Okula yürüyerek gitmeyi düşünse de bu pek de mümkün değildi anlaşılan. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağarken otobüs durağına nasıl gideceğinin hesabını yapıyordu. Taksi tutamadığı gibi, kendisini alıp okula götürmesini isteyeceği bir arkadaşı da yoktu. Kader vardı bir tek ama onun yolu da buradan geçmiyordu.
“ Özlem. “
Arkasında o aşina olduğu sesi duyduğunda titredi Özlem.. Hep böyle mi olacaktı? Tek bir söz yetecek miydi kalbinin yerinden çıkması için?
Arkasını döndüğünde Tolga’yı gördü. Kendisine doğru yürüyordu. Her zaman ki gibi yine çok yakışıklıydı. Selam dedi Tolga hafif gülümserken. Başını sallamakla yetindi Özlem. Konuşsa, sesinin çıkacağından emin değildi. Özlem bu durumu kabullenmişti. Engel olamıyordu ki hissettiklerine… Onunla bir gelecek hayal etmekten alamıyordu kendini. Ama en çok Kader gelip kendisini hatırlatınca altında kalıyordu kurduğu hayallerin… Vicdan azabı bir ip gibi dolansa da boynuna, suçluluk duygusu hiç bırakmasa da yakasını yapabileceği bir şey yoktu. Bu adamı iliklerine kadar seviyordu.. Tüm benliği bu adam için deliriyordu..
‘’ Bu yağmurda yürüyerek gitmeyi düşünmüyorsun değil mi? diye sordu Tolga. Özlem, ne yapabilirim gibisinden bir bakış atsa da bunu anlamayan Tolgaya;
“ Otobüsler dolu nasıl gelmemi bekliyorsun? “ diye sordu. Tolga arkasında duran arabasını göstererek; “ Hadi atla. “dedi. Özlem itiraz etmek istedi.. Kaçmak istedi ondan. Yapma adam demek istedi… Ben senin için yanarken yaklaşma bana. Kora dönmüş kalbimin küllerini savurma…
Tolga’yı ikna edemeyeceğini anlayınca, çaresizca kabullendi. İçinde bir yerlerde baş gösteren umut ışıklarını bastırmaya çalıştı. Bunun kalbine dayanılmaz bir acı vereceğinin farkındaydı ama en azından kısacık da olsa gerçeklikten kopup anı yaşamak istedi Özlem… Herşeyi unutup, an’da kalmak istedi…
Arkasını dönerek Tolga’yı takip etmeye başladı. Tolga hiç beklemediği bir hareket yapıp arabanın kapısını açtı ve binmesine yardım etti. Bu davranışın hiçbir anlamı olmasa da mutlu etmişti Özlem’i. Arabayı çalıştırmadan önce torpido gözünde duran havluyu alarak Özlem’e uzattı Tolga.
‘’ Islandın hasta olacaksın. “
Özlem daha ne kadar şaşırabilirim diye düşünürken, Tolga’nın elinde ki havluya uzandı ve saçlarını kurulamaya başladı. Onun yanında bu kadar rahat olmayı özlemişti. Genellikle Kader’de yanlarında olurdu ve Özlem o anlarda hissettiklerini anlayacaklar diye sürekli diken üzerinde olurdu. Ama şimdi o kadar doğaldı ki.. Birden Tolga’nın ellerini hissetti, saçlarında. Tıpkı hayal ettiği gibi. Tıpkı gecelerce rüyalarında gördüğü gibi… Elindeki havluyu almış Özlem’in saçlarını kuruluyordu Tolga. Anın gerçekliğinden şüphe etti Özlem. Hissettiği dokunuşla gözlerini yumdu.
Dokunuşları yüreğinde sürekli kanayan yerleri kapatmaya yetmişti… Öyle iyi gelmişti ki… Gözlerini açtığında kendisine gülerek bakan Tolga’yı gördüğünde utanarak bakışlarını kaçırdı. Bu adam niye böyle bakıyordu ki şimdi. Kalbinin sesini duymazdan gelerek konuşmaya başladı.
‘’ Sende ıslanmışsın. “
Tolga’nın elindeki havluyu alarak Tolga’nın saçlarına doğru götürdü. Kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Hayalinde bile böyle bir yakınlığı kuramıyordu Özlem… Ama şimdi… Özgürce ellerini saçlarında gezdirebiliyordu. Tolganın bakışlarının üzerinde olduğunu bildiğinden kendini tutması gerekiyordu. Hiçbir açık vermemeliydi… Bilmemeliydi Tolga, nasıl yandığını. Anlamamalıydı... Yoksa onu tamamen kaybedeceğini biliyordu.
Kurulama işlemi bittiğinde, Tolga; bir an ne olduğunu anlayamadı. O kadar kaptırmıştı ki kendini o dokunuşlara… Bir an kısacık bir an zaman dursun istedi… Kalbinin neden böyle attığını bilmiyordu Tolga. Yanlışmıydı onu da bilmiyordu. Özlem hep arkadaşı olmuştu… Yeri geldiğinde en yakın arkadaşı hatta, sırdaşı bile olmuştu. Kalbinin böyle dörtnala koşturması, nasıl açıklanırdı?
Kendine kızdı. Nasıl böyle şeyler düşünebilirdi? Okula giderken bir daha konuşmadı. Bir şeyler söylemek istemiyordu ona. Kızgındı, neye olduğunu bilmeden. Söyleyecek sözü yoktu değil mi? Öyleyse neden gözlerinde ki hüzünün sebebini sormak istiyordu ve neden bunun kendisiyle ilgili olduğunu hissediyordu? Düşünme dedi kendi kendine, düşünme…
Okulun önüne geldiklerinde, sabahkinin aksine kaba bir tavırla açtı arabasının kapısını. İnsin ve gitsin istiyordu, bir an önce. Gözleri Kader’i bulduğunda, rahatladığını hissetti. Aşkım diye koşarak geliyordu işte sevgilisi. Kader’i gördükten sonra aklında ki tüm sorunlar dağılmış yerini sonsuz bir neşeye bırakmıştı. Öyle ki Özlem’in varlığını bile unutmuştu o an. Kader’in bakışlarının Özlem’e kaydığını fark ettiğinde hatırlamıştı Özlem’i. Sevgilisini kollarının arasına alıp konuştu.
‘’ Bu yağmurda yürümesine izin vermedim. “
Kader memnun bir gülümsemeyle karşılık verdi Tolga’ya. Özlem’i kolundan çekiştirerek sınıfa doğru yürümeye başladı.
‘’ Sana anlatacak harika dedikodularım var. “ diyerek kıkırdadı Kader. Sınıfa geçip oturduklarında Tolga’nın arkadaşlarının yanında olduğunu görünce; “ Tolga’yı adaya nasıl getirebiliriz? “ diye sordu.
“ Ne? Ada mı? “
“ Evet. Heybeli Ada’da yapacağız partiyi. Babamın yeni aldığı bir köşk var orda. Harika bir yer. Orada yapalım istiyorum ama Tolga’yı oraya nasıl götüreceğiz onu bilmiyorum. “
“ Adayı gezmek istediğini söyle. “ dedi, içindeki ağırlığı yok saymaya çalışarak.
“ Olmaz. O zaman da dibimden ayrılmaz. Sen iste. Kırmaz seni. “
Özlem gözlerini kocaman açarak bakıyordu arkadaşına. Hayır, yapamazdı bunu. Tolga’dan böyle bir şeyi isteyemezdi.
“ Kader ben yapamam. “
“ Özlem lütfen… Başka türlü gelmez oraya. Hadi arkadaşım… “
Kader’in ısrarına daha fazla dayanamayarak kabul etti. Sevdiği adamın doğum günü için, sevgilisine yardım ediyordu. Ne güzel diye düşündü ve ayağa kalktı. Nefes alması gerekiyordu. Burada, sevdiği adam için sürprizler hazırlayan Kader’in yanında daha fazla kalamazdı.
Sınıftan çıktığında, gözyaşları yanaklarını ıslatmaya başlamıştı çoktan. Yürümeye devam ederken bankın köşesine oturup derin düşüncelere dalan Asya’yı gördü. Yavaşya yanına sokularak başını omzuna koydu. Seviyordu bu kızı. Kader’le de iyi anlaşıyordu ama Asya’la aralarında başka bir bağ vardı sanki. Adını koyamıyordu Özlem sadece, farklı hissettiriyordu Asya. Daha dün tanışmış olmalarına rağmen güveniyordu ona. Kader’in yüzünde ara sıra gördüğü ifade yoktu en azından. Sıcak ve samimiydi.
Asya, Özlem’in yanına gelmesiyle oturduğu yerden dikleşti. Arkadaşının solgun yüzüne bakarken, bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Ve bu, o ikisi yüzündendi. Mutlu değildi Özlem. Sürekli kahkaha atan kızın arkasında hıçkırarak ağlayan bir çocuk vardı.
Tam karşılarına Kader ve Tolga oturunca, derin bir nefes çekti içine. Huzur yoktu kendisine, anlamıştı. Ne kadar uzak durmak istese, o kadar yakınında buluyordu adamı. Ne kadar kopmak istese, o kadar bağlanıyordu. Bitmeyecekti, biliyordu. İçindeki yangın ne olursa olsun sönmeyecekti. Bir an sonra Tolga ayağa kalkıp gitmişti. Böyle daha iyiydi. En azından kalbine iğneler batırılıyormuş gibi hissetmiyordu artık.
“ Babanı tanıyorum ben. Gerçekten işinde çok başarılı. Babam hep övgüyle bahseder babandan. “
Kader’in sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Ne hakkında konuştuklarını anlamadan baktı Asya ve Kader’e.
“ Canım babam… Çok iyidir. “
“ Seni daha önce hiç görmemiştim. Yurt dışında mıydın? “
“ Hayır. İzmir’de yaşıyordum. “
Asya’nın verdiği cevaba şaşırdığı her halinden belli olan Kader; “ Neden babanla yaşamıyordun? “ diye sordu. Özlem onun bu merakına göz devirdi. Kiminle tanışırsa tanışsın tüm şeceresini ortaya dökecekti illa.
“ İzmir’de doğup büyüdüm. Büyüdüğüm şehirden de ayrılmak istemedim. “
Kader’in anladım dercesine başını sallamasıyla, konu kapanmıştı. Tolga, ellerinde kahvelerle birlikte geri gelmişti. Tekrar başlamıştı o his… Önüne bırakılan kahve için teşekkür ettikten sonra, kahvesini yudumlamaya başladı. Yine uzaktan bakıyordu sevdiğine… Uzun zamandır olduğu gibi… Bakıyordu ama öyle uzun uzadıya değil. Bir anlık... Bakıyordu bakmasına ama ödü kopuyordu dalıp gitmekten…
Onu izlemek nefes almak gibiydi. Öyle doğaldı… Zaman duruyordu ve o sadece Tolga kalıyordu geriye.
Dalıp gittiğini, Kader’in kendisini dürtmesiyle fark etti.
“ Daldın yine. Aşık mısın bilmem ki. “
Kader’in söylediği şeyle, kısa bir öksürük krizine girdi. Yanaklarına hücum eden kan, boğazına takılan yumru… Sanki her şey Tolga’ya olan aşkını dile getirecekti.
“ Ne alakası var. Dalmışım sadece. “ dedi, hızlıca. “ Ne söylemiştin? “ diye devam etti konuşmasına.
‘’ Dedim ki sen benim yerimde olsaydın ne yapardın? Ya düşün Tolga’nın sevgilisisin her dediğini yapar mıydın bir kukla gibi? “
Bu varsayım öyle birşeydi ki… Özlem ruhunu teslim edebilirdi şimdi… Aklı saf dışı kalmış yüreğinin buyruğuna girmişti bile. Aklı değil kalbi cevap verecekti bu soruya belki de ilk ve son defa… Yüreğini sonuna kadar açacak daha sonra kilitleyip hapsedecekti. Kendisine bakan gözlerin farkındaydı. Elinde olmadan bakışları Tolga’ya sabitlendi.. Birbirlerine bakıyorlardı şimdi..
“ Severdim… “ dedi.. “ Çok severdim… “ Tüm gözler kendi üzerindeyken, en önemlisi Tolga ona böyle bakarken ne kadar zordu kalbini böylesine açmak… Ama yapmıştı. Gözlerini Tolga’dan kaçırarak başka bir yere odaklanmaya çalıştı. Bu gergin ortamı dağıtmak istiyordu. Asya, arkadaşına anlayış dolu bir bakış atarken Kader Özlem’in cevabından pek hoşnut olmamıştı.
‘’ Aman seviyoruz diye her dediğine tamam dersek ne olur halimiz. “
Tolga, Özlem’in böyle bir cevap vermesini kesinlikle beklemiyordu.. Hem şaşırmış hemde anlamdıramayacağı bir şekilde mutlu olmuştu.. Durmadı üzerinde, düşünmedi. Belki düşünse çözerdi bakışlarda ki anlamı… Farkına varırdı o derinliğin..
**
Altay derse girerken, içindeki çocuksu heyecanın tadını çıkardı. Bundan sonra böyle olacaksa, okula yeniden başlamayı bile düşünebilirdi. Asya’yı görecek olmanın sevincine varmak, öyle güzeldi ki… Dün okul çıkışında Asya ile vakit geçirmek istemiş fakat Asya’nın şoförünün gelmesiyle, bu isteğini ertelemek zorunda kalmıştı.
Bugün, onunla yapmak istediği, hayalini kurduğu şeyleri yapacaktı. İlk önce Çamlıca Tepesi’ne götürecekti onu. Güneşin batışını birlikte izleyecek, akşamı Kız Kulesi’nin önünde, Asya’nın gözleriyle geçirecekti. Gözleri Asya’yla kesiştiğinde, iç çekti. Şimdi kollarına alsa, sımsıkı sarsa…
Uzaktan izledi Asya’yı. Dersi dikkatli dinleyişi, arada bir not alışını, birşeyi anlamadığında çattığı kaşlarını, arada kendisine bakarken yakalandığında utanarak gözlerini kaçırışını… Hepsini izledi Altay.. Kaleminin arkasını dişlerinin arasına almasına güldü, Asya’ya beğeni dolu gözlerle bakanlara köpürdü… Asya oldu her şeyi, Asya doldu her zerresine…
‘’ Kalp krizini bize açıklarmısın Altay? “
Altay kendisine sorulan soruyu son anda fark etmişti. Bir an bocalasa da, aklını, kendisini merakla izleyen Asya’dan uzaklaştırmaya çalışarak hocasına döndü.
‘’ Elbette… Kalp krizi kalp kasının bir bölümünün o bölgeye yetersiz kan akışından dolayı ölmesi sonucu meydana gelir. Koroner arterlerde ki pıhtılar kalp kasına kan ve oksijen gitmesini engeller, bu da o bölgede ki kalp hücrelerinin ölümüne sebep olur. Hasar gören kalp kası kasılma yeteneğini kaybeder ve kalbin geri kalan kısmı hasar gören bu bölümün işini de yapmak zorunda kalır. Hasar gören kısım önemli bir miktarda ise yaşam mümkün olmaz. “
‘’ Ekranda da gördüğünüz gibi, tıkanıklık bu bölgede başlar ve oksijeni engeller. Şurada gördüğünüz ise hasar gören bölgenin büyüklüğünü gösterir. “
Altay yerine otururken üzerinde olan bakışların farkındaydı. Hiçbirini umursamadan tek bir yere sabitledi gözlerini. Bir an bile kırpmadan kayboldu o mavilikte… Ders bittiğinde hiç istemese de dosyalarını toparlamaya başladı. Uzaktan işaret verse gel dese... Ama kesin emri vardı küçük cadının;
‘’ Okuldan kimse bilmeyecek. ’’ diye. El mahkumdu işte… Sınıftan çıkarken son bir kez bakmayı ihmal etmedi. Tam o sırada kapıdan giren bir kızla çarpıştı. Yere saçılan dosyaları toplamak için eğildiğinde, kızın elini kolunda hissetti. Aniden ayağa kalkıp kıza yol vermek için geriye döndüğünde, kendisine ateş saçan gözlerle bakan Asya’yı gördü. Önce ne olduğunu anlayamadı. Asya’ya boş bakışlarla cevap verdi. Anlamıyordu ki ne olduğunu. Kesin birşeye kızmıştı da, bişey yapmamıştı ki. Bakışlarının sabitlendiği yeri fark edince anladı, ne olduğunu. Az önce çarptığı kız ateşlemişti küçük sevgilisini. Güldü, onun bu haline.
Sınıftan çıktığında, telefonunu eline alarak Asya’yı aradı. Defalarca aramasına rağmen açmıyordu küçük hanım. Onun bu tavrına sinirlenmiyor aksine mutlu oluyordu. Kıskanmıştı Asya. Bunun güzelliğini sonuna kadar yaşamak istiyordu ama bir yandan da korkuyordu. Yine aynı şeylerin olmasından, haksızlığa uğramaktan…
Daha fazla dayanamayarak mesaj yazmaya karar verdi.
Aşk… İçimde kopan fırtınalar bir kelimeye sığabiliyor mu sahiden? Anlatabilir mi sensiz nasıl soluksuz kaldığımı...
Yazdığı bu satırlar, Altay için ilkti. Kimse için böyle şeyler düşünüp söylememişti. Hissetmemişti ki hiç böyle. Hiç bu kadar sevmemişti…
Mesajına cevap gelmeyeceğini anlayınca, beklemeye başladı. Elbet birazdan çıkacaktı okuldan. O zaman bunun hesabını soracaktı küçüğüne.
Uzun sayılabilecek bir süreden sonra gördü Asya’yı. Birkaç kişiyle gülüşerek geliyordu. Yanlarında bulunan erkeğe gözlerini kısarak bakmaya başladı. Her ne söylediyse Asya’nın kahkaha atarak güldüğünü görmüş bu da ellerini yumruk yapmasına sebep olmuştu. Asya’nın bir başka adama böyle güzel gülmesine katlanamıyordu. Arkasını döndü hemen. Bu manzaraya bakmanın kendisine hiç iyi gelmeyeceğinin farkındaydı.
Asya’nın kendisini fark etmesini istemediğinden, çıkışa doğru yürümeye başladı. Kendini eve attığında, kendini yatağa attı. Düşündükçe delirecek gibi oluyordu. Niye o adama öyle gülüyordu? Aslında sinirlendiği bu değildi. O adamın yanındayken, aklına bile gelmemesiydi sinirlerini bozan. Kaç kere aramıştı bilmiyordu Altay. Mesajlarına da dönmemişti…Telefonunun çaldığını duyunca, hızla doğruldu yattığı yerden. Arayanın Asya olması, biraz da olsa sakinleşmesini sağladı.
“ Efendim. “ dedi, derin bir nefes alarak.
Asya’nın söylediği sözler, sessiz bir küfür savurmasına sebep oldu ve devamını dinlemeden telefonu kapattı. Arkadaşlarıyla eğlenmek için bir yerlere gitmişti küçük hanım, o yüzden duymamıştı aramalarını. O zibidinin de orada olduğuna emindi.
Altay bir o yana bir bu yana gidiyordu duramıyordu yerinde. Kendisi burada sinirden kudururken, adını bile bilmediği bir herif sevdiğinin yanındaydı. Onun o eşsiz gülüşünü görüyor, sesini duyuyordu. Sinirlenmişti. Çok sinirlenmişti hem de. Bu yüzden Asya’nın hiçbir aramasına cevap vermemişti. Aslında cevap vermemesinin sebebi, sinirden gözü dönüp de kalbini kıracak bir şeyler söylememek içindi. Sakinleştiği zaman, kendini tutmayı başaracağına emin olduğunda konuşacaktı Asya’yla.
Gece su içmek için kalktığında, amcasıyla karşılaştı. Onun bu saatte oturuyor oluşuna şaşırmadı Altay. Çocukluğundan beri görmeye alışkındı bu manzaraya. Amcası, balkonda oturup ufuklara bakardı. Yine öyle anlardan birindeydi. Onu rahatsız etmek istemeyerek suyunu alıp odasına geçti. Telefonu eline aldığında Asya’dan bir sürü arama ve mesaj olduğunu gördü. İlk başta açmak istemese de, dayanamadı.
Neydi şimdi bu? Telefonu neden öyle kapattın? (20.24)
Altay cevap ver! (20.30)
Susuyor musun? ( 21.10)
Peki, sus ve mümkünse bir daha konuşma! (22.16)
Altay… (23.55)
Korkuyorum… (00.35)
Seni seviyorum. (01.13)
Altay, Asya’nın yazdığı mesajlara ve gönderdiği saatlere bakınca, yüreği sıkıştı. Sevdiğinin bütün akşamını rezil etmişti. Suçluluk hissiyle doldu. Saate baktığında 3’e geldiğini gördü. Muhtemelen uyumuştu bu saatte ama içinden geçenleri yazmadan rahat etmeyecekti. Aslında aramak, sesini duymak istiyordu ama uyanmasını istemiyordu. Belli ki çok geç uyumuştu.
Özür dilerim… Kıskançlığımın esiri oldum yine. Üzdüm, kırdım seni. Affedebilecek misin bu aptal adamı?
Mesajı yazıp gönderdikten sonra, ellerini başının altından geçirip tavana dikti gözlerini. Mesajı yazıp göndermesinin üzerinden birkaç dakika anca geçmişti ki; telefonu çalmaya başladı. Arayanın Asya olduğunu görünce, içindeki suçluluk duygusu arttı. Bu saate kadar uyumamasına sebep olmuştu meleğinin…
“ Affetmem. “ deyişi doldurdu kulaklarını. Gözlerini kapatıp sesini içine hapsetti…
“ Affetme ama hep yanımda kal… “ dedi, fısıltıdan ibaret sesiyle.
“ Kalmam… “
“ Kalma ama sev… “ dedi, acı çekercesine.
“ Sevmem… “
“ Öl de bana, daha iyi be Asya’m… “
Asya’nın sessizliğe bürünmesi çok sürmedi. Altay kendini affettirmesi gerektiğini biliyordu. Bu yüzden pişmanlığını dile getirdi.
“ Asya’m… Ben ilk defa bu kadar sevdim. Bu duygular öyle yabancı ki bana… Ne yapmam gerektiğini, nasıl davranmam gerektiğini bilmiyorum. Kırıyorum, üzüyorum seni. Ama isteyerek değil. Kıskanıyorum seni. Öyle bir kıskanma ki; damarlarımdaki tüm kan çekiliyor gibi… Nefesim benden gidecek gibi… Anlar mısın bilmiyorum… Tarif edemiyorum ki ben hissettiklerimi. Sana değen her göz, her bakış ölüm gibi… Ölümüm gibi… “
“ Aptalsın! Kızdın diye gitmedim ben. İçime sinmedi senin istemediğin bir şey yapmak. Ama ne var biliyor musun? Sen… Sen gerçekten aptalsın. “
“ Evet aptalım ben. Konu sen olunca manyaklaşıyorum. Görmüyor gözüm hiçbir şey. Kimyamı bozuyorsun… “
Asya’nın kıkırtısını duyunca, yüreğindeki ağırlığın yok olduğunu hissetti. Kalktı üstünden, tüm yükler. Yüreğini mengene gibi sıkan düşünceler yoktu artık.
“ Asya’m… Özür dilerim. “
“ Tamam affettim seni. “
“ Affettin mi gerçekten? “ diye sordu, inanmakta zorlanarak.
“ Affettim ama bir daha böyle aptallık yapma. “
“ Asya’m senin ne giydiğine ne içtiğine karışmam ben. İstediğin yere gidebilirsin, izin istemeden. Ama yanında başka erkek olacaksa yalnız gitme. Beni çağır. Beraber gidelim olmadı mı baban gelsin seninle. O da olmadı şoförün yanında olsun ama biri olsun. Bak sen bilmiyorsun buraları. Güzelbahçe gibi sessiz sakin değil buralar. Bin türlü pislik var. Sana bir şey olmasından korkuyorum ben. “
“ Biliyorum aşkım. Biliyorum… “
Telefonu gülerek kapattığında, sabah olmak üzereydi. Saatlerce konuşmuşlardı. Onunla böyle tasasızca konuşmayı çok özlemişti. Bir de yanında olsaydı… O zaman Altay’dan mutlusu yoktu işte.
