Okul zamanlarımda bir kitapta okumuştum. İnsanın içinde bulunduğu boşluğu şöyle açıklıyordu; " Niçin bugün, yaşamın, tüm yaşamın önünden geçip gittiğini artık ölümü beklemekten başka bir şey olmadığını, her gün gibi, bir kez daha anıyorsun. Yaşam, zamansız. Yaşamın hiçbir zamanı yok. Çocukluk, kadınlık, erkeklik, yaşlılık, yaşam, ölüm, sevgi, sevgisizlik, doyum, doyumsuzluk, her şey iç içe. Akıl, delilik, varlık, boşluk iç içe" Bir şeyin zamansız olması demek; aslında onun bir boşluğu ifade ettiğinin garantisi gibiydi.
Gözümü açtığımda karşımda başka bir boş kanepe ve ağzı açık, eşyaları dağılmış valizimle karşılaştım. Hayatın ya da zamanın içindeki varlığımı bir yere kadar duyumsamaya çabalamıştım ancak; insanın kendini dünyaya getiren ailesi içindeki yerinin de bir sağlamlığı olmalıydı. Bireyler eğer gün sonunda aynı çatının altına giriyorsa o çatının altındaki her şeye ortak olmalıydılar. Ailenin sırlarına, mutluluğuna, hüznüne ortak.
Size sürekli serzenişte bulunuyormuşum gibi gelebilir ama hayatında bir kere bile osa yaşamın karşısında ölümü seçen biri, bunu başaramadığında yeniden deneyip denememek için bir şeylerin yaşamaya değer olduğunu görmeye çabalar. Bir ışık arar mesela. Karanlığa çekilmektense o ışığın peşinden gitmeyi yeğler doğal olarak. Çünkü bir insanın canına kıyma aşamasına gelmesi, öyle sandığınız kadar anlık bir mesele değil.
Durdukça ve düşündükçe içinden çıkamayacağım muhasebelere dalacağımı farkettiğim için kalktım yataktan. Daha doğrusu yatağım olmayan kanepeden. Telefonumun saatine baktığımda saatin ancak yedi olduğunu gördüm. Genelde erken kalkmaya alışkındım ama bu gece neredeyse saat beşe kadar dönüp durmuştum yatağın içinde. Kafama tek bir soru takılmıştı. Hakan abime benim okulu bırakıp çalıştığımı, yurttan ayrıldığımı kim söylemişti? Bugün bir şekilde bunun cevabını öğrenmem gerekiyordu. Tembellik yapmam göze batabilir diye kalkıp çarşafları toparladım ve odayı havalandırmak için pencereyi açtım. Nihayet göreceğimi bildiğim o siluet karşımdaydı. Evlerin arka bahçesi yan yana olduğundan ve arada görüntüyü kesecek bir yapı olmadığından Hasan'ların bahçe şu an olduğum pencereden net bir şekilde görülüyordu ve tabii bahçede oturmuş sigarasını içen Hasan'da. Beni görür mü, ya da saklanmalı mıyım diye hiçbir endişe duymadım. Her halükarda bu karşılaşma gerçekleşecekti.
Beni görmedi. Geri çekilip odadan çıktığımda Hakan abim de banyoya girmek için hazırlanıyordu. Misafir odasından çıktığımı görünce ufak bir bocalamış, bir eski odamın kapısına bir de bana bakmıştı. Sözlü bir soru çıkmamıştı dudaklarından ama açıklama isteği duydum. "annem" dedim. "Odayı çeyiz dükkanına çevirmiş." Başıyla anladığını belirten bir hareket yaptı ve banyonun yolunu tuttu. Sabahları zaten öyle çok konuşmazdı. Çay içmeden ayılamayan tayfadandı.
Biz iki yıldır ayık geziyoruz Ahuzar...
Üst kattaki banyo dolduğu için adımlarımı alt kattakine yönlendirdim. Mutfaktan gelen tıkırtılara bakılırsa annem oğullarına kahvaltı hazırlıyor olmalıydı. Önce banyoya girip işlerimi hallettim, sonra da yardım etmek için yanına gittim. Bu eve girdiğiniz andan itibaren ev kızı modunuz açılırdı çünkü. Ancak karşımda annemi bulmak yerine Özkan abimle karşılaşmak beklediğim bir şey değildi.
- Günaydın. Annem var sanmıştım.
- Ben varım, beğenemedin mi?
- Beğenmemek değil elbet, şaşırdım. Sen pek mutfağa girmezsin çünkü.
- O sen buradayken öyleydi. Gidince işin ucundan illaki tutmak gerekti.
- Anladım. Bir nevii kendim ettim kendim buldum diyorsun.
- Ahuzar! Bunu mu konuşacağız şimdi? Gitmen gerekiyordu gittin. Şimdi de sanki mahsus yapıyormuş gibi çocuğun en mutlu zamanında çıkıp geliyorsun.
- Ben mi istedim gelmeyi? Beni kolumdan zorla tutup getiren ağabeyim değil mi? Ona geçirecektin lafını Özkan bey, bana değil.
- Yükseltme sesini bana. Haksız olduğunu biliyorsun.
- Haksız falan değilim ben. Ama ne desem de sen aksini düşünmeyeceksin belli. Merak etme ortalarda görünmem, kimsenin gözüne batmam. Kimse de yolumu gözlemiyor zaten. Görünmez olmak benim için zor değil.
- Kafa ütülemen için iki sene okuman yetmiş. Bir de bitirsen ne olurdu kim bilir?
- Hah! Her zaman ki haklı çıkma meselesi. Burada yaşamaya meraklı değilim duyuyor musun beni? Daha önce nasıl becerip ikna ettiysen, beni nasıl postaladıysan şimdi yine aynısını yap. Kardeşi yerine başkasını tercih eden biriyle aynı evde yaşamaya meraklı değilim, duyuyor musun beni?
Ailemden birilerine ilk kez sesimi yükseltişimdi bu. Ve muhatabım ne kadar haklı olduğumu bildiği için bu kez söyleyecek söz bulamadı. Mutfaktan çıkıp merdivenlere yöneldiğim sırada annem de çıktı odasından. Seslere uyandığı belliydi.
- Ne oluyor, ne bu gürültü sabah sabah? Gelir gelmez delirttin mi abini?
- Delirttim! Var mı bir diyeceğin? Şimdi yukarı çıkıyorum ve odamı eski haline çeviriyorum. İçindeki zımbırtıları da sofaya yığarım, gerisi size kalmış ne yaparsanız yapın.
- Kız bana bak, alırım ayağımın altına seni.
- Merak etme bozulmam. Bu ilk alışın değil.
Bugün bana ne oluyordu bilmiyorum. Hasan'ı bahçede görüşümden midir bilmem, buradan gönderilişimin ve bu yüzden yaşadıklarımın acısını ilk kez onlardan çıkarmak istemiştim sanırım. Ve günün henüz bitmediği, Hakan abimin kaşlarını çatıp beni beklemesinden belliydi.
- Bir de haklıymışsın gibi sesini mi yükseltiyorsun millete?
- Haklıyım. Haklıyım anlıyor musun beni? Ne yaptım ya ben size? Ne zararım vardı görmediniz, sevmediniz, insan yerine koymadınız? Yediğim iki lokma ekmekti, içtiğim bir yudum su? Her şeyi sığdırdınız bir beni sığdıramadınız bu eve? Ya hu koskoca vitrinde bir tane fotoğrafım var, bir. Her yer sizin resimlerinizle dolu. Diyin ki seni kapımıza bırakmışlardı, atamadık, satamadık, vicdan yaptık sakladık. Vallahi anlarım bak bu sevgisizliği. Derim ki kan bağım yok ya o yüzden ısınamadılar bana. Dört sene ya, dört sene gelmedim bu eve. Gelmek istedim Özkan abim arayıp gelme boşuna dedi. Bir kere sormadınız ne haldesin, bir şeye ihtiyacın var mı? Aydan aya hesabıma yatırdığınız para olmasa ben bile yaşadığıma inanmayacaktım neredeyse. O da siz hatırladığınız için değil ha, otomatik ödemede olduğu için banka hatırlıyordu sadece. Yahu dört yıl boyunca sadece banka kutladı benim doğum günlerimi. Bıraksaydınız. Ya bıraksaydınız bu güne kadar nasıl hayatta kaldıysam öyle kalsaydım. Ne oldu da aldın getirdin beni? Dur ben söyleyeyim; birisi gelip kulağına fısıldadı, bacın işe başlamış çalışıyor dedi erkeklik gururuna yediremedin değil mi?
- Ahuzar yeter!
- Yetmezzzzzz! Yetmez ulan yetmez. 14 kilo verdim, on dört. Bu kadın güya annem. Sormadı bile hasta mısın değil misin, ne oldu sana diye. Balıktan nefret ediyorum ben ya, içim kalkıyor görünce. Dört sene sonra oturduğum sofraya balık koydu bu kadın. Madem fazla olan bendim hayatınıza neden getirdiniz buraya? Ya beni rahat bırakacaksınız bundan sonra yokmuşum gibi davranacaksınız, ya da burada yaşamaı istiyorsanız bana hak ettiğim değeri vereceksiniz. Başka türlüsünü istemiyorum ben. Şimdi çekil önümden odamı boşaltacağım.
Ya da kapının arkasına çöküp içimi boşaltacağım.
Ancak yapmadım. İlk defa kolumdaki iz belli olur mu diye korkmadan kollarımı sıvadım ve odada ne kadar paket, çanta, kutu varsa hepsini kucaklayıp yığdım sahanlığa. Ne yaparlar ya da nereye koyarlar umursamıyordum. Onu benim bu evdeki tek sığınağımı bozmadan önce düşüneceklerdi.
Her şeyi boşaltıp, valizimi de yerleştirdikten sonra saatin çoktan öğlen olduğunu gördüm. Karnım acıkmıştı ama gidip mutfaktan bir şeyler almak istemiyordum. Bu yüzden çantamdan cüzdanımı bir de telefonumu alarak çıktım odadan. Ev sessizdi. Belli ki herkes bir yerlere dağılmıştı ve kimse tutup bu patlamanın sebebini sormayacaktı bana.
Allah'tan maaşımı dün almıştım da beni bir süre idare edecek kadar param vardı. O bir süreden sonra da bir işe girip çalışmam şarttı. Burada ya da başka bir şehirde kendime yeni bir hayat kurmaya kararlıydım. Her şeyin farklı olabileceğini düşünüp de eskisinden de kötü bulunca gemileri yakmak gibi olmuştu benimkisi. Yüzme de bilmiyordum zaten, geri dönüşüm artık imkansızdı.
Dün Hakan abim beni almaya geldiğinde eve uğrayıp eşyalarımı almış hem de Sena ile konuşup evden ayrıldığımı söylemiştim. Oturduğumuz ayın kirasını baştan verdiğimiz için ona kira borcum yoktu ama yine de faturalar için bana düşenden fazlasını bıraktım. Neticede yeni bir ev arkadaşı bulana kadar zorluk çekmesini istemezdim. Aramızda çok sıkı bir bağ olmasa da en zor zamanımda beni büyük bir müşkülden kurtardığı için bu özeni hakediyordu. Her şeye rağmen; "Dönüp gelirsen, her zaman beni arayabilirsin." demesi bile kendimi güçlü hissetmeme yetmişti.
Ayakkabılarımı giyip, askıdan da ceketimi aldıktan sonra kapıyı çekip çıktım. Kendime ait anahtarım şimdilik yoktu ama sigorta kutusunun içinde her zaman bir yedek anahtar tutulduğunu biliyordum. Niyetim bir sokak aşağıdaki fırına gidip simit poğaça gibi bir şeyler almaktı. Yürürken başımı kaldırıp etrafı incelemek gelmedi içimden. Bu yüzden kaldırım taşlarını seyrede seyrede yönümü bulmaya çalıştım. Fırının önüne geldiğimde duyduğum tanıdık ses, adımlarımı neredeyse bir bıçak gibi kesti.
- Ahuzar, bu sen misin?
- Evet benim. Tanımana şaşırdım ama.
- Haklısın epey kilo vermişsin ama halin tavrın hala değişmemiş.
- Nasılmış ki halim tavrım?
Hadi Cennet. Hadi tek bir söz et de bu günkü patlamadan sen de al nasibini. Hadi...
- Ne bileyim hep içine kapanık, çekingen bir tiptin.
- Ezik yani?
- Ah hayır. Elbetteki öyle bir şey demek istemedim. Sahi neden geldin, temelli mi? Yoksa dönecek misin hemen?
- Nişana kalacak mıyım diye merak ediyorsan; belirsiz bir süre daha buradayım. Ama merak etme gelmeye pek niyetim yok. Ha bu arada şimdiden mutluluklar dilerim.
- Aslında ben gelmeni çok isterim.
İstersin tabii. Gelmemi ve sahip olamadıklarımı görmemi elbette istersin.
- Bilmiyorum Cennet. Söz vermek istemiyorum sana. O gün gelsin bakarız.
- Tamam öyleyse. Seni gördüğüme sevindim. Ben gideyim de daha fazla geç kalmayayım. Hasan ile halletmemiz gereken birkaç küçük iş var da beni bekliyor.
Bir an önce git de nereye gidersen git.
Fırından istediklerimi alıp çıktığımda hava da yağmak üzere iyice kararmıştı. Hatta bilenlerin yağmur yeli dediği o sert ama ılık rüzgardan esiyordu. Bu sebeple saçlarımı toplamadığım için kızmıştım kendime. Çareyi, onları ceketimin içine yerleştirmekte buldum. Ancak bunu yaparken dikkatimi yoldan tamamen almıştım ne yazık ki. Tabii köşeyi dönerken, evden çıkan Hasan'la çarpışmam da böyle gerçekleşti. Güneş gözlüklerini göğsüne astığı için alnımı tam da oraya geçirmiştim. Ufak bir inleme ile geri çekildiğimde onun da kolumu tutup dengemi sağlamaya çalıştığını farkettim. Büyük bir titreme krizinin eşiğindeymiş gibi hissediyordum kendimi. Geri çekilmem, hiç değilse ona selam vermem, bir kelime de olsa konuşmam gerekiyordu. Dikkatimi toparlayıp konuştuğumda ise; "Özür dilerim, farketmedim." diyebildim.
- Ahuzar, hoş geldin. Dün akşam abin söylemese geleceğinden haberimiz olmayacaktı.
- Önemsiz bir ayrıntı, boş ver. Neyse ben seni tutmayayım, Cenneti gördüm az önce seni bekliyordu. Fazla bekletme istersen. İyi günler.
Yüzüne bakmadan konuştuğum için belki soğukluğum ikna edici olmamış olabilirdi ama henüz yüzüne bakarak konuşmaya hazır değildim. Bahçeye girip, sigorta kutusundan anahtarı aldığımda ellerimin titrediğine şahit olmak, kendime lanet okumama sebep oldu. Bugün çok yoğun bir boşlama yaşamıştım ve aynı gün içerisinde hem Cennetle hem de Hasan ile karşılaşmak bana iyi gelmemişti. Bedenimi güçlükle mutfağa attığımda annemi orada görmek de iyi hissettirmedi elbette. Kendime bir bardak su doldurup masaya oturdum ve konuşmadan poşetten çıkardığım simidi kemirmeye başladım.
- Peynir zeytin çıkarsaydın bari yanına, öyle kuru kuru...
- Alışkınım ben, sorun yok.
- Ahuzar ne bu şimdi? Ergenlik bunalımına yeni girmiş çocuklar gibi, beni sevmiyorsunuz, etmiyorsunuz demeler falan. Yakışık alıyor mu hiç?
- Özkan abimin bu çağlarını pek hatırlamıyorum ama Hakan abim ergenlik sancıları çekerken ne isterse yapmıştınız. Hatta sen istediği bilgisayarı almak için bileziğini bozdurmuştun. Ben ergenliğe girdiğimde bana ne aldınız anne hatırlıyor musun? Ya da soruyu şöyle sorayım; ben ergenliğe girdiğimde nasıl bir çocuktum var mı hatırında bir şeyler? Mesela ped kullanmayı bilmiyordum, ters yapıştırmıştım da pijamamdan çıkmıştı. Hakan abim dalga geçmişti o halimle. Ben o ana dair neyi hatırlıyorum biliyor musun? Bana güldüğü için ona yastık atmıştım ve sen o benimle dalga geçtiği için ona kızmak yerine, yastık attım oğlunun kafasına diye bana kızdın. Bir de çok utandığımı hatırlıyorum, aç açına yatıp uyuduğumu, aranıp sorulmadığımı. Biz ne yaptık sana sorusu yersiz bu yüzden. Biz ne yapmadık diye sorun kendinize. Sana şimdiden söylüyorum. Bu evde çok uzun süre kalmayacağım. Ortalık yatıştığında yine gideceğim buradan. İstanbul ya da başka bir yer fark etmez ama gideceğim. 4 kişilik çekirdek aileni buna hazırlasan iyi edersin. Bak senin için de bir bahane buldum ben. Bir okulda iş buldu dersin. Nasıl ama, havalı da hem. Ben doydum, odamdayım.
- Hasan görmüş seni. İstanbul'a gitmiş geçen hafta bir iş için, o zaman görmüş çalıştığını. Ama okulu bıraktığını nereden öğrenmiş bilmiyorum...
Merdivenlere yönelen adımlarım sekteye uğrayınca istemsiz bir şekilde yumruklarımı sıktım. Annem de sözlerine devam etti.
- Baban yarın erken kalksın, pazara birlikte çıkalım dedi...
Yürüyüp çıktım odama. Ne akşam yemeğine ne de çay faslına indim. Hoş kimse yukarı çıkıp sen de gel demedi...