"Ruha zehri damla damla akıtan ve vücudu yok etmek için içeriden kemiren katil neden mutlu bir hayat sürüyor? Her yerde saygı görüyor. Ceza görmeyen ne çok katil var.
Toplum ve bilim bu cinayetlerin suç olduğunu kabul ediyor, fakat bu cinayetleri cezalandırmak için neden adil bir mahkeme kurmuyor?
Üzüntüden, ümitsizlikten, gizlenmiş yoksulluktan, boş yere yetiştirilmeye çalışılmış; sürekli tekrar dikilmiş ve yine sökülmüş ümitlerden hiç kimse ölmüyordu sanki."
Felsefe okumak için gitmiştim ben. Aslında isteğim Edebiyat öğretmeni olmaktı ancak son sıralardaki tercihlerimden birine yerleşmiştim. Her şey yolunda giderken, Felsefe bana yeni yeni düşünme biçimleri öğretmeye çalışırken aslında sevmiştim de felsefeyi. Sonra ikinci sınıfın sonlarına doğru bir şeyler yolunda gitmemeye başladı. Klasik mantık derslerine giren ve hala o fakültede doçent olarak görev yapan bir haysiyetsiz tarafından resmen kıskaca alındım. Sadece bir soru sorduğum için gözüne batmaya başlamıştım üstelik. Eğer o gün susup da üçüncü halin olmazlığı ile ilgili merakımı gidermek istemeseydim belki de bütün bunlar yaşanmayacaktı. Sınıfa bir ödev vermiş, ödevi kollara ayırmış ve bir gün dersten çıkarken; bulamadığımı bildiği kitabın odasında olduğunu söylemişti. İstiyorsam gidip ondan alabilirdim. Yanımda birisi gelsin çok istedim. O anlarda bile adamın bakışlarından rahatsızdım ama verdiği ödev de geçme dotumu etkileyeceği için yapamamaktan korkuyordum. Bir gün son dersimiz klasik mantıktı ve ben yurda geçmeden uğrayıp kitabı almak istedim. En fazla ne olabilir ki dedim kendi kendime. Koskoca adam, hoca olmuş, bir adı, sanı var. Belki sözleri ile tacizine devam eder, ve sen de kitabı alır almaz çıkarsın Ahuzar. Okulda sana ne yapabilir ki?
Çok iyi niyetliymişim. Odasına gittiğimde oturmam için ısrar etmesine direndim, kahve teklifine de öyle ama biraz daha kal dediği halde gitmeye kalktığım için onun zıvanadan çıkmasına sebep oldum. Kapının kulbuna ulaşan elim, saçlarıma asılan başka bir elin gücü ile istediğini yapamadı. Tutulup ortaya savrulan bedenim kalkıp karşı koymak için güç bulamadı. Bedenimde dolanan pis ellerine, üzerime bir kara basan gibi çöken pis bedenine karşı koyamadım. Tam her şey bitti sandığım anda sehpanın üzerindeki ufak beton saksıyı görmeseydim belki de her şey gerçekten bitebilirdi o gün. Kafasından yüzüme damlayan kanı günlerce yıkayarak arındıramadım. Bir hafta sonra sınavlara girebilmek için mecbur gitmek zorundaydım okula. Sanki herkes neler olduğunu biliyor da beni ayıplıyormuş gibi hissediyordum. Masama ufak ufak notlar bırakılmaya başlandı, hepsi tehdit içeriyordu. Eğer birine bir şey anlatırsam sonunun çok kötü olacağına dair ürkütücü onlarca not aldım. Sınavından bile bile bıraktı, her seferinde sınıfta beni rezil edecek bir konu mutlaka bulurdu. Herkes de hocanın gözüne girmek için üzerime gülmekte bir beis görmezdi.
İstanbul içinde başka bir üniversiteye yatay geçiş yapmak istedim ancak; mantık dersinden kaldığım için bu girişimim de yarım kaldı. Kimseye anlatamıyor, kimseden yardım isteyemiyordum. Okulu dondurdum, haliyle yurt hakkımı da kaybettim. Bir gün rasgele girdiğim bir kafede işe alınmasaydım belki de dönüşüm daha erken olabilirdi ama bu yanda "gelme" diyen birisi olunca sandığınız kadar kolay olmuyordu o işler.