Sabah gözlerini zorlukla açtığında, telefonuna uzandı hemen. Herhangi bir arama olmadığını görünce telefonu eski yerine bırakacaktı ki; takvime takıldı gözü. Tarihe baka kaldı bir süre. Elleriyle yüzünü sıvazladıktan sonra kalktı yataktan. Kendini kaybolmuş gibi hissediyordu. Tıpkı yatağının köşesine sinmiş o küçük çocuk gibi…
Kendisine iyi gelecek, bu kaybolmuşluktan çıkaracak tek kişinin yanına gitti. Asya’ya. O ruhunu bulurdu, biliyordu. Okula girer girmez onu aradı gözleri. Aradığını bulduğunda, ellerinden tutarak geçen gün götürdüğü hizmetliler odasına götürdü ve hiç düşünmeden sardı kollarıyla. Onun şaşkınlığını üzerinden atmasını bile beklemeden tutuyordu onu. Bırakmıyordu. Nefes almasını sağlayacak kadar bile boşluk bırakmıyordu aralarında. Dudaklarından firar eden hıçkırığı daha fazla tutamadı Altay, tıpkı gözlerinden süzülen yaşları durduramadığı gibi. Ağlıyordu işte. O küçük çocuk olmuştu yine. Kimsesizliğinden korkan, sevgiye muhtaç…
Başını kaldırdı Asya’nın boynundan. Kokusunu çekerken ciğerlerine, gözlerine baktı. İnsan sevdiğinin göz bebeklerinde ölmeyi ister mi, diye düşündü. Bir tuhaflık yok muydu bu işte? Bir bakış, bir gülüş dünyayı cennete çevirmeye yeter miydi? Altay için yetiyordu işte. Aşkının sesi, nefesi yetiyordu çocuklar gibi mutlu olmasına. Aslında… Hiç çocuk olmamıştı ki Altay. Çocukluk ne hiç bilmemişti… Kimsesizliğinin acısı omuzlarındaydı hep. Amcası yanında olsa da, geceleri, en çok da şimşekten korkup yorganın altına saklandığında kanıyordu sarmaya çalıştığı yaraları. İşte o zaman anlıyordu hiçbir zaman kapanmadığını... Kimsesizliğinin getirdiği yitikliği hiçbir şeyin geçirmeyeceğini anlamıştı küçücük yaşında. O zamandan sonra her korktuğu anda, her gök gürlemesinde koruyucusu olan yorganına sarılır ve ağlamamak için dudaklarını dişlerdi. Sonra da elini kalbinin üzerine koyar ve babasının sözlerini hatırlardı.Söz vermişti o zamanlar kendine unutacak her şeyi. Öyle de yapmıştı. Kimsesizliğinin getirdiği acıyı unutmuştu ama hep yanında taşımıştı. Oysa şimdi tamdı.. Ailesiydi Asya onun. Annesiydi, babasıydı belki de kardeşiydi. Hiç bulamadığı kardeşi… Sahi hiç aklına geliyor muydu küçük meleği? Utandı kendinden...
“ Altay… Korkutma beni. Ne oldu? “
“ Sus… “ dedi Altay, kollarıyla sarmaya devam ederken. “ Sadece yanımda ol. “
Ellerine düşen ıslaklıkla fark etti Asya’nın da ağladığını. Alnını alnına yaslayıp derin soluklar çekti içine. Onu da üzmeye hakkı yoktu… Parmakları sevdiğinin yüzünü bulup, yaşları kuruladı usulca.
“ Bugün anne ve babamın öldüğü gün. “ dedi, sesinin titremesini engellemeye çalışarak.
Asya’nın kollarını boynunda hissettiğinde, daha fazla sardı onu. Sanki daha fazlası mümkünmüş gibi…
“ Canım yanıyor Asya… Çok yanıyor… “
“ Biliyorum canım… Biliyorum… “
İkisinin de gözyaşları dindiğinde, birbirlerinin yüzüne baktılar. Altay, Asya’nın soluklarını içine çekerken, rahatladığını hissediyordu. İyi gelmişti Asya, iyi geliyordu… Varlığı bile tüm acılarını kapatmaya yetiyordu. Bunu nasıl başarıyordu bilmiyordu ama öyle iyi geliyordu ki…
“ Altay… Ben seni çok seviyorum. “
“ Ben de seni çok seviyorum. “
Başını göğsüne yasladığı an tekrar nefes alabilmenin ne demek olduğunu anladı Altay… Bir daha.. Bir daha ne olursa olsun bırakmayacaktı Asya’yı..