evin önüne gelene kadar göz yaşları durmadı. Ne için ağladığını bilmiyordu. Ağlamak için bir sürü sebebi varken, neden aramıyordu kendine. Altay’a ağlıyordu, babasına, annesine, Ayşe Sultan’a… Göz yaşlarının akmak için birçok sebebi varken, susamazdı. Beykoz’daki evin önüne geldiklerinde, arabadan inip kapıyı açtı. İçeri girdiğinde evin görkemiyle ilgilenmeden, herhangi bir odaya yerleşti. Valizini salondan alıp odaya getirdiğinde, hiç açmadan yatağa uzandı. Rahatlamıştı. Bu şehirde yaşamak biraz daha kolaylaşmıştı. En azından o adamın yüzünü görmek zorunda kalmayacak ve aynı havayı solumayacaktı. Bu bile yeterdi Asya’ya. Bir de şu içindeki özlem olmasa…  Çok özlemişti Altay’ı. Geçen her gün, bir önceki günden daha zorlaşırken nasıl dayanacaktı onsuzluğa, bilmiyordu. Nasıl bu kadar çok sevmişti onu da bilmiyordu ya. Düşüncelerini bölen telefon sesini duyduğunda yataktan doğrularak telefonunu çantasından aldı. Gelen mesajın Altay’dan olduğunu görünce, kalbi kanat çırpmaya başlamıştı çoktan. Mesajın açılmasıyla, gözünden bir damla yaş süzüldü. Fotoğrafını göndermişti sevdiği adam. Gözlerini kapatmış, uyuyor gibi görünüyordu. Uyumadığı, telefonu tutan elinden belliydi. Fotoğrafın altına da; Sensiz uyumak, sensiz uyanmaktan daha zor. Gözlerimi kapatıyorum hayaline… Uyanmamayı diliyorum, seni rüyamda gördükçe..  Yazdığı bu sözleri, hıçkırık sesleriyle karşıladı. Çok özlemişti… Nasıl dayanacaktı? Sesini duymak için inanılmaz bir istek duydu. Telefonu elinden bırakmadan hemen aradı onu. Şimdi duymalıydı sesini. Şu an…  “ Asya’m… “ deyişini duyduğunda, hıçkırığını tutamadı. Eliyle ağzını kapatıp, hıçkırıklarını bastırmaya çalıştı duymasın diye, ama duymuştu.  “ Ağlama n’olur… Dayanamıyorum. “ Asya cevap veremedi, bu sözlerine. Onu üzmek istemediğinden kendini dizginlemeye çalıştı. Kolay değildi. Hiç kolay değildi… “ İyiyim. “ dedi, en sonunda.  Altay’ın içine derin bir soluk çektiğini duydu. Kendisi de aynı şeyi yaparak ciğerlerini havayla doldurdu. İstediği onun kokusu olsa da… “ Üzme kendini… Bu günler bitecek. “  “ Bitsin. “ dedi, kendini tutamayarak. Bitsin istiyordu bu günler. Dayanamıyordu. Katlanamıyordu… Altay’ı üzdüğünü fark edince konuyu değiştirmekte buldu çareyi. “ İki gün sonra okula başlıyorum. “ dedi, söyleyecek bir şey bulmanın rahatlığıyla.  “ Biliyorum sevgilim. Şimdi benim kapatmam gerekiyor seni sonra ararım. “ dedikten sonra kapanan telefona şaşkınlıkla baktı Asya. Bir şey söylemesine bile izin vermeden kapatmıştı telefonu. İlk başta kızsa da, önemli bir şey olabileceğini düşünerek kendini sakinleştirmeyi başardı. Odada yatmaktan sıkılarak evi gezmeye başladı. Mutfak Amerika’n tarzıydı ve oldukça şıktı. Salonu oldukça geniş ve ferahtı. Beyaz ve gümüşün ağırlıklı olduğu eşyalar hoşuna gitmişti. Diğer odaları da gezdikten sonra salondaki koltuğa bıraktı bedenini. Televizyonu açıp bakındı bir süre. İzleyecek bir şey bulamayınca, alışkanlık haline getirdiği uykuya bıraktı kendini. Babasının kolları arasında olmanın verdiği huzurla bakıyordu dışarıya. Balkondaki koltukta yan yana oturmuş, boğazın eşsiz güzelliğine bakıyorlardı şimdi. Asya, babasının bugün olanlardan dolayı üzgün olduğunu bildiğinden, tek söz etmiyordu. Söylediği her sözün onu daha fazla üzeceğinden emindi çünkü. “ Heyecanlı mısın kızım? Yarın okulun başlıyor. “ Asya, babasının sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Heyecanlı mıydı, emin değildi. Okula gitmese de olurmuş gibi hissediyordu. Ama bir yandan da Altay ile aynı mesleği yapacak olmanın mutluluğu vardı. Belki ileride aynı hastanede çalışırlardı. Bu düşünceyle yüzüne büyük bir gülümseme yayıldı.  “ Evet. Heyecanlıyım. “ diyerek yanıtladı babasının sorusunu.  “ Yarın seni benim götürmemi ister misin? “ “ Mehmet Abi götürür beni. Yolun ters düşmesin. “ “ Yolumun uzaması önemli değil güzel kızım. Yarın seni okula bırakır ordan da şirkete geçerim. “ Babasını başıyla onayladıktan sonra, ışıltılarla dolu boğaza bakmaya devam etti. Tüm huzuruna rağmen, bir parçasının eksik olduğunu hissediyordu ve o eksik parçasının ne olduğunu biliyordu. Altay yoktu… Olsaydı… Olsaydı kendisinden mutlu kimsenin olmayacağından emindi Asya. Tüm sevdiklerinin yanında olmasını istemesi, bencilce miydi? Hayır değildi…  “ Hadi uyuyalım artık. “ diyen babasıyla ayağa kalktı. Kalacağı odanın önüne geldiğinde, babasının yanağına bir öpücük kondurarak odaya girdi ve girer girmez ısrarla çalan telefonunun sesi kulaklarını doldurdu. Masanın üzerinde olan telefonu eline aldığında, arayanın Altay olduğunu görünce şaşırdı. Bu kadar geç saatte aramazdı ki Altay. “ Altay? “ dedi, korkusunu bastırmaya çalışarak. “ Asya’m… “  Altay’ın fısıldayarak adını söylemesi, tüm endişelerini alıp götürdü. İyiydi sevdiği… “ Bir şey mi oldu? “  “ Hayır… Sadece sesini duymak istedim. “  Yüzüne yayılan gülümsemeden habersiz, iç çekti Asya.  “ Çok özledim seni… “ dedi, içinden geldiği gibi. Söyleyecek çok fazla şeyi vardı aslında. Onsuz geçen günlerin çok zor olduğunu, onu özlediğini, hep özlediğini, çok sevdiğini söylemek istiyordu. Ama susuyordu. Biliyordu ki o zaman daha zor olacaktı Altay için. Kendisi gidemiyordu yanına ama o gelsin istiyordu. Bu isteğini dile getiremezdi. Altay’ın ne yapar eder geleceğini biliyordu. İşi vardı, kurulu bir düzeni vardı. İstediği an gelemezdi. Bunu bilmek, içindeki isteği bastırmasa da diline kilit vurabiliyordu.  Dün gece kurduğu alarmın sesiyle gözlerini açtığında, yatakta gerindi. Bugün okula başlayacaktı. Dün gecenin aksine bugün içi kıpır kıpırdı. Nedenini bilmediği bir şekilde çok heyecanlıydı. Hızlıca bir duş aldıktan sonra giyinmeye başladı. Buz mavisi bir kot pantolon ile gözlerini ortaya çıkartan turkuaz bir tişört giymişti. Saçlarını da tepeden at kuyruğu yapmış yüzünü iyice ortaya çıkarmıştı. Makyaja gerek duymadan odadan çıktı. Babasının kahvaltı hazırladığını görünce gülümseyerek yanına gitti.  “ Günaydın. “ dedi, yanağından öperken.  “ Günaydın kızım. Hadi bana yardım et çabuk hazırlayalım. Okula geç kalacaksın. “ “ Peki. “ dedikten sonra, tezahta duran ekmekleri dilimlemeye başladı. 5 dakika sonra her şey hazırlanmıştı. Kaynayan çayı ocaktan alıp masaya koyduktan sonra keyifli bir kahvaltı yaptılar. Asya babasıyla böyle güzel vakit geçirdiği için çok mutluydu. Uzun zaman sonra ilk defa aile sıcaklığını hissediyordu. Bir de annesi olsaydı… Bozulan moralini güzel bir gülümsemeyle kapatmaya çalıştı. Babasının anlattığı şeylere kahkahalarla gülerken, rol yapmasına gerek yoktu. Kahvaltıdan sonra bulaşıkları makineye dizmek için tabakları eline aldığı sırada babası kendisini durdurmuş ve; “ Bugün bir yardımcı gelecek buraya. O halleder sen karışma. “ diyerek elindeki tabağı eski yerine koymuştu. Asya ısrarın fayda sağlamayacağını bildiğinden bir şey söylemeden çantasını eline aldı. Bir an önce evden çıkmalıydılar yoksa ilk günden okula geç kalacaktı.  Sessiz geçen bir yolculuktan sonra okuyacağı bölümün önüne gelmişlerdi. Kampüse göz gezdirdiğinde oldukça büyük ve güzel olduğunu gördü. Arabadan inip babasıyla vedalaştıktan sonra kampüse doğru ilerlemeye başladı. Korkuyordu. Nasıl insanlarla karşılaşacağını bilmediğinden biraz gergindi. Üzerinde hissettiği bakışlar rahatsız hissetmesine sebep olsa da yürümeye devam etti. Binadan içeri girip ders göreceği anfinin önüne geldiğinde; ciğerlerini içine çektiği derin bir nefesle doldurarak içeri girdi. Kendisine dönen bakışlara aldırmadan boş bulduğu bir yere oturdu.  Gergindi, heyecanlıydı ve korkuyordu. Etrafına göz gezdirdiğinde kızlı erkekli birçok grup gördü. Herkes kendi arasında sohbete dalmıştı. Bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda yalnız oturanlar vardı ve onlardan biri de kendisiydi.  “ Merhaba. “ diyen sese döndüğünde, esmer, orta boylu bir kızla göz göze geldi. “ Merhaba. “ dedi, gülümseyerek.  “ Yanına oturabilir miyim? “  “ Tabii ki. “ dedikten sonra, hafifçe yana kayıp kıza yer açtı. “ Tanışalım mı? Ben Özlem. Senin adın ne? “ “ Adım Asya. “ dedikten sonra, genç kızı incelemeye devam etti. Çok olmasa da güzeldi. Güzellikten çok sempatikliğiyle dikkat çekiyordu. İyi birine benziyordu.  “ Burslu musun? “ Özlem’in sorduğu soruyu ilk başta anlamadı. Ve dudaklarından; “ Ne? “ sözcüğü döküldü. “ Diyorum ki burslu musun? Genellikle burslular böyle yalnız oturur. Benim gibi. “ Asya, Özlem’in neyden bahsettiğini anlayınca, başını iki yana salladı. “ Hayır burslu değilim ama neden öyle söyledin? Burslu olanlarla olmayanlar ayrılıyor mu birbirinden?” “ Genellikle. Burslu olmayanlar kendilerini daha üstün gördükleri için burslularla arkadaş olmaya bile tenezzül etmezler. Bende seni yalnız görünce benim gibi sanıp yanına gelmek istedim. “ Asya, Özlem’in elini tutarak güven verircesine gülümsedi. “ Benim için bunun hiçbir önemi yok. Arkadaşlarımı maddi imkanlarına göre seçmiyorum ben. “ Sözlerinin karşısındaki kızı mutlu ettiğini görünce, rahatladı. Özlem çok hoş sohbetti. Kahkahalarla gülmesine sebep olacak bir sürü şey anlatmıştı. Onun bu hali, kapıdan giren iki kişiyi görene dek devam etti ama sonra, gülümseyişi yavaş yavaş dudaklarında son buldu. “ Özlem? “ diyen kıza baktığında, kendisi gibi sarışın bir kız gördü. Güzeldi. Çok fazla güzeldi.  “ Efendim. “ diyen Özlem’in yüzü, garip bir şekilde kasılıyordu. Kendini zor tutuyor gibiydi. Nedenini bilmediğinden sessiz kaldı Asya. “ Gelir gelmez beni bulursun sanmıştım ama sen kendine çoktan yeni arkadaş edinmişsin. “ diyen kız, bir çocuk gibi dudaklarını sarkıtmıştı. Onun bu haline gülmek geldi içinden. Yanındaki adama çevirdiğinde bakışlarını, oldukça yakışıklı bir adam gördü. Esmer ve uzun boyluydu.  “ Size bakındım ama görmedim. “ diye açıklama yapan Özlem’e döndü tekrar. Bu insanlar her kimse, Özlem’e iyi gelmiyorlardı. Bunu anlamıştı. Az önce kahkahalarla gülen kız gitmiş yerine, gözlerinde hiçbir duygu barındırmayan biri gelmişti. “ Kader seni çok özlemiş ondan böyle yapıyor. “ diyen adama zoraki bir şekilde gülümsedi Özlem.  “ Sevgilim hadi sen git. Ben birazdan geleceğim yanına. “ “ Geç kalma ama. Seni özlüyorum. “  Adını bilmediği adam uzaklaşırken, Kader’in bakışları kendisine dönmüştü. “ Merhaba ben Kader. “ “ Asya. “ dedi, kibar bir şekilde. Bu kızdan hoşlanmamıştı. Nedenini bilmediği bir şekilde, rahatsız oluyordu. “ Memnun oldum canım. Ben şu yanında oturan kızın en yakın arkadaşıyım. Az önce gördüğün çocuk da benim sevgilim. “  Asya, anladım dercesine başını salladı. “ Neyse, Özlem sana bir şey söylemek için Tolga’yı postaladım. 2 gün sonra Tolga’nın doğum günü ve bana yardım etmelisin. Kimseden böyle bir yardım isteyemem… “ “ Ama… Olmaz Kader. Ben yapamam. “  “ Lütfen canım arkadaşım. Senden başkası olmaz. Tolga’yı biliyorsun ben olmadan bir dakika durmaz ama sen onu oyalayabilirsin. “ Özlem’in şaşkınlıkla aralanan ağzı, kocaman olmuş gözleri bu duruma çok şaşırdığını belli ediyordu. “ Ben yapamam Kader… Yiğit’e söyle o Tolga’yı oyalar. “  “ Yiğit burada değil. Yurt dışında ve birkaç güne anca döner. Geriye bir tek sen kalıyorsun. Lütfen Özlem, beni yalnız bırakma. “ Özlem’in kabullenircesine başını sallamasıyla, Kader teşekkür ederek yanlarından ayrıldı. Gidişinin üzerinden uzun bir zaman geçmesine rağmen Özlem hala tek kelime etmemişti.  “ Özlem iyi misin? “ diye sordu, daha fazla dayanamayarak.  “ İyiyim. “ Onun bu sözüne inanmasa da, üstelemedi. Anlatmak istemiyorsa zorlamayacaktı. Anfi, yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Bir süre sonra da tamamen dolmuştu. Kendisine ilgiyle bakan gözlere bakmadan, hocanın gelmesini bekliyordu. Az sonra kapı açılmış oldukça yaşlı bir adam içeri girmişti. Profesör olduğu her halinden belli olan adamın duruşu, kendinden emindi.  “ Merhaba çocuklar. Ben Doç.Dr Ahmet Kutlu. Dersini birlikte işleyeceğiz. Derslerle ilgili ön bilgileri ve çalışma şeklimi asistanımdan öğrenebilirsiniz. Kendisi az sonra burada olur. “ Adam cümlesini bitirir bitirmez kapı açılmış ve içeri Altay girmişti. Asya gözlerine inanamıyordu. Altay’dı karşısındaki. Altay! Nefesinin kesildiğini hissediyordu. Nasıl olmuştu bu? ** Altay, hasret kaldığı deniz gözlere bakarken mutluluğunu gizlemiyordu. O gözlerde gördüğü şaşkınlık, keyifli bir kahkaha atma isteği uyandırıyordu içinde ama tutuyordu kendini.  “ Öğrencilerimize kendini tanıt ve sana verdiğim fotokopileri dağıt. “ Altay, hocasını başıyla onayladıktan sonra konuşmak için birkaç adım öne çıktı.  “ Ben Altay Sıraç. Tıp Fakültesi mezunuyum. Bir sene boyunca beraberiz. Dersinin asistanlığını yapacağım ve siz, herhangi bir sorununuz olursa bana geleceksiniz. Dersinize devamlı olmamakla birlikte gireceğim. Beni öğrenci işleri bölümünde bulabilirsiniz. “ Sözlerini bitirdikten sonra elindeki dosyadan fotokopi kağıtlarını alarak ön sırada bulunanlara birer tane verdi. Geri kalanları arkaya doğru uzatmalarını istedikten sonra, eski yerine geçip oturdu. Şu an burada olduğuna, Asya’nın tam karşısında olduğuna inanamıyordu. Asistanlığa başlamak gibi bir niyeti yoktu aslında ama o gün Asya’yla telefonda konuştuktan sonra birden aklına gelmişti. Ders ortalamalarının oldukça iyi olması ve hocaları tarafından sevilmesi, bu işi almasında çok yardımı olmuştu. Mezun olduğu okulun dekanıyla görüştükten sonra birkaç hocasıyla da görüşmüş ve Ahmet Kutlu’nun asistanlığını sonunda almayı başarmıştı. Elbette bunda hocası Kemal Güngör’ün de payı büyüktü. O araya girmeseydi hiçbir şekilde başaramayacağını biliyordu. Ama sonunda buradaydı. Sevdiğinin birkaç metre uzağında. Bu bile yeter diye düşündü Altay. Bu bile yeterdi… Cehennem azabı gibi geçen günlerden sonra, bu yakınlığa şükrediyordu.  Geçmişin gölgesinde yaşar bazı hayatlar… Ne yapsanda, ne kadar uğraşsanda kurtulamazsın o boşluktan. Dibi görünmeyen karanlık gibi çeker alır seni en kuytularına… Sen farkında olmadan… Fark etmezsin sonsuzluğun boşluğunda savrulduğunu. Ta ki güneş gözlerine değene kadar… Işığı yakar önce seni. Kaçmak istersin güneşin parıltısından… Ama alışınca gözlerin, ısınınca kalbin bir daha düşemezsin o karanlığa… Aşkın ateşiyle mühürlenmiş gözlerin bir daha karanlık hayatlara açılmaz. Böyleydi işte Altay. Yüreğinde taşıdığı sevdası, baharı getirmişti yüreğine… Sevdasını anlatmak için kelime bulamıyordu Altay… Ne yapsa ne söylese bir parça eksik kalıyordu. En çok neyimi seviyorsun diye soran Asya’ya hiç düşünmeden gözlerini diyordu… Denizden kopup gelmiş iki mücevherdi hayatını aydınlığa çıkaran… Bakışları Asya’nın üzerinden bir saniye olsun ayrılmıyordu. Onu görmeden günlerin acısını çıkarmaya çalışıyor, hasretini dindirmeye uğraşıyordu. Kalbinin göğsünü dövercesine atmasını bile özlemişti. Bir de yanında olsa… Özlediği kokusuyla sarmalansa… İşte o zaman tam olacaktı Altay. Ders bitmiş hoca sınıftan çıkmıştı. Kendisi de masada bulunan dosyaları topluyordu. Ama bu toplama, gereğinden fazla uzun sürmüştü. Yanına gelen birkaç öğrenci ile kısaca tanıştığı sırada Asya’nın kapıdan çıkıp gittiğini gördü. Yanındaki öğrecilere işi olduğunu söyleyerek hızla peşinden gitti. Kalabalık gruplar yüzünden Asya’nın hangi yöne doğru gittiğini göremiyordu. Sonunda gördüğünde, koşarak yanına gitti. Birkaç adım ötesindeydi küçük sevgilisi. Adımlarını biraz daha hızlı atarak ona yetişti ve kolundan tutup hizmetliler odası yazan yere götürdü.  Asya’nın çırpınışlarına aldırmadan sardı kollarıyla. Burnu, hasretini çektiği kokuyla dolarken derin bir rahatlama yaşıyordu. Bu koku olmadan geçirdiği günler geri de kalmıştı artık. Asya’nın yüzünün her bir köşesine sayısız öpücükler konduruyor, artık yanındayım diye fısıldıyordu. Asya’nın tepkisizliğini fark ettiğinde, bir adım geri çekilerek sevdiği kızın yüzüne baktı. Ters giden bir şeyler vardı ve Altay; ne olduğunu anlayamıyordu. “ Asya’m… “  “ Sen… Sen nasıl… Anlamıyorum Altay, anlayamıyorum… “ “ Senin için. “ dedi, tereddüt etmeden. “ Yaptığım her şey senin için. “ “ Nasıl işini bırakırsın? Ne zaman yaptın tüm bunları? Ne zaman geldin? “ “ Senden hemen sonra. Dayanamadım Asya. Benim için senden başka hiçbir şeyin önemi yok. Sen olmadan devam edemezdim… “ Sözlerini bitirdikten sonra, bir süre sessiz kaldı. Yavaşça ayırdı kendinden Asya’yı.. Gözlerine baktı önce… İlk gözleriyle anlatmak istedi hissettiklerini... Kelimelere döktü sonra.. “ Yüreğimi uslandıran gözlerindi… Hiçbir göz senin ki gibi görmedi beni, senin baktığın gibi bakmadı bana. Hiçbir gülüş yakmadı yüreğimi senin ki kadar, hiçbir ses heyecanlandırmadı ıssız kalbimi ve sen geldin gözlerinle hayat buldum ben, yüreğimi sana sundum. Ben yolumu kaybettim gözlerinin mavisinde. Hadi elimi tut, tut ki gözlerinden kalbine giden yolu bulayım. “ Genç adam elini kaldırdı ve kadının kalbine dokundu usulca " işte burası benim yerim, ben buraya aidim "  Eline düşen damlayla başını kaldırdı Altay, ağlıyordu sevdiği kadın ama gözlerinde gördüğü ışıltı mutluluktan olduğunun habercisiydi. Yavaşça sokuldu genç adam ve dudaklarıyla kuruladı gözlerinin ıslaklığını.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD