"Soğuğu hissetmedim çünkü içimde bir ateş yanıyordu." der Paulo Coelho. Ben de odamın dışında kopan fırtınayı hissetmiyordum şimdi. İki abim de birbirlerine hesap soruyorlardı, oldukça geç kalınmış bir hesaplaşmaydı bu. Hakan abimin sesi elbette daha fazla çıkıyordu ama diğerinin de söylemek istediği şeyler vardı belli ki.
"Sen bana Ahuzar gelmek istemiyor, Hasan ile olan muhabbetten dolayı utanıyor dedin. Onun keyfi yerinde, hiç elleme dedin. Ben de bir sikik beyinli gibi arayıp sormadım onu" diyordu Hakan efendi. Bir sikik beyinli olduğu konusunda haklıydı. İnstagramdan kızlara yürüyüp aynı anda on kişi ile DM'den konuşacak kadar da karaktersizdi üstelik. Başkalarının kız kardeşlerini kandırırken, kendi kız kardeşinin başına gelenleri göremedi haklı olarak. Bir süre bekledim. Özkan abim ne yanıt verecek, bu yüzleşmede kendini hangi sözlerle aklayacak diye merakla bekledim. Ama o; "Ajitasyon yapıyor oğlum. Onda kendini öldürecek cesaret ne gezer? " dedi. Öyle bir gülme isteği geldi ki, eminim kahkahalarımı bütün komşular duymuştur. Hatta belki bu kızın yüzünü güldürüyorlar diye eileme paye bile çıkarmışlardır. Ben gülmeye başlayınca dışarıda sesler kesildi elbette. Bir noktaya kadar güldüm ancak bu gülüşlerin yerini artık göz yaşlarım almaya başladıı. Hiç silme gereği duymadım. Kendimi öylece üst kattaki sofaya attığımda annem ve babam da merdivendeki yerlerini almış şaşkınlıklarını gizleme gereği duymadan neden bu kadar güldüğümü anlamaya çalışıyorlardı.
Uzun süredir gizlediğimiz izi göstermenin zamanı belki de gelmiştir Ahuzar..
- Ben size hiçbir şey ispat etmek zorunda değilim ama bakın bu kolumdaki öyle kendilğinden olmadı. Tam tamına 12 santim. 20 dikiş atıldı. Ameliyatıma giren sinir cerrahisi uzmanı çok uğraştığını söylemişti. Ben salak gibi bu izi sizden saklamaya çalıştım, hatta hiçbir zaman söylemeyecektim de. Ama az önce şu çok kıymetli oğlunuz benim ajitasyon yaptığımı, kendimi öldürecek yüreklilikte olmadığımı söyledi. Sırf onu mat etmek için gösterdim bu izi. Hatırlıyor musun abi; ben seni bir gün arayıp çok ağladım. Yapamıyorum artık burada, geri dönmek istiyorum dedim. Sen de, hiç unutmuyorum; otur oturduğun yerde, paran bittiyse yarın gönderirim dedin. Ben seni o günden sonra hiç aramadım. Tam bir yıldır seni aramıyorum, durup düşündün mü neden aramadığımı, ya da acaba hele şükür düştü yakamdan mı dedin? Kırık bir ayna parçası ile banyoda saatlerce bekledim ben belki geri arar da gel dersin diye ama aramadın. Bir yerde okumuştum, dikine kesilince daha çabuk ölündüğünü o yüzden böyle kestim kendimi. Nasıl, yakışmış mı? Bak! Anne, baba... güzel duruyor değil mi? Ne var biliyor musun abi? Sizde hatanızı, başarısız birer aile ferdi olduğunuzu kabullenecek yürek yok ama bende kendimi öldürecek yürek var. Ancak bundan sonra öyle bir hataya düşmeyeceğim. Size inat, vallahi de sırf size inat yaşayacağım, başarılı olacağım, mutlu olacağım, sizin hiçbir zaman elde edemeyeceğiniz aileyi de kuracağım ama size asla yenilmeyeceğim. Bu arada yarın İstanbul'a gidiyorum ve siz, hiç biriniz ağzınızı açıp da tek kelime etmiyorsunuz.
- Gidemezsin. Yani, tek başına gidemezsin demek istiyorum. Ben götürürüm seni. Ne yapacaksan, ne alacaksan halleder döneriz.
- İstemez. Bu zamana kadar tek başımaydım, bundan sonra da tek başıma hallederim işimi.
- Halledemezsin mi diyoruz kızım? Edersin ama ben de sinle gelmek istiyorum.
- Neden abi? Geri döneceğimden amin olmak istiyorsun desem; hiç inandırıcı değil. Neyse. Ben söyleyeceğimi söyledim. Kimseye lüzüm yok. Boşuna ilgili abi numaraları da yapma bana, hiç inandırıcı değilsin çünkü. Belki arkamdan Özkan abimin seni ikna edici başka açıklamaları olur. Hani ben hep numara peşindeyim ya.
Esip gürleseler, haksızlıklarını yüksek sesle bastırmaya çalışsalar da; bir yerde onlar da söyleyecek bir söz bulamıyordu. Haksızdılar neticede. Ben onlara karşı her daim haklı olan taraftım.
Aslında yarın İstanbul'a gitmek gibi bir planım yoktu. Yani Yavuz abi arayıp da "gel işlemleri hallet" demeden gitmeyecektim. Okul geçiş için izin vermeliydi önce. Üstlik benim kaybım da güz dönemindendi. Ama şimdi ortaya böyle bir söz attıktan sonra da geri adım atamazdım. Odama girdikten sonra bir kaç saat bu mesleyi ne yapacağımı düşündüm. Sena evle birilerinin ilgilendiğini ve anlaşırsa ev arkadaşı olacağını söylemişti. İki oda vardı evde ve yeni birisi geldiyse gidip ona da yük olamazdım. Belki Yavuz abi kafede kalmama izin verirdi. Böyle kafamda kurmaktansa arayıp direk sormak istedim.
- Sena, müsait miydin?
- Müsaitim tabii Ahuzar. Moladaydım, iyi misin, bir sıkıntı mı var?
- Aslında büyük bir şey değil ama evdekilerle kapıştım, yarın İstanbul'a gideceğim dedim ama...
- Ama acaba Sena'da kalabilir miyim diye düşünüyorsun değil mi? Kızım sen neden böylesin, neden sürekli birilerinin gönlü olsun, kalbi kırılmasın diye parça parça oluyorsun? Atla gel Allah aşkına, kapıda bırakacak değilim ya. O kadar zaman birbirimizin kahrını çektik.
- Sena ben sana daha önce söylemedim ama sen göründüğünün aksine pamuk kalpli bir kızsın.
- Ne yapıyoruz canım, bunu başkalarının yanında söylemiyoruz. Özellikle de erkeklerin. Ne zaman istersen çık gel. Ben anahtarı her zamanki yerine bırakırım.
- İyi ki varsın.
- Bunu daha sık söyle lütfen.
Sena ile görüşmemi bitirdikten sonra internet üzerinden bilet bakmaya başladım. Mümkün olan en erken saate almak istiyordum, hatta eğer yapabilirsem kimse uyanmadan çıkıp gidecektim bu evden. İşimi halledene kadar da dönmeyi düşünmüyordum. Fakat ne olursa olsun Nalan'a haber vermem gerekiğini düşündüm. O beni dinlemiş, benim için o kadar göz yaşı dökmüşken sanki bu bilgiyi onunla paylaşmam gerekiyormuş gibi hissediyordum. Saat neredeyse gece yarısına geliyordu ve erken uyuyup uyumadığını bilmediğim için mesaj atmaya karar verdim. "Yarın İstanbul'a gidiyorum. Okul meselesini halledene kadar kalırım sanırım. Sana haber vermeden gitmek istemedim."
Mesajı gönderdikten sonra kendime ufak bir çanta hazırlamaya koyuldum. Havalar genelde soğuktu ve beni koruyacak, bir zaman idare edecek şeyleri aldıktan sonra çantayı dolabın önüne bıraktım. Kulağımı kapıya dayayıp dışarıyı dinledim bir müddet. Ortada ses seda olmadığını anlayınca banyoya girmek için hazırlandım. Sıcak bir duşa ihtiyacım vardı. Sabah 6'ya bulmuştum bileti ve sabah duş almak için fırsatım olmayacaktı. Zaten o şekilde evden çıksam bir hafta yatak döşek yatacağımı biliyordum. Tahmin ettiğim üzere Nalan'dan da henüz bir cevap gelmemişti. Banyoda epey oyalandım, uzun zamandır saçlarıma krem sürmüyordum mesela onu bile sürdüm. Aynada yüzümü incelerken bir yandan da artık, bazı ağır yüzleşmelerin beni ne kadar rahatlattığını, kendime getirdiğini düşünüyordum. İşimi nihayet bitirdiğimde yine hızlı hareketlerle girdim odama. Ev dediğim yerde rahatça hareket de edemiyordum. Ben onların yüzüne bakamayacak bir şey yapmamıştım ama onların her şeye rağmen benim yüzüme rahatça bakmaları canımı sıkıyordu.
Saçlarımın suyunu alsın diye havlumu yastığıma serip uzandım. Benim için yine tavana bakıp düşünme saatleri gelmişti. Son yıllarda bunu sık sık yapıyordum. Çünkü bir tek tavan beni dinliyormuş, bir tek o beni anlıyormuş gibi geliyordu. Bu güne kadar öyle çok şey paylaşmıştım ki tavanlarla, bazen bir surete bürünüp benim için göz yaşı dökerlerdi. Ellerimi uzatıp o hayali göz yaşlarını sildiğim zamanlar olurdu benim. Ama şimdi tavanda gördüğüm o surette göz yaşı değil, vakur bir gülümseme vardı. Çünkü karşısında ah eden ağlayan bir Ahuzar yoktu. Ahuzar gülüşlerini saklamıyordu artık. İşte o an tavanı bir ayna olarak hayal ettiğimi farkettim. Kendimi anlattığım, dertleştiğim, derdine ağladığım yine kendimdi. Gözümden ince bir yaş süzüldü bu farkındalıkla. Silmedim, yastığa karışıp kaybolmasına izin verdim.
Beni bu buğulu andan kurtaran şey ise telefonuma gelen bildirim sesiydi. Elime alıp ekrana baktığımda mesajın Oğuz'dan geldiğini gördüm. "Müsaitsen arayayım mı?" yazıyordu. Bir müddet bu görüşmenin gerekli olup olmadığını düşündüm. Ama mesajı gördüğümü bildiği için kaçışım yoktu. Pekii kaçmak istiyor muydum; işte bundan emin değildim sanırım. Bu sebeple yatağın içinde oturup pek de düşünmeden isminin üzerine tıkladım.
- Mesajı gördün ama yazmayınca biraz panikledim açıkçası.
- Neden panikledin ki?
- Şey, her zamanki gibi münasebetsizlik ettiğim sonradan aklıma geldi diyelim. Eee İstanbul'a gidiyormuşsun yarın?
- Münasebetsiz misin bilmem de bu telefon karıştırma huyunu ne yapacağız senin?
- Şey aslında o dediğin öyle olmadı. Nalan banyoya giriyordu mesajı gördüğünde, çıkınca arayayım dedi. Hala da çıkmadı bizim su kuşu. Ben de fırsattan istifade seni arayayım dedim.
- Bir şey mi söyleyecektin?
- Temelli mi gidiyorsun İstanbul'a, dönmeyecek misin?
- Nalan bu konuda bir şey söylemedi mi sana?
- Aaaa kardeşim her şey olabilir ama asla boş boğaz değildir. Ağzından kerpetenle bile laf alamıyoruz hanımefendinin. Bu benim şahsi merakım diyelim. Eee soruma cevap vermedin, kalacak mısın?
- Bir müddet, evet. Okul kaydımı aldırana kadar kalacağım.
- Eğer yardıma ihtiyacın olursa, biliyorsun. Bence söylememe gerek yok, istediğin zaman arayabilirsin.
- Teşekkür ederim Oğuz. Gerçekten, düşünmen bile yeter. Ama bir gideyim, neler yapılacak, neler istenecek bir öğreneyim. Yardıma ihtiyacım olursa ararım mutlaka.
- Yardıma ihtiyacın olmasa da ara. Şimdi sen böyle söyleyince kendimi kullanışlı bir eşya gibi hissettim.
- Asla öyle değilsin.
- Ciddi olduğunu düşünüyorum. Her neyse sabah mı araban? Kaçta bineceksin?
- İlk otobüse aldım. 6'da hareket ediyor.
- Tamam o zaman. Sana iyi yolculuklar. Kendine çok iyi bak ve öyle herkesin yanında ağlama lütfen. İlacını da yanından ayırma. İstanbul'a çırağı göndermem sıkıntı olabilir.
- Merak etme. Çantama ilk önce ilacımı koydum.... İyi geceler Oğuz.
- İyi geceler Ahuzar.
Kendimi yeniden yastığıma bıraktığımda sebebini anlamadığım bir gülümseme asıldı dudaklarıma. Farkerdiyor ama başka zamanların aksine silmek için çabalamıyordum bile. Saat biraz daha ilerleyince bu kez de Nalan aradı beni. Konuşmasından anladığım kadarıyla abisinin aramasından haberi yoktu. Sabahın o saatinde terminale nasıl gideceğime dair epeyce kafa yordu. Abilerimden böyle bir şey istemeyeceğimi bilecek kadar dinlemişti çünkü derdimi. İçini rahatlatmak için teklif ettiği taksiyi kabul ettim. "Ailece sürekli kullandığımız bir araç, çok beyfendi, tonton bir amca" demişti. Hatta beni rahatlatmak için epeyce dil de dökmüştü. Çünkü yabancı bir erkeğe karşı nasıl çekingen davrandığımı biliyor, bir kadın olarak benim neler hissettiğimi, yaşadığım korkuları anlayabiliyordu.
Yaklaşık 20 dakika süren konuşmanın ardından ben de birkaç saat de olsa uyumak için gözlerimi yumdum. Telefonumun saatini beş buçuğa kurmuştum. Sadece üzerimi değiştirip çıkacaktım evden. Terminalle evin arası da taş çatlasa on dakika ancak vardı.
Uyandığımda derin bir sessizlik karşılamıştı beni. Adımlarımı sessiz ama acele ile atıyordum. Banyoda hızlıca işimi halledip odamdan çantamı aldım ve ahşap merdivenleri gıcırdatmamak için oldukça yoğun çaba harcadım. Hakan abimin ısrarcı olacağını biliyordum ve sabah sabah onunla yapacağım bir tartışmayı kaldıramazdım. Nihayet kapıya ulaşıp üzerindeki anahtarı usulca çevirmeyi başarmıştım. Askıdan ceketimi alıp giydim, sıra ayakkabıları almaya geldiğimde mutfağın ışığı yandı. Arkama bakmak istemedim ama o konuşmaya, beni durdurmaya niyetliydi.
- Hazırsan çıkalım.
- Ben seninle hiçbir yere çıkmıyorum.
- Nasıl gideceksin bu saatte terminale?
- Ben başımın çaresine bakarım demedim mi? Taksi çağırdım, onunla gideceğim. Boşuna bölmüşsün uykunu.
- Aslında hiç uyumadım.
- Arada oluyor öyle. Bazı meseleler uyutmuyor adamı. Tecrübe ile sabit.
- Ahuzar bekle.
Beklemedim. Zaten ayakkabımı giymiş, çantamı da sırtıma takmıştım. Bahçeyi yarılamadan taksi de gelip yanaştı kapıya. Bahçe kapısına kadar ardımdan seslenerek ilerledi. Ama durup dinlemeden, ardıma bile dönmeden bindim arabaya. Taksici zaten nereye gideceğimi biliyordu. O yüzden aramızda selamlaşmadan başka bir muhabbet olmadı. On dakika sonra ücreti ödeyip indiğimde araba da perona yeni yeni yanaşıyordu. O kısacık sürede bile üşüdüğümü hissettiğim için hemen yerime geçmek istedim. Muavine çantamı verdiğimde ardımdan adımı seslenen birini duydum.
- Oğuz, senin ne işin var burada?
- Bir şey söylemek için geldim.
- Bu saatte? İyi misin sen, bir sorun mu var?
- Birinin seninle ilgili bir şey yapması için illa bir sebebi, maddi bir beklentisi mi olması lazım? Hem seni uğurlamak istedim hem de burada seni bekleyen insanların olduğunu söylemekti niyetim. Bak suyum da elimde, arabanın arkasından dökeceğim. Kurumadan gel diye.
- Ciddi olamazsın.
- Bin de camdan seyret bakalım. Bu beş litrelik suyu ardından döküyor muyum dökmüyor muyum?
- İyi de azıcık, sembolik bir şey dökerler. Sen bu suyun kuruyacağına emin misin?
- Eğer az bir şey dökseydim, kuruduğunda gelmediğin için hayal kırıklığına uğrayabilirdim. Ama şimdi ne kadar olduğu belli olmayan bir zaman gelmeyeceğini bildiğimden hayal kırıklığına uğramayacağım. Kapiş? Matematikçiyim ben küçük hanım. Her şey formülüne uygun olmalı, küsurata tahammülüm yok, bilinmeyenleri sevmem ama dillerinden iyi anlarım. O yüzden su gibi git ve gel. Daha seninle çok işimiz var..
- Ne işi, anla....
Tam da o anda otobüsün hareket etmek üzere olduğu anonsu yapıldı. Zaten Oğuz'un da cevap vermeye pek niyeti yoktu. Niyetinin; benim kafama şüphe ekmek olduğunu anlıyordum. Ama nedenini değil. Tam da az önce söylediği gibi beşlik suyu otobüsün ardından dökerken bu nedeni de sorgulamayı bıraktım. Çünkü çene kaslarımı ağrıtacak kadar gülümsememe sebep olmuştu. Suyu benzin döker gibi şerit halinde dökmesi, ardından da işaret edip kolundaki saate vurması oldukça komikti. Aklınca vakit biçiyordu yokluğuma. Beklendiğimi hissettirmek istemişti. Belki de geçen seferkinin aksine, buraya dönmek için can atardım bu sefer...