Sevgilisiyle el ele yürüyordu şimdi. Huzur diye tanımladı adam kızın varlığını… Yanında olması bile yetiyordu mutlu olmasına. Kader’i seviyordu, çok seviyordu hem de.. Bu yüzden, ona ihanet edebilme düşüncesi bile nefesini kesmesine neden oluyordu. Özlem... Seviyordu o kızı da ama bir arkadaş, bir kardeş gibi. Onun da öyle hissettiğinden emindi. Ama o gün olanlar…İçinde bir yerlere dokunmuştu ama tarif edemiyordu Tolga. Aklını yanında ki kadınla doldurma isteğini bastırmadı ve daha çok sıktı kollarında ki kadını. Bir banka oturdular ve kadının yüzünü elleri arasına alarak konuşmaya başladı.
“ Seviyorum seni... “
Kader aniden gelen bu itiraf karşısında şaşırsa da belli etmedi. Her zamanki gibi işi şakaya vurma yolunu seçti. Çünkü Kader buydu. Seviyordu Tolga’yı ama… Hiçbir zaman ciddi olmaz, gerçek duygularını ortaya dökmezdi.
Tolga susmuş genç kadının tepkilerini izliyordu. Biliyordu Kader’in bu tür konuşmalar yapamadığını… Ama göstersin istiyordu. Sevildiğini bilmek en önemlisi de hissetmek istiyordu. Ama Kader’in susup da gözlerini kaçırmasıyla bunu yapmayacağını anladı. Hayal kırıklığına uğrasa da belli etmedi. Sarıldı sadece sevdiği kıza. En azından yanımda diye düşündü, sevmeseydi yanında olmazdı değil mi?
Geçen gün olan şeyi düşündü sonra. Kader’le yaptığı basit bir inatlaşmanın ucunun Özlem’e gideceğini asla tahmin etmemişti. Bilseydi eğer Kader’in yaptığı hiçbir şeye karışmayacağını söylerdi. Ama o ne yapmıştı inat edip sevgilisini dinlemesi gerektiğini öne sürmüştü. Peki ya o kız nasıl böyle bir cevap verebilmişti? Sanki… Gerçek gibi.. Hissediyormuş gibi… Evet hisseder gibi çünkü Tolga içinde hissetmişti o sevginin varlığını. Sevilmek... Özlem tarafından sevilmenin nasıl olduğunu merak etmiyordu ki Tolga. O sadece Kader sevsin istiyordu.
Beraber okula geldiklerinde, garip bir şekilde Özlem’e bakınıyordu. Görmek istiyordu onu, nedensizce. Ve gördü. Gözleri, derin bir hüzne ev sahipliği yapıyordu. Bu yeni miydi yoksa uzun zamandır var mıydı emin olamadı Tolga. Hiç bakmamıştı ki Özlem’e, hiç fark etmemişti.
“ Merhaba. “
Özlem’in kendilerine doğru yaklaşıp konuşmaya başlamasıyla sıyrıldı düşüncelerinden.
“ Merhaba. “ dedi, sert bir yüz ifadesi ile.
“ Şey ben… Tolga biraz konuşabilir miyiz? “
Tolga, kaşlarını çatarak baktı karşısındaki kıza. Bir garip davranıyordu sanki.
“ Kader’in yanında da söyleyebilirsin Özlem. Ondan gizlim yok benim. “
Sözlerini bitirdiğinde, Özlem’in gözlerinde derin bir kırgınlık gördü. Anlayamadı. Onu böyle üzen şey neydi?
“ Sen git sevgilim. Belli ki önemli bir şey. Ben Seda’ların yanına gidiyorum. “
Kader’in uzaklaşmasıyla, gerildiğini hissetti Tolga. Özlem’le yalnız kalmıştı ve bu fazla tuhaf hissettiriyordu.
“ Söyle. “ dedi, içine düştüğü çıkmazı belli etmemeye çalışarak.
“ Bugün benimle Heybeli Ada’ya gelir misin? “
“ Ne? “ diye sordu, şaşkınlıkla. Doğru duyduğundan bile emin değildi. Özlem’le adaya gitme düşüncesi kendisini rahatsız etmişti. Aslında rahatsız olduğu şey, bunu istemesiydi. Özlem’le adaya gitmek istiyordu. İstememeliydi…
“ İşim var. Başkasıyla gidebilirsin. Hem niye benimle gitmek istiyorsun ki? “ diye sordu. Cevabını merak ediyordu. Nedeni neydi? Kader’le ya da şu yeni tanıştığı Asya’yla gidebilirdi. Kendisiyle gitmek istemesinin nedeni, tahmin ettiği şey olabilir miydi?
“ Tolga, lütfen… Sadece gelmeni istiyorum. “
“ Kader’e söyleyeyim hep beraber gidelim o zaman. “ dedi, üzülmesine dayanamayarak.
Özlem’in de onaylamasıyla Kader’in yanına gitti. İçinde baş gösteren, ne olduğunu bilmediği duyguyu bastırmak için sevdiği kızın yüzüne baktı. Ama sevdiği kendisine bakmıyordu. Gülmesine sebep olan adama baktığında, yüzünü buruşturdu. Kader, kendisinden esirgediği gülüşünü cömertçe başkalarına sunabiliyordu.
Düşünmemeye çalışarak sevgilisinin yanına doğru ilerledi. Elini Kader’in beline dolayarak kendisine doğru çekti.
“ Sana bir şey söyleyeceğim. “ diye fısıldadı kulağına doğru.
“ Söyle aşkım. “
“ Özlem… Heybeli Ada’ya gitmek istiyormuş. Hep beraber gidelim diyorum. “
“ Olmaz, ben gelemem. Annemle alışverişe çıkacağız. Ama siz gidin. “
Tolga kaşlarını çattı farkında olmadan. İkisini baş başa gönderecek miydi gerçekten?
“ Sen gelmezsen ben de gitmem. Ne işim var? “ diye söylendi.
“ Aşkım… Kız heves etmiş işte, kırma onu. Gidip güzelce eğlenin. Bol bol fotoğraf da çekin. Sonra bakarım ben. “
“ Ama… “ diye başlasa da cümlesine, Kader’in bakışları devamını getirmesini engellemişti. Kader’i arkadaşlarının yanında bırakarak Özlem’in yanına geri döndü. Kendisini gördüğünde ayağa kalkması gülümsetti Tolga’yı.
“ Kader’in işi varmış. Beraber gidiyoruz mecburen. Ama okulu beklersek vapura yetişemeyiz. İstersen bugün ekelim. Ne dersin? “
“ Olur. Sorun yok yani. “
Tolga, okuldan çıkacaklarını mesajla Kader’e bildirdikten sonra, arabasına doğru yürümeye başladı. Özlem’in de peşinden geldiğini, adım seslerinden duyabiliyordu. Arabanın kapısını açıp bindiğinde, Özlem’de bindi. Arabayı çalıştırıp hareket ettirdi ve yola koyuldu. Marinaya gidene kadar da konuşmadı. Düşünüyordu. Neden kabul ettiğini, kabul etmeyi bu kadar istediğini anlamak istiyordu. Ama çözümsüzdü soruları. Kafasını daha fazla karıştırmaktan başka bir işe yaramıyorlardı.
Marinaya geldiklerinde arabayı park etmek için yer aradı. Sonunda arabayı park ettiğinde, arabadan indi. Güneş gözlüklerini taktıktan sonra vapura doğru yürümeye başladılar. Az önceki gibi ileride değildi Tolga. Yan yana yürüyordu Özlem’le. Geride kalsın istemiyordu. Vapura bindiklerinde, denizin sesini dinledi bir süre. Rahatlatıyordu deniz, kendisini. Gözü Özlem’e kaydığında, yüzünde çocuksu bir ifadeyle martıları izlediğini gördü. Yanına doğru ilerleyip, korkuluklara yaslandı.
“ Martıları seviyorsun galiba. “
“ Her canlıyı seviyorum. “
Özlem’in genellemesine güldü.
“ Simit alalım mı? Atmak istersin belki. “
“ Çok isterim… “ diyen Özlem’e baktı bir süre. Mutluluğu gerçek miydi? Peki ya gözlerindeki ışıltı? Daha bu sabah hüzün taşıdığına emin olduğu gözleri nasıl böyle berrak bakabiliyordu? Kafasını iki yana sallayarak simitçinin önünde durdu. İki tane simit aldıktan sonra Özlem’in yanına dönerek simitleri uzattı.
“ Teşekkür ederim. “
Bir şey söylemedi Tolga. Onun neşesine dalmıştı çünkü… Martılarla olan oyununa kendini kaptırmış, kahkahalar atıyordu. Çok doğaldı… Özlem kendisi için hep özel olmuştu ama hiçbir zaman kalbinin sınırlarını geçmemişti. Bu hissettiği neydi? Ne değişmişti dünden bu güne?
Vapurdan indikten sonra adayı gezmeye başladılar. İlk önce tayfona binip tepelere çıktılar. Fotoğraf çekmeyi de ihmal etmediler. Gezmek için faytonu göndermişlerdi şimdi de tepeden yürüyerek inmek zorunda kalmışlardı. Özlem’in sızlanmalarını duymamak içinde önden gidiyordu. Sonunda düzlüğe çıktıklarında, rahat bir nefes almıştı. Güneş tepesine geçecek diye korkmuştu bir an. Güneş tepesine geçmemişti ama Özlem tepesine çıkmıştı. O sessiz sakin kız gitmiş yerine istekleri bitmeyen bir cadı gelmişti. Ne gördüyse al demişti. Almada değildi elbette Tolga. Özlem’in tavrındaydı. Çocuk gibi ayağını yere vurması eksik kalmıştı bir tek. Pamuk şeker alıp fotoğraf çektirmiş, gözlerini şaşı yaparak saçma sapan pozlar vermişti. Tolga çoğunlukla kızsa da, çok eğlenmişti. Gerçekten eğlenmişti. Özlem’in çok eğlenceli biri olduğunu da yeni fark etmişti. Çok ince bir espri anlayışı vardı ve vuruşları, çok keskindi.
“ Yoruldum… “
“ Gezelim, faytona binmeyelim diye tutturan sendin. “ diye söylendi.
“ Evet ama ben ayaklarımın bu kadar ağrıyacağını düşünmemiştim. “
“ Yapacak bir şey yok artık değil mi Özlem? Hadi vapura yetişelim. “
“ Olmaz… Şey yani daha gezmediğimiz yerler var. “ dediğinde Özlem; sinirle soldu Tolga.
“ Kızım gezelim dedin, gezdik. Tepeye çıkalım dedin, çıktık. Daha ne kaldı görmediğin? “
“ Aşk… “
“ Ne? “ diye sordu, Özlem’in söylediğinden bir şey anlamayarak.
Özlem’in cevabını beklerken telefonu çalmış, Özlem kendisinden uzaklaşarak gizli gizli konuşmaya başlamıştı. Hali bir tuhaftı sanki. Gizli gizli konuşmasına bir anlam veremedi. Belki sevgilisiyle konuşuyordur diye düşündü sonra. Ve düşündüğü an, içinde bir ateş yanmaya başladı.
“ Tolga, hadi gidelim. “
“ Nereye? “ diye sordu hemen.
“ Gidince görürsün. Hadi, lütfen gel. “ diyerek ellerinden tutan kıza şaşkınlıkla bakıyordu. Kendisini sürüklemesine izin verdi. Koşarak bir yere gidiyorlardı ve bu… Hiç bitmemeliydi. Gidecekleri yer her nere ise, uzak olmasını diledi.
Oldukça gösterişli bir evin önünde durduklarında, buraya neden geldiklerini anlamaya çalışıyordu.
“ Hadi, içeri gir. “
“ Ya sen? “
“ Sen gir… Geleceğim ben de. “
Tolga, daha fazla ısrar etmeyerek kapıyı açtı. İçeri girdiğinde koyu bir karanlık karşıladı kendisini. Hemen sonra, ışıklar yandı ve alkış sesleri doldurdu kulaklarını. Arkadaşları, Kader, Taner… Hepsi buradaydı.
“ İyi ki doğdun Tolga. “ bağırtıları, ne olduğunu anlatmaya yetmişti Tolga’ya. Kapıdan giren Özlem’le göz göze geldiğinde, yutkundu. Gözlerinde gördüğü ifade, öyle derindi ki… Boğulmaktan korktu Tolga.
“ Sevgilim… İyi ki doğdun. “
“ İyi ki doğdun Tolga. “
Arkadaşlarına teşekkür ettikten sonra, Kader’in kolunun altına aldı. Alışkanlık haline getirdiği şeyi yaptı. Burnunu saçlarına götürüp kokusunu içine çekti. Ama ilk defa huzuru hissetmedi. Sinirlendi. Kızdı kendine.
“ İyi eğlendiniz mi Özlem’le? Seni adaya getirme görevi ona düşmüştü ve belli ki çok yorulmuş. Canım ya, kıyamam… “
Tolga, Kader’in söyledikleriyle hayal kırıklığına uğradığını hissetti. Bugün, Özlem mecburiyetten dolayı mı kendisiyle vakit geçirmek istemişti? Kendisi de ne sanmıştı… Rahatlaması gerekirken neden rahatsız olmuştu şimdi? Derin bir of çekti içinden, iyice karışıyordu duyguları…
“ İyi ki doğdun Tolga, iyi ki varsın… “ diyen Özlem’e baktı. Yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Mutlu gibi değildi. Ağlamak üzereymiş de zoraki gülümsüyor gibiydi. Eğreti duruyordu yüzünde o tebessüm. Bu sabah attığı kahkahaları görünce, bu gülüşün gerçek olmadığını anlayabiliyordu.
“ Sen de iyi ki varsın… “ dedi, kendini tutamayarak. Neden böyle bir şey söylediğini kendisi de bilmiyordu ama söylemek istemişti. Ve sözü öyle doğruydu ki… İyi ki vardı Özlem…
**
Asya eve girip odasına girecekken babasının da evde olduğunu fark ederek oturma salonuna geçti. Babasının evde olmasına şaşırmıştı çünkü geç saatlere kadar çalışıyordu ve oldukça az evde oluyordu. Babasına doğru yürürken kollarını açarak babasına sarıldı. Yaşlı adam koltuğa oturarak kızını da kolları arasına aldı. Kokusunu içine çekerken alnına bir öpücük bıraktı.
“ Okul nasıl gidiyor, alışabildin mi? diye soran babasına başını sallamakla yetindi Asya. Alışmıştı ve bu kesinlikle Altay’ın sayesindeydi. O olmasaydı bu kadar kolay alışamazdı. Gittiği her yerde karşısına çıkıyor ve bir an olsun yalnız bırakmıyordu. Yanında olmasa bile uzaktan varlığını hissettiriyordu. Sevildiğini iliklerine kadar hissediyordu Asya… Hayallerinden bile güzeldi Altay’la olmak. Ne var ki onu ihmal ettiğinin de farkındaydı. Eskisi gibi beraber saatlerce vakit geçiremiyorlardı. Okulda birbirlerini görmekten başka birşey yapamıyorlardı. Onun kollarında olmayı özlemişti Asya. Okulda da artık yan yana gelmemeye dikkat ediyorlardı çünkü yakalanma riskini göze alamıyordu Asya. Altay hiç umursamasa da kendisi umursuyordu. Kimsenin arkasından konuşmasını istemiyordu. Okuldan hiç kimse Altay’la olan ilişkisini bilmiyor ve bu yüzden yanında Altay hakkında konuşabiliyorlardı. O anlarda sinirlerine hakim olmakta epey zorlanıyordu Asya.
“ Dedenle mecbur kalmadıkça konuşmuyorsun Asya. Buna ne zamana kadar devam edeceksin? “
Asya, önce şaşkınlıktan sonra da sinirden gözlerini irice açtı. Babasının bunu söylediğine inanamıyordu. Nasıl olurda dedesini affetmesini isterdi. Annesine haksızlık değilmiydi bu?
“ Nasıl yaparım? “ dedi en sonunda. “ Nasıl hiçbir şey olmamış gibi onu hayatıma alırım? Şuan bile elimden gelse onun olmadığı bir yere giderim. Aynı şehirde olmak bile işkence benim için. Soy adımdan utanıyorum baba... Onu affetmiyorum… Affetmek de istemiyorum. Onun pişman olduğuna zerre kadar inanmıyorum ve pişman olması da annemi istemediği gerçeğini değiştirmiyor. Anneme ettiği hakaretleri geri alamıyor. Sen annemi unutmuş olabilirsin, bu gösterişli hayat onu sana unutturmuş olabilir ama ben unutmam baba. Ben annemi unutmam! “
Sözleri yüzüne atılan bir tokatla yarıda kaldı. Babasının gözlerinde ilk defa sevgiden başka birşey görüyordu ve bu kalbinin buz gibi olmasına yetmişti. Hiçbir şey söylemedi.. Ağlamadı bile. Söylediklerinden pişman değildi. Hızla oturduğu yerden kalkarak odasına doğru koşmaya başladı. İçinde ki hayal kırıklığının tarifi yoktu. Babası… Kahramanı… İlk defa vurmuştu ona. Hem de o adam yüzünden… Odasına kapatırken kendini, geride olduğu yere çökmüş elleriyle yüzünü kapatarak hıçkırarak ağlayan adamdan habersizdi.
Odasına çıktığında ilk işi telefona sarılmak olmuştu. Konuşacak durumda değildi ve tek kelimelik bir mesaj yazmıştı.Asya, gel demişti sadece Altay’a… Gel. Yüreğinde ki acıyı dindirecek tek kişiyi yanında istemişti. Babasının annesini unuttuğunu elbette düşünmüyordu ama yine de onun hatırası için üzerine gelmemeliydi. Şimdiye kadar babası bir kez olsun vurmamışken o adam için el kaldırması zoruna gidiyordu. Evden kimseye görünmeden çıkarken kapının önünde, elleri cebinde duvara yaslanmış kendisini bekleyen adama koşarak sarıldı. Kokusunu içine çekerken ne kadar özlediğinin de farkına varıyordu.
Altay, Asya’nın yüzüne baktığında, yanağında ki hafif kızarıklık çekti dikkatini ve hemen sonra gözlerinin ağlamaktan şişmiş olduğunu gördü. Öfke damarlarına, lav gibi yayılmaya başlamıştı. Kim, ne yapmıştı Asya’ya?
“ Ne oldu sana? “ diye sordu, yüzüne yavaşça dokunarak.
“ Sonra konuşalım, lütfen… “
Altay, ısrar etmedi. Üzerine gitmek istemiyordu Asya’nın. Nasılsa öğrenecekti neler olduğunu.
Beraber yürümeye başladıklarında, neler olmuş olabileceğini düşünüyordu. İhtimalleri tartıyordu kafasında. Acaba babası mı bir şey söylemişti ilişkileri için? Her ne olmuşsa Asya’yı derinden etkilediği belliydi. Asyanın suskun kalması gerilen sinirlerine hiç iyi gelmiyordu doğrusu. Onun o yıpranmış hali içini sıkıyordu. Asya hep mutlu olmalıydı… Altay nereye gitmeleri gerektiğini bilememiş en sonunda kaldığı eve getirmişti. Burada rahatça konuşabilirlerdi.
Eve geldiklerinde, kapıyı açıp Asya’nın içeri girmesini sağladı. Asya evi incelerken hiçte yabancılık çekmiyordu. Sanki eviymiş gibi… Bunun sebebinin her yere Altay’ın kokusunun sinmiş olması olduğunu biliyordu. Bu ev Altay’ı yansıtıyordu. Her yerde ondan bir iz vardı. Konsolun üzerinde duran fotoğrafı eline aldı Asya. Altay burada 3 4 yaşlarında olmalıydı.. O kadar tatlıydı ki… Elinde küçük bir araba annesinin kucağındaydı. Gülümsedi bu manzaraya. Başka bir zaman gelip her fotoğrafı saatlerce incelemeliydi.
“ Konuşalım mı Asya’m? “ diye soran Altay’a dönüp baktıktan sonra, başını yavaşça oynatarak onayladı. Koltuğa oturduktan sonra, Altay’ın göğsüne yasladı başını. Huzuruna başını koymuştu…
“ Babamla kavga ettik… “
“ Benim yüzümden mi? “ diye soran Altay’a hafifçe gülümsedi, o görmese de…
“ Dedemi affetmemi istedi benden. Bunu nasıl ister anlamıyorum Altay. O adam yüzünden annem gün yüzü görmedi. Belki... Belki öyle yapmasaydı daha iyi bir doktora gidebilirlerdi.. Belki annem yaşayabilirdi. O adam benim annemi elimden aldı… “
Gözyaşlarının akmasına mani olamıyordu. Ağlayarak Altay’ı üzdüğünün farkındaydı ama elinden gelmiyordu ki… Başını koyduğu bu adam, herşeye değerdi biliyordu Asya. Tüm acılarının geçmesi bu adamın tek bir sözüne bağlıydı… Tek bir gülüşüne.. Babasının attığı tokatı da anlattığında başını yasladığı bedenin gerildiğini hissetti. Başını kaldırıp Altay’a baktığında kaşlarını çatmış yüzüne baktığını gördü. Ellerini babasının vurduğu yanağına getirerek önce okşadı sonra usulca yaklaşarak öptü... Dudaklarının tenine değmesiyle gözleri kapandı. Bu adam iyi geliyordu ona...
“ Sana vurmasını hazmedemiyorum. “ diyen Altay’ın sesiyle yumduğu gözlerini açtı.
“ Onun bıraktığı acıyı geçirmek istiyorum… Ve inan bana baban olmasaydı sana vurduğu için onu öldürebilirdim. “
Asya, Altay’ın gözlerinin içine bakarak; biliyorum diye fısıldadı. Elini Altay’ın çatık kaşlarına götürerek düzeltmeye çalıştı.
'' Kaşlarını çatmanı sevmiyorum. Seni olduğundan daha yaşlı gösteriyor. 2
“ Bundan beni yaşlı bulduğun sonucunu mu çıkarmalıyım sevgilim? “ diyen Altay’ın sesi tehlike doluydu. Kıkırdamasına engel olamadan Altay’ dan kaçarak koltuğun arkasına geçti.
'' Kesinlikle öyle yaşlı adam. “
Altay oturduğu yerden kalkarak Asya’yı tutmaya çalıştı. Genç kız ani bir hareketle tekrar kurtuldu Altay’ın ellerinden.
“ Bu odadan nereye kaçabileceğinizi sanıyorsunuz küçük hanım? “ dedikten sonra, Asya’nın dikkat dağınıklığından yararlanarak elinden tutup kendine çekti. Sımsıkı sardı, küçük bedenini. Asya’nın kıkırtılarını duyduğunda, yüzünde şapşal bir gülümseme oluştu. Altay’ın kaybedeceği çok şeyi vardı artık…
“ Eve gitmen gerek. ‘’ diyen Altay’a cevap vermedi Asya. Gitmek istemiyordu. En azından bugün burada, Altay’ın kollarında olmalıydı. Onun kokusuyla bütünleşip sabaha açmalıydı gözlerini. Belki o zaman o eve gitme cesaretini gösterebilirdi.
“ Gitmek istemiyorum. “ dedi tekrar ve konuşmaya devam etti. “Babamla karşılaşmaya hazır değilim.”
“ Gitmelisin küçüğüm… “ diyen Altay’a bu kez sinirli bir şekilde baktı Asya.
“ Gitmemi istiyorsan söyle Altay. Başka bir yerde de kalabilirim. “
“ Ne dedin sen? “ diyen Altay’a, başını dik tutarak cevap verdi. Bu defa her kelimeyi bastıra bastıra söyledi.
“ GİTMEMİ İSTİYORSAN GİDERİM! “
Sözlerini bitirdiğinde, kendisine öldürecekmiş gibi bakan Altay’la göz göze geldi. Korkudan bir adım gerilese de başını dik tutmaya devam ediyordu. Korktuğunu belli etmemeye çalıştı. Kendisi ne kadar geriye gidiyorsa Altay’da o kadar yaklaşıyordu. En sonunda duvara çarptığında kaçacak yeri kalmadığını anladı.
“ Şaka… “ dedi en sonunda gülmeye çalışarak. “ Şaka yaptım aşkım “
“ Senin için benim yanımdan başka bir yer yok anladın mı? BAŞKA YER YOK! Bir daha bunun şakasını bile yapma Asya inan bana çok kızarım. “
Asya, Altay’ın gevşeyen sinirlerine bakarak biraz da olsa rahatladı. Bu adam sinirlendiğinde gerçekten bambaşka biri olabiliyordu. Tam rahatladım derken Altay’ın onu duvara hapsetmesiyle bir an ne olduğunu anlayamadı. Altay’ın alnını alnından hissettiğinde, konuşmasının bitmediğini anladı.
“ Ve bir şey daha… Bu evde seni görmek istemediğim tek bir an yok.. Elimde olsa bir an bile çıkarmam seni, ama olmaz Asya’m… Bugün kal burada inan bunu her şeyden çok istiyorum. Kal bu gece burada, kokunla sarhoş olayım… Kollarımda uyutayım seni.. Ama yarın gitmelisin, konuşmalısın babanla. Sana vurduğu için çok kızgınım ama baban o senin, ve şimdi sende kızgın olsan bile bu küslük öldürür seni Asya’m.. Baban olmadan yapamazsın sen. Mutlu olman için babana ihtiyacın var ve sırf bu yüzden gitmelisin. “
“ Tüm bunları nereden biliyorsun? “ diye sordu Asya, dolan gözlerini kırpıştırarak.
“ Seni tanıyorum küçüğüm... Babana aşık olduğunu biliyorum. Bu her ne kadar hoşuma gitmese de. Kalbinde çok büyük bir sevgiyle bağlısın ona. Bu demek değildir babana olan duygularını kabul etmiyorum. Aksine çok sev babanı… Benim aileme veremediğim sevgiyi ver ona. “
Asya, kollarını Altay’ın boynuna dolayarak daha çok çekti kendine… Altay hep yapıyordu bunu.. Daha fazla sevemem dediği anda çok daha büyük bir aşkla çarptırıyordu kalbini. Giderek büyüyordu benliğinde.
“ Seni seviyorum Altay… Çok seviyorum. Hep böyle sev beni hiç azalmasın sevgin… Azalırsa, azalırsa ölürüm ben… “
“ Sen olmadan yaşayabilir miyim ki ben? Nefesimsin görmüyor musun? Ruhuma işledin sen… Yüreğime kazındın bir kere… Sen bile söküp alamazsın kendini benden. Sen kadınımsın benim… “
Kıkırdadı Asya. Bu söze bir türlü alışamıyordu. Onun kadını olmak… İstediği tek şey bu değil miydi zaten? Ama Altay’ın da bunu istemesi… İşte buna inanamıyordu Asya. Altay tarafından bu kadar sevilmeyi, sahiplenilmeyi rüya gibi görüyordu… Kalbi sevdiği adama emanetti artık…
Altay’ın sorgulayan bakışlarını görünce daha çok sokuldu Altay’a ve dudaklarını Altayın kulaklarına yaklaştırarak fısıldadı. ; Sen her kadınım dediğinde benim kalbim kuş gibi oluyor. “
Altay’ın bu cevap karşısında çatılan kaşları düzeldi ve yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı.
‘’ Öyleyse küçük hanım kendinizi buna alıştırırsanız çok iyi edersiniz. “
Asya koltukta yan yatmış bir şekilde uzanıyordu. Altay’da hemen arkasında, saçlarını okşuyordu. Dokunuşlarıyla içinin sımsıcak olduğunu hissediyordu Asya. Altay’la olmak hayat demekti Asya için. Altay’ın bu kadar değişmesine bazen inanamıyordu… O kibirli, kendini beğenen Altay gitmiş yerine bambaşka bir Altay gelmişti. Şikayetçi değildi bu durumdan. Hiç şikayetçi değildi hem de… Sadece, bu değişikliğe inanmakta zorlanıyordu.
“ İlk karşılaştığımız günü hatırlıyor musun? “ diye sordu Asya. İlk tanışmaları teknede olmuştu ama ilk karşılaşmaları, cadde üzerindeydi. İlk gözleri olmuştu gördüğü, sevdiği…
“ Hiç unutmadım ki… “
İşte yine yapmıştı… İki kelimeyle yüreğini kanatlandırmayı başarmıştı.
“ O gün caddede… İlk kahkahan çekmişti dikkatimi. Çok güzel gülüyordun. Büyülü gibiydi sesin. Efsunlanıyordu dinleyenler… Kıskandım o ilk an. Sesini kimse duymasın istedim. Ve yüzünü gördüğümde… Meleğe benzettim seni. Gerçek olamayacak kadar güzeldin çünkü… “
**
Sarp, son anda yetişebilmişti taksiye. Kızdı kendine, biraz daha erken kalkmadığı için. İşe böyle ucu ucuna yetişmek ona göre değildi. İş yerine vardığında kimseyle konuşmadan odasına çıktı. Dünden kalmaydı ve başı inanılmaz ağrıyordu. Bu ara başının ağrımadığı bir zaman var mıydı acaba? Işık’la kavga ettiği günden beri telefonunu açmıyordu ve Sarp’da gurur yapıp okula gitmiyordu. İkisinde de kesinlikle keçi inadı vardı. Birinden biri kırılacaktı sonunda ama inadı kırılan kesinlikle Sarp olmayacaktı.
Telefonuna gelen mesajı açtığında ilk başta ne olduğunu anlayamadı. Görüntü netleştiğinde çakıldı olduğu yere. Kıpırdayamadı… Işık bir başka adamın kolları arasında dans ediyordu. Yüzleri net değildi ama Sarp dans edenin Kubilay olduğunu çok iyi biliyordu. Sinirleri iyice gerilmişti ve birine patlaması an meselesiydi. Kimseye görünmeden çıktı şirketten. Ayrılalı 2 gün olmadan Işık hanım kendini başka birinin kollarına atmıştı. Kendisi neyi bekleyecekti ki? Kendisini istemeyen birine ne yapabilirdi? Alt tarafı o şirkette çalışmanı istemiyorum bizim şirkette stajını yap demişti ama Işık hanım bu, kabul eder miydi hiç… Arabasını da gece gittiği barda bırakmıştı. Sahile çıktı. Hava da kendi içi gibi karanlıktı. Bulutlar sarmış her bir yanı, yağmur ha yağdı ha yağacak.. Hissettikleri de böyle değil miydi? Bıraksa kendini, çökmez miydi şuraya? Ama bırakmayacaktı kendini... Yeni bir yol çizecekti kendine Işık’ı olmadan, karanlıkta kalsa bile, devam edecekti…