Okulu bıraktığımı görünce öğrenci işlerinden telefonumu alıp bu kez de telefon tacizlerine başladı. Okulla ilişiğim kalmadığı için rahatça ilişki yürütebileceğimizi iddia ediyordu. 44 yaşındaydı bu adam. Benden tam 24 yaş büyüktü. Kızı yaşındaydım onun. Benimle ilgili kurduğu iğrenç hayallerden bahsederken, çalıştığım kafeye gelip saatlerce otururken, ya da bulduğu her fırsatta beni taciz ederken zerre yüzü kızarmıyordu. Evli olduğunu, bir erkek çocuğu olduğunu öğrenmiştim. Sena farketmişti ondan ne kadar rahatsız olduğumu, bir gün beni sıkıştırıp gerçeği öğrenince gönderdiği mesajların bir çıktısını alıp polise gitmemiz gerektiğini söyledi. Rezil ederim seni demişti, bana bir şey olmaz. Nasıl yapabilirdim ki; ailemin arkamda duracağına zerre inancım yoktu, kime güvenip öyle bir adamı karşıma alacaktım? Sena'nın zoru ile bir şikayet dilekçesi doldurdum, ifadeye çağırdılar onu. Ve ondan sonra her şey daha da beter oldu. Çalıştığım iş yerine gelip beni müşterilerin önünde rezil etti. Bir köşeye çekip tehdit etti. Ve o beni öldürmeden, benim kendimi öldürmem gerektiğini, yaşamayı hak etmeyecek kadar sönük bir ucube olduğumu söyledi.
Sena bir şekilde patronuma olanlardan bahsetmiş ve işimi kaybetmeme engel olmuştu ama ben o sözlerden sonra duyduklarımın gerçekliğine o kadar inandım ki; intiharı tek çözüm olarak gördüm. Yine de bir başka yol bulurum belki diye Özkan abimi aradım bir akşam. Yapamıyorum, beceremiyorum dedim olanları gizleyip. İstanbul'da yapamıyorum abi, döneyim ne olur dedim. Bana "gelme" dedi. "Devlete girmek için sınava hazırlanıyor, durduk yere asabını bozma çocuğun. Parasız kaldıysan söyle, yollarım yarın sabah." Parasız kalmadım hiçbir zaman. Üç beş kuruş elimde mutlaka oldu. Belki kendime bir ziyafet çekemedim ama simit ve ayranla karnımı doyurdum en azından. Fakat ben sevgisiz kaldım, inançsız kaldım, en kötüsü de amaçsız kaldım. Yaşayacaksam kimin için, çalışacaksam ne uğruna? Bu soruların cevabı artık bende koskoca bir hiçti. Bir hiç boş yere oksijen tüketmemeliydi. Kendi ayağımla geldiğim şehirden belki bir tabutun içinde dönecektim ama nasıl olsa odam çoktan ardiyeye çevrilmişti. O ay bana gönderecekleri para ile defin işlemlerimi hallederlerdi. Bu onlara açtığım son masraf olurdu böylelikle. Yaşamam ile ölmem arasındaki farkları düşündüm. Yaşamakla ölmek seçeneklerini bir teraziye koydum ve her taraftan sıkışmış hissederken ölümü tarttığım kısmın bariz bir şekilde ağır geldiğini gördüm.
Pekii nasıl yapacaktım? Evde ilaç yoktu bildiğim kadarıyla. Aspirin ya da basit ağrı kesicilerle ancak midemi delerdim. Başımı kaldırıp tavanlarda gezdirdim gözümü. Boynuma geçirebileceğim bir ilmeği sıkı sıkı tutacak tek bir çıkıntı bile yoktu. Sonra cansız bileklerimi tuttum gözümün önüne. Bir yerlerde okumuştım bileklere atılan dikey kesi daha çabuk öldürüyordu. Ben kendimi kestikten sonra Sena belki kullanmak istemez diye bıçaklara dokunmadım. Çantamda gezdirdiğim ufak bir ayna vardı, çıkarıp onu kırdım. Böyle işler salonun orta yerinde olmaz dedim kendime. Banyoda yapayım ki su bütün kanımı götürsün. Ama ne olur ne olmaz telefonumu da yanıma aldım. Belki Özkan abim pişman olur, arar. Ne olursa olsun gel der diye düşündüm. Hatta epey bir süre de kırık ayna parçası ile telefonum arasında gidip geldi gözlerim. Umudu kestim bir yerden sonra. Sağ elimi kullandığım için sol elimi yumruk yaptım ve beliren damarımın üzerine boylamasına bir kesik attım. Size bir şey söyleyeyim mi; fiziksel hiç bir acı hissetmedim. Elim bile titremedi etimi keserken. Kanım duş teknesinin giderinden süzülürken gözüme bazı görüntüler gelmeye başladı. Hepsinde Hasan vardı. Bana o gün bahçede o sözleri söylediği için çok pişman oluyordu. Cenazemi defnederken sarsıla sarsıla ağlıyordu. Onun ağladığı hayali içimi öyle burktu ki; ağlamasın dedim. O an vazgeçtim ölmekten. 112'yi arayıp bileğimi kestim, fazla vaktim yok dedim. Sonrasını hatırlamıyorum zaten.
Gözümü açtığımda donuk bakışları ile bana bakan Sena'yı görmüştüm. Uyandığımı farkettiğinde "tanıdığım en büyük aptalsın." demişti bana. "Beş para etmez insanlar yüzünden gençliğine kıyacak kadar aptal." Onu bile becerememiştim üstelik. Beni odada göz yaşları içinde bırakıp gitmişti o gün. Bir kaç gün gelmeyince o da hayatımdan çıktı sandım. Doktor sürekli gelip gidiyor, psikolojik destek almam gerektiğini söylüyordu. Üç gün boyunca kimse ile konuşmadım. Üçüncü günün sonunda Sena yeniden gelmişti. Onun ardından da polisler girdi içeri. İntihar da bir adli vakaydı sonuçta. Nedenler sordular bana, bir şey söylemek istemedim ama işlerini yaptıklarının da farkındaydım. O zaman Sena belki de söylenmesi gereken tek doğru sözü söylemişti. "Bu kız kendini öldürmemek için çırpınırken, size tacize uğradığını, korktuğunu söylerken neredeydiniz? " Çünkü daha önce bir şikayet kaydım olduğu için benimle ilgilenen memurlar gelmişti ifademi almaya. Gözlerinde biraz olsun mahcupluk vardı ama yine de kazanan o pislik olmuştu.
Senanın yanıma gelmediği üç günde olanları da öğrenmiştim tabii. Ben yokken yine gelmiş meğer kafeye. Patron durumumu bildiğinden sinirlenmiş, üzerine yürümüş bunun. Benim bir mektup yazıp onun yüzünden intihar ettiğimi, adını ve ünvanını açık açık yazdığımı söylemiş. Bana bir şey olduğu takdirde o farazi mektubu polise vermekletehtid etmiş. Kafeye geldiğine, beni rahatsız ettiğine dair kamera kayıtlarını her yere dağıtacağını, hatta karısına bile göndereceğini söylemiş. "Arkasına bile bakmadan gitti"demişti Sena. Hastaneden çıktığım günden sonra da raslamamıştım zaten bir daha.
Beni henüz birkaç aydır tanıyan adamın bir baba, bir abi gibi beni sahiplenişi yaşamaya değer bir şeylerin olacağını gösteren cılız bir ışık yakmıştı bana. Sena elini üzerimden çekmemiş, evini benimle paylaşmaya devam etmişti. Patronum Yavuz ağabey de iyileşir iyileşmez işimin başına dönmemi sağlamıştı. Bir müddet okula dönmeyi düşünmüyordum. Bir şeyler yapıp yatay geçiş ayarlayabileceğini söylüyordu Yavuz abi. Ama ben ne zaman dönmeyi istersem o zaman yapacaktı. Kendimi sadece çalışmaya vermiştim artık. Ne okul ne de aile gibi bir sorumluluğum yoktu. Bu sebeple mesaiye kalmaktan ya da normalden geç çıkmaktan gocunmuyordum. Uyku düzeni ya da yeme içme düzeni diye bir şey bırakmamıştım kendimde. Günden güne zayıflıyordum, kendimi halsiz hissediyordum ama yine de yaşıyordum işte.
Evelsi gün apartman kapısının önünde abimle karşılaşana kadardı her şey. Ne açıklama yapmama izin vermiş ne de itirazlarımı kabul etmişti. Yorulmuştum, inkar edemem. Evimi de özlemiştim. Kendimi içinde bir garip gibi hissetsem de güvenli bir ortamdı benim için. Belki seneler onları da değiştirmiştir demiştim kendi kendime. Yine onları affedecek bahaneler üretmiştim. Ama yaşadığım onca şeyin sebebi büyük oranda onlarken; hem gidişimle hem de dönüşümle beni suçlamaları bendeki sabrı taşırmıştı artık. Hiçbir şeye tahammülüm kalmadığını anlamam için belki de geri dönmem gerekiyordu.
- Kalk hadi baban seni bekliyor. Çay için de çıkın bir an önce. Daha hale uğrayacaksınız.
- Saat daha sabahın altısı. Hem ne işim var benim pazarda?
- Baban akşamdan tmebihledi. İstiyorsan git kendin konuş. Beni koyma aranızda, yatıyorum ben.
Doğru ya, akşam ardımdan söylediği son söz bu olmuştu. Bu gün babamla pazara gitmem gerekiyordu. Bir müddet yatağın içinde oturup kendime gelmeyi bekledim. Pazar günlerinde babam hep bu saatte çıkardı evden. Biraz daha oyalanırsam geç kalacağı kesindi. Üzerime bunaltmayacak ama aynı zamanda üşümemi de engelleyecek parçalar giyip banyoya girdim. İşimi halledip çıktığımda Özkan beyler de çoktan uyanmıştı. Hiçbir şey olmamış, dün o sözleri söylememiş gibi yapamazdım. O yüzden hiçbir şey söylemeden indim aşağı. Babam mutfak masasında kendine çıkardığı üç beş parça bir şeyle karnını doyurmaya çalışıyordu. Masadaki boş bardağı alıp kendime çay doldurduktan sonra karşısına oturdum. Bir şey söylesin istemiyordum, biliyordum annemin olan her şeyi ona yetiştirdiğini. Ama bir daha aynı konulardan konuşmak gelmiyordu içimden.
- Üstüne kalın giyin. Yağmur var diyor haberler.
- Ceketimi alacağım.
- Doyur karnını, tezgahı yerleştiremeden bayılır kalırsın.
- Merak etme, göründüğüm kadar zayıf değilim. İdare ederim.
- Yanlız başınayken idare etmen güzel ama şimdi baba evinde söz dinleyeceksin.
Lafı uzatmak istemediğim için bir iki lokmayı zor da olsa yedim. Çayımı da bitirdikten sonra masadakileri toplayıp babamın peşinden kendimi dışarı attım. Dün gece epey yağmıştı, anlaşılan bu gün de yağacaktı. Ama pazar yeri kapalı alanda olduğundan yağmur bizi pek de fazla etkilemeyecekti. Hava henüz yeni aydınlandığı için sokakta pek insan yoktu. Cumartesi olduğu için de öğrenciler ve memurlar derin uyku içerisindeydi. Kamyonetteki yerimi aldıktan sonra sessiz bir yolculuğa başladık. Babam dikkatlice yola bakıyordu ama benim onu izlememem için hiçbir sebep yoktu. Yaşlanmıştı babam. Oğulları artık pazarı bırakmasını, emekliliğin tadını çıkarmasını istiyordu ama o, inatla çalışmaktan yanaydı. Tezgah başında diğer pazarcılarla yaptığı sohbet onun için bir meşgale, bir keyif aracıydı.
Abilerim uzun boyunu ondan almıştı. Ben ise mavi gözlerimi. Diğer yerlerim anneme benzerdi. Beyaz tenliydim, kumraldı saçlarım. Bir de çok uzun boylu sayılmazdım, orta boydan biraz uzun diyebilirdik boyum için. O haysiyetsizin bana baktığı gözden sonra güzel görünmek adına tek bir işlem yapmamıştım yüzüme gözüme. Rimelim, rujum ya da herhangi bir makyaj malzemem yoktu. Hoş, okula giderken de sadece rimel ve dudak kreminden başka bir şey sürmezdim ki; onun zihniyeti kötüydü biliyorum ama benim içimdeki kendini iyi hissetmek için yanıp tutuşan genç kızı küstürmüştü. Barışır mıydı muamma..
Halde işimizi hallettikten sonra pazar yerinde bize ait olan tezgahın yanına geldik. Babam kamyoneti uygun bir şekilde yanaştırınca indik. Kasanın kilitlerini açıp içindeki malzemeleri teker teker tezgahın başına yığdık. Sonrasında ise babamın tarifi ile malzemeleri serdik. Babam mevsimlik sebze satardı. Daha çok salatalık malzemelerden oluşurdu tezgahı. Mevsim yeşillikleri, roka, maydonoz, tere, taze soğan, dere otu, salatalık ve benzeri malzemelerle güzel bir görsel oluşturdu. Yaklaşık bir saat sonra yavaş yavaş insanlar gezmeye başlardı. Pazar müşterisi ikiye ayrılırdı genelde. Bir erken gelip her şeyin en tazesini almak isteyen, bir de akşama doğru gelip nispeten fiyatı daha da düşen ürünlerden almak isteyenlerdi bunlar. Her neresinden bakarsanız bakın, maddi olanaklar bu tercihleri şekillendiriyordu. Babam fiyat etiketlerini yerleştirirken ben de öğrenmek adına onu dikkatle takip ediyordum. Bir müddet sonra yanı başımızdaki tezgaha da bir kamyonet yanaştı. Babam huysuzca homurdanınca sürekli şikayet ettiği komşusunun geldiğini anladım. Ancak arabadan inen kişi abimlerin bahsettiği gibi huysuz bir ihtiyara benzemiyordu. Kamyonetten inen adam üzerindeki kazağı çıkarıp siyah bir tişörtle kalnıca daha da genç biri olduğunu anladım. Onu izliyormuşum gibi anlaşılmasın diye bakışlarımı tekrar babamın yaptığı işe verdim. Fahat genç adam babama selam vererek dikkatimizi yeniden kendine çekti.
- Hasip amca günaydın. Babamı getirmedim bugün, kafana göre takıl.
- Tövbe tövbe. Ne oldu, hasetinden yataklara mı düştü?
- Onun gibi bir şey. Üşütmüş biraz, hazır hafta sonuyken ben geleyim dedim.
- Aman iyi yi. Talebeleri doldurup da burayı genç kahvesine çevirme de, kafamız daha fazla şişmesin.
- Vallahi ben gelin diye ısrar etmiyorum Hasip amca. Onların içinden geliyor yardım etmek. Hem bana söylüyorsun ama bak, ben yanlızım. Sen daha sabahtan yardımcı bulmuşsun kendine. Benim öğrencilere de pek benzetemedim ama, başka okuldan mı?
- Hergeleye bak. Benim üç numara o. İstanbul'daydı yeni geldi. Bu gün de yardım edecek tezgaha. Ahuzar bu da huysuz Osman'ın oğlu Oğuz öğretmen. Senin mezun olduğun lisede. Ne dersi veriyordun oğlanım sen?
- Matematik Hasip amca. Senin kasaya da yardımcı oluyorum ya arada bir, unuttun mu? Bu arada memnun oldum Ahuzar. Hoş geldin.
Buraya geldiğimden beri ima gözetmeyen, art niyet barındırmayan tek hoş geldindi bu. Tarafsız, sıradan bir hoş geldin. Ama iyi gelen bir hoş geldin. Hoş buldum Oğuz öğretmen...