,6. BÖLÜM: SON KAVŞAK
Altıncı günün sabahı, gökyüzü kirli bir griye bürünmüştü. Kar fırtınası dinmişti ancak yerini görüşü tamamen kapatan, insanın genzini yakan yoğun bir sis tabakasına bırakmıştı. Pençe Timi için artık ne koordinatların ne de haritanın bir hükmü kalmıştı; tek rehberleri, kuzeyden esen ve vatan toprağının kokusunu taşıyan o hafif esintiydi. Sınıra sadece dört kilometre kalmıştı. Ancak bu dört kilometre, hayatlarının en uzun ve en kanlı mesafesi olacaktı.
Aslı Üsteğmen, adrenalin etkisinin geçmesiyle gelen o muazzam çöküşü iradesiyle bastırmaya çalışıyordu. Vücudu iflasın eşiğindeydi. Ayak parmaklarındaki hissizlik, donma riskinin ciddiyetini gösteriyordu. Yine de Serdar Yüzbaşı’nın omzuna tutunarak, her adımda "bir tane daha" diyerek ilerliyordu.
"Durun," dedi Gözcü aniden. Kulaklığındaki cızırtılı sese odaklanmıştı. "Komutanım, termalde büyük bir ısı kaynağı var. Tam önümüzdeki boğazda. Bu bir devriye değil, bu bir kuşatma hattı."
Serdar Yüzbaşı, dürbününü çıkarıp sise doğru baktı. Gördüğü manzara tüyler ürperticiydi. Örgüt, tüm yedek güçlerini sınır hattına yığmıştı. Kaçmalarına izin vermeyeceklerdi. Eğer bu boğazı geçemezlerse, arkalarından gelen takipçilerle önlerindeki barikat arasında ezileceklerdi.
"Bizi bekliyorlar," dedi Balyoz, elindeki son şeridi makinalı tüfeğine takarken. "Sayıları en az elli. Ağır makinalıları da mevzilendirmişler."
Aslı, derin bir nefes aldı. Gözlerindeki fer geri gelmişti, ama bu bir ölümün sessiz kararlılığıydı. "Serdar," dedi, ilk kez rütbesini kullanmadan. "Bu boğazı bu halde geçemeyiz. Yaralıyız, mühimmatımız bitmek üzere. Birinin onları oyalaması, dikkati başka yöne çekmesi lazım."
Serdar, Aslı’nın ne demek istediğini anladığı an kaşlarını çattı. "Hayır Aslı. Aklından bile geçirme."
"Dinle beni!" dedi Aslı, Serdar’ın kolunu sıkarak. "Sessiz yaralı, senin mermin azaldı. Ben bu yolu biliyorum. Sızma görevindeyken kullandığım eski bir mühimmat deposu var, boğazın batı yamacında. Oraya ulaşıp bir patlama yaratabilirsem, hepsi o yöne döner. Siz de o kargaşada doğu hattından sınırı geçersiniz."
"Seni bir kez bıraktım Aslı, bir daha bırakmam!" diye kükredi Serdar.
"Beni bırakmıyorsun," dedi Aslı, yüzünde hüzünlü ama gururlu bir gülümsemeyle. "Beni eve götürüyorsun. Sadece biraz dolambaçlı bir yoldan. Eğer ben gitmezsem, beşimiz de burada öleceğiz. Pençe’nin yaşaması lazım. Bu bilgilerin Ankara’ya gitmesi lazım."
Fedakarlığın Rengi
Tartışacak zaman yoktu. Düşman unsurları sise ateş açmaya başlamıştı. Serdar, hayatının en zor kararını verdi. Gözleri dolarak Aslı’nın alnından öptü. "On beş dakika Aslı. On beş dakika sonra o patlamayı görmezsem geri dönerim."
Aslı, Sessiz’in elindeki iki el bombasını ve kendi tabancasını aldı. Sisin içinde bir hayalet gibi, batı yamacına doğru sürünmeye başladı. Acı artık yoktu; sadece görev vardı. Kayaların arasından süzülürken, teröristlerin konuşmalarını duyabiliyordu. Onu arıyorlardı. "Zilan’ı canlı getirin, diğerlerini vurun!" diyorlardı.
Aslı, eski mühimmat deposu olarak kullanılan mağaranın ağzına ulaştığında, içerideki birkaç nöbetçiyi sessizce bertaraf etti. Mağara, eski paslı variller ve patlayıcılarla doluydu. Aslı, elindeki bombaların pimlerini birleştirirken kalbi hızla çarpıyordu. Bu, yedi günlük cehennemin zirve noktasıydı.
Büyük Patlama ve Kaos
Boğazın doğu tarafında mevzilenen Pençe Timi, aniden dağın batı yamacının havaya uçtuğunu gördü. Öyle devasa bir patlamaydı ki bu, geceyi bir anlığına gündüze çevirmişti. Kayalar çığ gibi teröristlerin üzerine devriliyor, mühimmat deposundaki mermiler havai fişekler gibi her yöne savruluyordu.
"Şimdi!" diye bağırdı Serdar. "Bastırın!"
Düşman hattı tam bir kaos içindeydi. Dikkatleri tamamen patlamanın olduğu yöne kaymıştı. Pençe Timi, bu boşluğu kullanarak bir fırtına gibi barikatı yardı. Balyoz’un makinalısı ölüm saçarken, Gözcü en tehlikeli hedefleri tek tek avlıyordu. On dakika içinde boğazı geçmiş, sınırın "Sıfır Noktası"na ulaşmışlardı.
Ancak bir kişi eksikti.
Serdar, sınır çizgisini belirleyen taşların önünde durdu. Arkasına baktı. Patlamanın dumanları hala yükseliyordu. "Aslı..." diye mırıldandı. Tam o anda, telsizden zayıf, parazitli bir ses geldi.
"Pençe... Görev... tamamlandı. Sınırı... geçin."
Serdar’ın yüreğine bir umut ışığı doğdu. "Aslı! Neredesin? Mevki bildir!"
"Gelemiyorum Serdar... Bacağım... kayaların altında kaldı. Ama... gökyüzü çok güzel buradan. Bayrak... bayrağı görüyorum."
Serdar, timine döndü. "Ben gidiyorum. Onu orada bırakmam."
Balyoz ve Gözcü de hiç tereddüt etmeden silahlarını doğrulttular. "Biz de geliyoruz komutanım."
Ancak o sırada telsizden Merkez’in sesi duyuldu: "Pençe, derhal geri çekilin! Bölgeye yoğun hava bombardımanı başlıyor! Koordinatlar verildi, F-16’lar yolda! Sınırı hemen geçin!"
Serdar, gökyüzünde beliren jetlerin sesini duydu. Aslı’nın olduğu tepe, saniyeler içinde ateş hattına alınacaktı. Aslı bunu biliyordu. "Git Serdar!" diye bağırdı telsizden. "Bu son emrimdir... Git!"
Son Saniyeler
Aslı, yıkılan mağaranın girişinde, beline kadar kayaların altında kalmış bir halde gökyüzüne bakıyordu. Canı yanmıyordu artık. Uzaktan gelen jet sesleri, ona bir zafer marşı gibi geliyordu. Elindeki telsizi bıraktı, cebinden çıkardığı küçük, kanlı bir Türk bayrağını sıkıca kavradı.
"Yedi gün..." dedi kendi kendine. "Sözümü tuttum."
Jetlerin bıraktığı mühimmatlar gökyüzünü bir güneş gibi aydınlatırken, Aslı gözlerini kapattı. Pençe Timi’nin sınırı geçtiğini, güvende olduklarını biliyordu. O bir askerdi; ve bir askerin en güzel ölümü, kardeşlerinin yaşadığını bilerek can vermesiydi.
Büyük bir sarsıntı, ardından gelen mutlak sessizlik... Altıncı günün sonunda, dağlar bir kahramanı bağrına basmıştı.