Üç Çift Ayakkabı...

2036 Words
Bir erkeğe, hatta tanımadığım bir erkeğe neden ağladığımı anlatmanın bilinmezliği bir yana, ben bu kadar şefkatin karşısında konuşmayı bilmiyordum. İkisi de bana sadece "ağlama" diyordu ama ben ne kendimi durdurabiliyor ne de durmak istiyordum. İçimde zehirden bir deniz vardı ve sanki hazır yolunu bulmuşken onu akıtmalıydım. İsterdim ki yalnızken olsun ama yalnızken beni böyle tetikleyen bir şey bulamazdım. O yüzden ilk kez; hatta hayatımda bir kez olsun bu sınırı aşmak ve sorumluluk almak istemedim. - Tamam anlıyorum; ağlaman gerekiyor, sümüklerini görmek zorundayız ama artık ağlamasan mı Ahuzar? Sanki düşüp bayılacakmışsın gibi geliyor ve böyle durumlarda ben çok panik olurum. - Abi tamam. Kızı sakinleştirmek yerine daha da ürkütüyorsun. Ben yanındayım canım. Buna ihtiyacın olduğunu düşünüyorsan sakın tutma kendini. - Göksu abicim kapıyı kilitler misin? Bir müddet kapalı tabelasını çevir lütfen. Bir yarım saat daha içimi döktüm, içimdeki dikenli telleri söktüm ama son göz yaşımı da kuruladıktan sonra kendimi öyle hafif, öyle arınmış hissetmiştim ki; tanımadığım bir adamın önünde ağlayabilmek bana büyük bir başarı gibi gelmişti. - Ben ikinizden hem özür dilerim hem de size çok teşekkür ederim. Oğuz sana elbette sümüklerimi göstermek istemezdim ama böyle bir rahatlamaya gerçekten çok ihtiyacım vardı, sana denk geldiği için üzgün olduğumu söyleyebilirim sadece. - Yok neden özür dileyesin ki, dileme. Sen iyisen sorun yok benim için. Ama bir daha ağlaşacağınız zaman böyle yola bakan masaları seçmeyin. Aklım çıktı birinize bir şey oldu diye. - Ben, aslında kardeşini üzdüğümü düşünüp bana kızarsın sanmıştım. - Kızmam, niye kızayım ki? Nalan kendi başının çaresine bakar, bana söylemesi gereken bir şey olursa da mutlaka gelip söyler. Yakınımdaki kimse, buna sen de dahil elimin erişemeyeceği dertlere düşmesin yeter. Ölüm haricinde her şeye çare vardır ve bir yerde çare varsa pes etmek zayıflıktır. Buna inanırım ben. Ben zaten biliyordum ama zayıflık gösterdiğimi onun ağzından duyunca yumruk yemiş gibi hissettim kendimi. Sanki ne yaptığımı biliyor ve beni yargılıyormuş gibi geldi. Gözlerimi kaçırdım haliyle, boğazıma yeniden çöken kuruluğu gidermek için peş peşe yutkundum ama başaramadım. Ancak, neden bu halde olduğumu anlayan Nalan, önüme bir bardak su uzattı. Yaşamak için o suya ihtiyacım varmış gibi sarıldım bardağa. Sonra da elimi yüzümü yıkamak için müsaade istedim onlardan. Bir aynanın karşısına geçmeye henüz hazır hissetmiyordum kendimi ama insanlara da daha fazla rahatsızlık veremezdim. Tahmin ettiğim gibi gözümde ak diye bir şey kalmamıştı. Etrafındaki torbalar, kızaran burnum ve şişen dudaklarım ile büyük bir yıkıntıdan yara bere içinde çıkmış gibiydim. Soğuk suyun yatıştırıcılığından sonuna kadar yararlandım, nemli ellerimle saçlarımı düzelttim ve aynadaki harabeye kaşlarımı çatarak baktım. "İçindeki zehri akıttın bitti." dedim. "Yeniden birikmesine müsaade etme." Bu telkine ne kadar uyacağımı bilmiyordum elbette. Ama gidebileceğim en son noktaya ulaşmak isteyecek kadar da kararlıydım. Geri döndüğümde Oğuz, Nalan'ı kolunun altına almış saçlarını öpüyor ve denizi seyrediyordu. Nalan beni görünce kımıldandı ve yüzüne o samimi gülüş yeniden yerleşti. Tatlı bir morfin etkisi vardı o gülüşte. Sanki acı hisler uyuşuyordu o gülünce. Ben de dinmeyen iç çekişlerimin arasından ona karşılık verdim. Buraya geleli neredeyse üç saat olmuştu ve hava çoktan kararmaya durmuştu bile. Size şaşırmayacağınız bir şey söyleyeyim mi? Bu sürede telefonum hiç çalmadı, bana nerede kaldın diye sormadı kimse. Eve gidince ağızlarının ucu ile geç kaldığım için söylenecek sonra da meşguliyetlerine geri döneceklerdi. Bütün itirazlarıma rağmen hesabı ödeyen Oğuz'a bir de kahve borçlanmıştım. Bizimkinin bir altında bulunan sokakta onlarla yolumu ayırıp eve doğru yürümeye başladım. Az önce hissettiğim rahatlama bariz bir iç sıkıntısına bırakmıştı yerini. Evimin çatısının altında huzur bulamamaktan korkuyordum ve bulamayacağımdan da emindim açıkçası. Zira yağmurdan korumak için kapattığımız sahanlıkta üç çift yabancı ayakkabı görünce bu sıkıntıdan emin oldum. Anahtarım hala yoktu, kimse kapımı açsın istemediğimden sigorta kutusundaki anahtarı alıp deliğe soktum. Kimseye görünmeden odaya çıkmak istiyordum. Bu saate kadar olan yokluğum göze batmadıysa bundan sonra da batmamalıydı. Ancak kapıyı açmamla karşıma çıkan annem bütün planlarımı baltaladı. - Nerede kaldın sen, saat kaç oldu? Akşam yemeğini çoktan yedik, çaya da Maide teyzenler geldi. Üç çift ayakkabı. Biri mutlaka ona ait Ahuzar... - Beni beklemeyin demiştim zaten. Odama çıkıyorum ben. - Ne oldu senin yüzüne, neden böyle şişti? - Soğukta kaldım biraz, ondandır. - Geç içeri, insanlara selam ver. Çay servisi yapılacak. Evde kız var ama ortada yok. - Bu zamana kadar ben mi vardım? Nasıl ağırlıyordun misafirlerini şimdiye kadar? - Bana bak Ahuzar, bu çatal dilin bana sökmez. Seni sordular diyorum. Geç adam gibi hoş geldin de, otur aşağı. Pekala Hacer hanım. Sen bana hala söz geçirebildiğine ikna et kendini. Seninle aramda kalan son bağlarımı da kopardıktan sonra bakalım böyle davranabilecek misin? Bir anneyi bu tür ithamlarla muhatap almak elbette acı verici. Anne olmak vicdanlı olmak demekti çünkü. Sağnak yağmurun altında kalan yavrularını teker teker kapalı alana taşıyan bir kediden öğrendim ben anneliği. Şimdi kalkıp onunla aramdaki zayıf bağlardan böyle dem vurunca ben asi bir evlat olmuş olmuyorum, kimse bana asi diyemez. Asi; baş kaldırandır, ona biçilen hayat eğer amacına ve konforuna aykırıysa sesini yükseltendir. Ben bu güne kadar hiç asilik yapmadım onlara. Asilik yapmadığım için üzerimde istedikleri gibi tepindiler ama şimdi adımlarını geri atmak, mümkünse bana saygı duymak zorundalar. Bugün kendime verdiğim ültimatom doğrultusunda derin bir nefes alarak dikleştirdim duruşumu. Salondan içeri adım attığımda kimseye yapmacık bir şirinlik yapmak zorunda hissetmiyordum kendimi. Ancak Maide teyze ve Tevfik amcanın hiçbir kötülüğü dokunmamıştı bana. Bu yüzden onları tenzih ederek sergiledim dik duruşumu. İkisinin de elini öptükten sonra masanın etrafındaki sandalyelerden birine oturdum. Hasan'a hoş geldin dememiştim fakat; kasti olarak da yapmamıştım bunu. Ama sözleri ile eceline susadığını bağırır gibiydi. - Ben de hoş buldum Ahuzar. Görünmeyecek gibi de değilim ama.. Nasıl baktım bilmiyorum ama cümlesinin sonuna doğru sesi biraz olsun alçaldı. - İçeri girerken herkese iyi akşamlar dedim halbuki. Yoksa senin de mi elini öpmeliydim Hasan abi? Aramızda yaş farkı var ama bunu tercih etmezsin diye düşündüm. - İlahi Hasan, aldın mı cevabını? Boş ver kızım sen onu. Ne yapıyorsun bakalım görüşmeyeli? Annen iş görüşmesine gitti dedi, nasıl geçti kızım? Kızım kelimesi ne kadar güzel bir kelime bir bilsen Tevfik amca. - Annem yanlış anlamış Tevfik amca. İş görüşmesine değil, iş aramaya gittim. Ebediyen evde oturacak değilim. - Eee buldun mu bari bir şeyler? Nasıl bir şey arıyorsun, biz de bakınalım kızım belki bir faydamız dokunur. - Teşekkür ederim Tevfik amca. Bir iki yerle görüşüp bilgilerimi bıraktım. Haber bekliyorum. Eğer bir aksilik olursa çalarım kapını. Neredeyse 20 kelime ile konuştun ama 15'inde yalan söyledin Ahuzar. - Ahuzar çayları tazele. - Dur Hacer Allah aşkına. kız daha yeni geldi. Hem çayı biten kendi alsın canım, yok mu elleri kolları? - İyi de Maide, o dururken oğlanlar mı kalksın çay servisine? - Neden kalkmayacakmış? Hasan tek çocuk olmasına rağmen her işi gördürdüm ben ona. Yarın öbür gün evini ayırıp bir yabancıyla yaşamaya başlayacak. Arkamdan sövdüreyim mi? Hem hayat müşterek değil mi Hacer? Kadın milleti erkeklerin arkasını toplamak için mi gelmiş dünyaya? Değiştir bu kafanı, değiştir. Yoksa gelinlerin çok söylenir arkandan. - Siz de eşşek sıpaları, o kadar laf söyledik hizmet mi bekliyorsunuz hala? Kalkın alın çayınızı, Ahuzar kızımla bana da bir bardak koyun. Hanım balkon konuşması yaptı, bak keyfim nasıl yerine geldi? Annemin haksız bulunduğu bir ortamda tarafı tutulan kişi olmak için bile bu akşam bu salonda oturmaya değermiş. Akşamın başında emaneten oturduğum sandalyeye sırtımı dayayıp bacak bacak üstüne atmamın sebebi de bu yüzden. Fakat ben ev sahibi oldukları için abilerimden servis beklerken, elinde çay tepsisi ile Hasan'ın girmesi ne yalan söyleyeyim beni şaşırttı. İlk servisi babasına yapıp, sonrasında bana dönünce onunla göz göze gelmemek için Tevfik amca ile muhabbeti sürdürmek istedim. Çayımı alıp önüme koyarken bir yandan da konuşmaya başladım. - Tevfik amca, sen ne yaptın, dükkanı büyütebildin mi? - Yok be kızım nerde? Bizim işin başında duracak adamımız mı var? Hasan'ın kendi işi var, çırak bulmak desen mesele. Herkes hülyalara dalmış, hayatın gerçeklerinden bihaber. Ben de daha fazla götürmem, kapatırım heralde. Bu kadar sene çalıştık yeter. - Bence de Tevfik amca. Biraz da hayatını yaşa. Al Maide teyzeyi gez, dolaş. - Vallahi hanım işi olsaydı seni geçirirdim başına. Ama ne işin var torna tesfiyede senin. - Allah var ya becerebileceğime inansam yaparım. Kadın işi adam işi ayırmam. Ama beceremem, ilgi alanım değil bir kere. - Deli kız seni. Vallahi senin gibi bir kız evladım olsaydı yaşlanmazdım ben. Kız evlat öz evlat derler Hasip, ne şanslı adamsın. Bir de onlara sormak lazım tabii. Gecenin tek konuşanı Tevfik amca ile ben olduk desem yeri. Maide teyze arada anneme laf atsa da genellikle bizim konuşmalarımızı dinliyordu. Babam her zaman olduğu gibi sessizdi. Abimler sıkıldıklarını belli etmekten çekinmiyor, Hasan ise babasının bana duyduğu muhabbete sanki hüzünle bakıyordu. Neyin hüznüydü bu? Babası beni evlat yerine koydu diye çocukça kıskanmış mıydı? Hem zaten kendi de kardeş gibi görmüyor muydu beni? Evdeki kalabalık dağıldıktan yani üç çift ayakkabının sahibi evden ayrıldıktan sonra salona uğramadan odama çıkmaya yeltendim. Ancak şaşırtıcı bir şekilde hala uyanık olan babamın çağırması ile salona geri dönmek zorunda kaldım. - Ahuzar biraz konuşalım seninle. - Önemli mi baba? Yarın konuşsak. - Yarın erkenden pazara çıkacağım. Akşama da nerede yattığımı bilmem ben. Hazır uykum yokken gel, otur. İş arıyormuşsun, neden haberim yok benim? - Annem Maide teyzeye söylemiş, sana söylemedi mi? - Annen işine geleni söyler, gelmeyeni yutar bilmiyor musun? - İş bulmak istiyorum doğru. Ama bugün iş aramak için değil biraz hava almak için çıktım dışarıya. Sonra da bir arkadaşımla oturduk, kahve içtik. Annem Maide teyzelere mahcup olmamak için öyle söylemiş sanırım. Geç kaldım ya biraz, ondan. - Bana da arkadaşıyla gitti, geç gelecekmiş dedi. O yüzden sıkıştırmadım. Kim bu arkadaş, tanıyor muyum? - Osman amcanın kızı Nalan. - Bizim Osman'ın kızı mı? Hani Oğuz'un kardeşi olan Nalan? - Evet baba. Dün nişanda tanıştık, bugün buluşup kahve içmek istedik sadece. - Koskoca kızsın, hesap verecek değilsin elbet. Ama Tevfik ile iş muhabbeti yapacağına bana danışmanı tercih ederdim. Benim de tanıdığım insanlar var, ne yapmak, nasıl bir işte çalışmak istiyorsun bilmiyorum ki. - Sormuyorsun ki baba. Annemden aldığın havadislerle tanıyorsun beni. Bak bu konuları yeniden açmak sakız gibi uzatmak istemiyorum ama benim bu evde ne istediğim umursanmadı hiç. Hadi annem, abilerim önemsemedi, değer vermedi ya da göz ardı etti bir şeyleri ama sen çabalamadın bile. Sana ne söyleniyorsa ona kulak astın. Baba ben bu eve dört sene gelmedim, arayıp neden gelmiyorsun, neymiş seni bu kadar meşgul eden diye sormadın. Abim ben haber aldım, konuştum dedi, sen de dur bi de ben konuşayım demedin. Küçükken çok isterdim seninle diğer baba kızlar gibi olmayı. Mesela beni küçükken tutup götürseydin pazara benim için ne kadar büyük bir lütuf olurdu biliyor musun? Çok isterdim gelmeyi ama annem kız kısmının ne işi varmış pazarda der, maruzatımı sana kadar bile ulaştırmazdı. Şimdi beni sanki yeni tanıyormuş gibi, evine gelen bir misafirmişim gibi gönlümü hoş tutmaya , benimle ilgileniyormuş gibi yapmaya çalışıyorsun. Ben misafir miyim baba? Tevfik amcanın dediği gibi öz evlat değil miyim senin için? Ne yalan söyleyeyim; babama hesap sorarken biraz daha sakindi sesim. Onun farklı bir dinamikte hayat sürdüğünün, tek gayesinin ev geçindirmek olduğunun farkındaydım ama yaşayamadıklarıma çektiğim isyan bayrağı onun da rüzgarına kapılıyordu işte. Ona da beni görmediği için sitem etmesem kendime hakettiğim değeri vermediğimi düşünürdüm. Nitekim babam da her birinden daha nötrdü. Ama bu akşam bir şeylere içerlediğini, kendini açıklamak istediğini görebiliyordum. - Biliyorsun yaşım çok büyük senden. Yani dede olacak yaşta sen doğuverdin. El gün dalga geçti, bu yaştan sonra bir kız evladı nasıl yetiştireceksin dedi. Zaten ben öyle çok çocuk sevmeyi de bilmezdim. Sade sana has değil bu tavrım bilirsin, abilerini de peseslediğim, el üstünde tutup dolu dolu sevdiğim görülmemiştir. Bana baba olmak, eve para getirmek, ev geçindirmek diye öğretildi. Ben de öğrendiğimi en iyi şekilde yapmaya çalıştım, hiçbir şeyinizi eksik etmemeye çalıştım ama şmdi sen böyle söyleyince büyük eksik etmişim diyorum. Bu yaştan sonra değişir miyim bilmem ama senin karşına geçip ne soruyorsam ne konuşuyorsam bil ki zoraki değil. - Baba ben de bu saatten sonra bir şeyler değişir diye ummuyorum. Kalbinizi açıp kardeş ya da evlat sevgisi koyamam. Bu yaşıma kadar evlat olarak bile sevilmediğimi düşündüm ben bunu kolay kolay geri alamam. Ancak; eğer bir şeyleri düzeltmek, bundan sonra eksiğe eksik katmak istemiyorsan yolumda durma, yolumda durmalarına izin verme. Bak şu an buradayım bu evdeyim ama ben buraya isteyerek değil, zorla getirildim. Sen bana ne kadar misafir değilsin desen de ben misafir olarak buradayım. Bir yol bulduğumda, bir hayat kurduğumda gideceğim. Evinde kalıyorum, sofrana oturuyorum hakkını helal et. Hadi Allah rahatlık versin... Acımasızlık mıydı bu yaptıklarım? Ailemden öğrendiğim gibi davrandığım için, ailemin yansıması olduğum için suçlayabilir misiniz beni?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD