Yarım Tabak Ispanak...

1627 Words
"Boşluk her anlamda güçlü olandır, çünkü gerçekten kapsayandır. Boşlukta salt hareketin imkânı yoktur. Kendisine başkalarının içine özgürce girebildiği bir boşluk yaratabilen kimse, tüm durumlanın efendisi olacaktır. Bütün, daima parçaya hükmeder..." İçimdeki zehri akıttıkça zihnimdeki boşluğu da büyütüyormuş gibi hissediyordum. Muhataplarının yüzüne tek tek haykırdığım gerçekler, daha doğrusu onların gerçekleri ile kendilerini yüzleştirmem ya da doğru bildikleri şeylerin yanlışlığını yüzüne vurmam arınma serüvenimde büyük bir boşluğu da beraberinde getiriyordu. Daracık bir dünyada bile var olma savaşı veren acziyetim, sonsuz bir boşlukta nasıl var olacaktı? Bu düşünceye dalarsam, o boşluğa henüz düşmeden kaybolacağımın farkındaydım. Dün yaşadığım o eşsiz boşalma anından sonra elbette akıttığım göz yaşları migrenimi de beraberinde getirmişti. Kansızlık, uykusuzluk, stres derken 23 yaşımda yoğun ataklar yaşayan bir migren hastası olup çıktım. Tek bir ilaç vardı bana iyi gelen ve ne yazık ki şu an elimde bomboş bir kutuyu tutuyordum. Ne kapalı perdenin ardından sızmaya çalışan gün ışığına ne de sofada bağıra çağıra telefonda konuşan Özkan abime, düzeltiyorum; telefonda Hasan'la konuşan Özkan abime tahammülüm yoktu. Normal aile hayatında evin bir ferdi müşküle düşüp imkana ulaşamadığı zamanlarda, diğer fertler bu imkanı sağlamak, mümkün kılmak için uğraşırlardı. Kalkıp olumsuz bir yanıt verirler, sonra da içime açmaya çalıştığım boşluk yeniden dolar diye korkarken kapıyı açıp "bana bu ilaçtan alır mısın?" demeye yeltenmedim. İlk kez ilaçsız kalmıyordum. Defalarca kez kusacak, ağrıdan ağlayacak, hatta belki de ağrıyı hafifletmek için başımı duvara bile vuracaktım. Ancak yine de bu evdeki kimseden yardım istemek, bu kafayla onlara açıklama yapmak durumunda kalmayı düşünmüyordum. Sabahın erken saatinde İstanbul'daki evin internet taahhüdü için aradıklarından telefon melodisine tahammül edemediğimi düşünmüş ve sesi tamamen kısmıştım. Tam da telefonumun varlığını unuttuğum bir anda yeniden titremeye başladığında isyan etmek üzereydim. Ama olur da Sena ya da Yavuz abi arar diye yanıbaşımdan ayırmak istemiyordum. Çünkü dün, Nalan ile yaptığımız konuşmanın ardından yeni bir hayata başlamanın en değerli yolunun tahsilimi bitirmek olduğuna karar vermiştim. Yavuz abi yatay geçiş için bir şeyler yapabileceğini söylediğinden onu aramış ve kararımdan bahsetmiştim. Ancak geçişimi Bursa'ya yapmak istiyordum. Daha düşük puanlı bir üniversiteye geçiş yapmak nisbeten daha kolay olur diye umuyordum çünkü. Kalan iki yılı da burada bitirdikten sonra öğretmenlik için çabalayacak ve Anadolu'nun herhangi bir yerine tayin olmayı bekleyecektim. Fakat arayan ne Yavuz abi ne de Sena'ydı. Ekranda bir numara olduğunu seçmeme rağmen net bir şekilde görememiştim. Bu yüzden biraz çekince ile konuştum. - Buyrun. - Ahuzar benim, Oğuz. Ben çok salakça bir şey yaptım ve kardeşimin telefonundan senin numaranı arakladım. İstesem belki verirdi ama aptal kafam böyle bir macerayı uygun buldu. - Merhaba Oğuz, nasılsın? - Asıl sen nasılsın? Senin sesin neden böyle geliyor, hasta mısın yoksa? - Sanırım. Yani bu bir hastalıksa öyle de denilebilir. Migrenim tuttu, ilaç almam gerekiyor ama o da bitmiş. Buraya yakın bir eczane nerede var biliyor musun? - İlacın adını söyle yeter. - Ah hayır, kendim çıkıp alabilirim. - Kendin çıkmaya yelteniyorsan evde kimse yok demektir ve ikimiz de yollara kusup çevreyi kirletmeni istemeyiz. O yüzden bana ilacın adını söyle ki sana ulaştırabileyim. Hem merak etme, senin için öğretmeni olduğum dersi asacak değilim. Eczanenin çırağı getirecek ilacı. - Yine de zahmet olacak sana. - Adresi çırağa tarif ederken mi? Hadi Ahuzar, böyle şeylerin lafı bile olmaz. - Teşekkür ederim Oğuz. Teşekkür ederim gerçekten. Bana basit bir meseleyi böyle büyütmemem gerektiğini hatırlattığın, beş kişilik ailede yalnız hissetsem de dışarıda beni düşünen birilerinin varlığını anımsattığın için. Oğuz'a ilacın ismini söylemiş ve yastığıma iyice gömülmüştüm. Başımda öyle dayanılmaz bir ağrı vardı ki, yumuşacık elyaf yığını bile sert bir kayayıymışcasına rahatsız ediyordu. Gözlerimi sıkı sıkı kapatıp mide bulantımın yatışmasını beklerken odamın kapısı destursuzca, hatta sertçe açıldı. - Bana bak, ne oluyoruz Ahuzar? Akşam bir afra tafra, sabah odadan çıkmamak falan. Şimdi de eczanenin çırağı Ahuzar hanıma ilaç getirdim diye geliyor kapıma? Neyin ilacı bu, ne çeviriyorsun sen? - Susacak mısın artık? Yoksa şimdi odanın ortasına çıkaracağım. Ver ilacı, başım ağrıyor. - Aç susuz, hava soğuk demeden fıttır fıttır gezersen ağrır tabi. - Çok mu umrunda sanki? Bak; gerçekten iyi hissetmiyorum kendimi. İlacı ver ve yalnız bırak beni. Ne çevirebilirdim ben Allah aşkına? Yani eğer düşündüğüm şeyi ima ediyorsa ve durumdan böylesine saçma bir çıkarım yaptıysa sinir bozucu derecede gülünç bir durumdu. Diğerleri benim haklı yükselişlerime şimdilik sessiz kalsa da o; özellikle dün akşam Tevfik amca ve Maide teyzenin karşısında haksız çıkmış olmayı kendine yediremiyordu. Hacer hanım yıllarca doğru olduğuna direttiği inançları öyle tek seferde yıkamazdı. Ondan tek istediğim inançlarını da alıp beni kendi başıma bırakmasıydı. Bıraktı da. Kapıyı sanki kafamın üstüne çarpmak istermiş gibi sertçe çarparak hem de. Odada su yoktu ve ben güç bela doğrulup dün çantama tıkıştırdığım yarım şişe suyu almaya koyuldum. İlacı bir an önce almalı ve başka birisi daha gelip bütün sinirimi şaha kaldırmadan biraz olsun uyumalıydım. Gözümü açtığımda saat yediye geliyordu. Hava çoktan kararmış, ev içindeki sesler artmıştı. Abilerim birbirleri ile genelde gürültülü konuşurdu ve onların olduğu ortamda sakin bir uyku çekmek neredeyse imkansızdı. Buna rağmen uyuduğum uyku bana yetmiş, ilaç da etkisini göstermişti. O kadar saattir bu odadaydım ki; acayip sıkışmış hissediyordum kendimi. Odamdan hızlıca çıktım ve Özkan abimle karşılaşmama rağmen hiç ses etmeden banyonun yolunu tuttum. İşlerimi halledip aşağı indiğimde diğerleri de yavaş yavaş masanın etrafında toplanmaya başlamıştı. Ne olursa olsun bu evde yaşadığım müddetçe bir şeylerin ucundan tutacağım kesindi. Kimse benden bir şey istemeden mutfağın yolunu tutup ekmek sepeti ile sürahiyi alarak salona götürdüm. Ispanak yemeğini görünce buruk bir mutluluk gelip çöktü yüzüme. Ispanağı çok severdim ama bu akşam evde ben sevdiğim için değil de mevsimi olduğu için piştiğini biliyordum. Annem yaparken içine pirinç yerine havuç ve patates doğrardı. Böylesini daha çok seviyordum ben de. Yoğurt ve pul biber ekip suyuna ekmek bana bana yerdim. Çok acıkmıştım ve buraya geldiğimden beri ilk kez zevkle bir akşam yemeği yemek istiyordum. İstiyordum ki canımı sıkacak, iştahımı kaçıracak hiçbir mesele konuşulmasın. Babamın "hadi buyrun soğutmayın" demesiyle başladık. Bir lokma, iki lokma; tadı da hala hatırladığım gibi üstelik. Beni bu kadar yıkımı yaşamadan önceki zamanlarıma götürecek, nispeten güzel hatıraları canlandırack cinsten. Ne olur biraz daha susun, en azından ben tabağımı yarılayana kadar... - İş aradığını bize söylemeyi düşünüyordun değil mi? Keşke biraz daha sussaydın Özkan Aka... - Sebep? - Ne demek sebep? Senin soy adın hala daha Aka kızım. Ona göre atacaksın adımlarını. Öyle olur olmadık yerlerde çalışamazsın. - Nasıl yerlermiş bunlar? Kafanda nasıl bir iş şekillendi ki senin? Ne yaparım da o üç harflik soy adına halel getiririm söylesene. - Bana bak kızım, bu dik dik konuşmaların ne olacak senin, neyin efeliği bu? Geldiğin günden beri huzur falan bırakmadın evde. - Yahu oturmuş güzel güzel yemeğimi yiyorum, ağzımı sadece lokma için açıyorum yine de huzurun kaçıyor senin. Varlığımdan bu kadar mı rahatsızsın Özkan Aka? - Saçma sapan konuşup sinirimi bozma benim Ahuzar. Adam aklıllı bir iş bulursan çalış, yoksa yok sana çalışmak falan. - Okulu bitireceğim, kaydımı Uludağ'a aldırmayı düşünüyorum. Ondan sonra da memleketin senden en uzak köşesine gideceğim için rahat olsun. Ve şunu aklına iyice sok Özkan Aka. Sen benim kararlarıma müdahil olma hakkına sahip değilsin. Bu masadaki hiç kimse sahip değil. Bana ne kadar aile olduysanız o kadar karışma hakkınız var. Yani, hiç.. Bana gönderdiğin paraları da en yakın zamanda geri ödeyeceğim. İstersen senet yap. Bir daha senden, senin için şunu yaptım, bunu yaptım tiradı dinlemek istemiyorum. - Laflara da bakın hele. Kızım senin dilin fazla uzamış, keserim ha. Edebinle otur, suçunu bil diye sabrediyorum ama sen arsızlığı iyice ele aldın. - Ne suçu? Ne oluyor burada? Çok mu öğrenmek istiyorsun baba? - Dur ya sen hiç zahmet etme. Belli ki beni bununla sindirmeye çalışacaksın, en iyisi ben senin hevesini kursağına tıkayım da herkes rahat bir nefes alsın. O çok sevdiğiniz Hasan efendiye aşık olduğumu sanmıştım ben. Şimdilerde Hasan'ın nişanlısı olan, o vakit de benim arkadaşım sıfatıyla bu eve girip çıkan Cennet hanım beni tuzağa düşürdü ve bu salakça durumu herkesin duymasını sağladı. Zaten onunla bir şey olacağından değil de; öyle çocukça duygulardı benimkisi. Bana kalsa ölene kadar saklardım, belki ileride utanacağım bir anı olarak hatırlardım. Ama Özkan efendinin paçaları tutuşmuş. Arkadaşı ile arası bozulur korkusundan beni göndermek için gece gündüz çalıştı. Dört sene boyunca mütemadiyen arayıp yalvardım döneyim diye. Ama asla kabul etmedi. Şimdi de benim istemediğim iyiliği başıma kakıyor beyfendi. Yalnız arkadaşın da sen de amma korkakmışsınız ha. O kadar zayıf mıydı aranızdaki bağ da küçücük bir kızın koparmasından korktunuz. Allah o Hasan'ın da Cennet'in de belasını versin. Hiç belertme gözlerini Hacer hanım. O gün nişana zorla götürerek çanıma ot tıkadın sen benim. Hala sevdiğimden mi? Asla! Ama ana olup da bir günden bir güne benim ne hissettiğimi göremediğin için. Sen hayatımda tanıdığım en başarısız annesin. Sen de öylesin baba. Baba olmak karın doyurmak değil çünkü. Evladını öz abisine karşı da korumak gerekir bazen. Bakın size son kez söylüyorum ne olur rahat bırakın beni. Yahu huzur vermediniz bari kendi huzurumu yakalama çabamı da almayın elimden. Gideceğim diyorum, daha ne istiyorsunuz benden, ağız tadıyla yediğim iki lokma mı battı size ya? - Ahuzar tamam. Sakinleş bak titriyorsun. - Sen hiç konuşma Hakan efendi. Ben en azından seninle anlaşabildiğimizi düşünmüştüm. Kendi kendime Hakan abime anlatsam belki bir yolunu bulur diyordum. Ama sen o geri zekalının lafına bakıp dinlemeden getirdin beni buraya. Ulan o gelip söylemedi mi Özkan efendi benim hislerimi sana? Bana açık açık kazan bir okul git bu şehirden dedi, sana geldi gönder bunu dedi. Ne bok yemeye gelip de beni size ispiyonluyor o şerefsiz? Ne istiyorsunuz benden ke, ne? Kendimi öldürmemi mi? Eliniz benim kanıma bulanmasın mı derdiniz? Daha önce ölmeyi denemedim mi sanıyorsunuz siz ya? - Ne demek bu, ne demek ölmeyi denemek? - Ne anladıysan o Özkan Aka. Keşke ölseydim de ömür boyu vicdan azabı çekseydin. Belki azabım biraz olsun hafiflerdi. Belki de ömür boyu saklayıp ne kadar aciz olduğumu onlara göstermeden ölecektim. Ama öyle bir raddeye getirdiler ki; bütün acizliğimi döktüm önlerine. İster toplasınlar, ister her zaman yaptıklarını yapıp halının altına süpürsünler. Ne kalkacak toz ne de içlerine düşen köz umrumda değil artık.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD