Maide teyzeyi uğurladıktan sonra bir müddet daha konuşmadan akşam yemeğini hazırlamaya koyulduk. Son dört yılda etrafımda olup bitenle arama perde çekmeyi, canımı sıkan ya da yakan şeyleri görmemeyi ucundan bile olsa başarmayı öğrenmiştim. Bu sebeple de mutfakta sanki balık pişmiyormuş, annem dört yıldır görmediği kızı ile muhabbet kurmaya bile çalışmıyormuş gibi önümdeki salata malzemeleri ile cebelleştim. Nihayet dört çeşit meze ve yeşil salatadan sonra annemin sesini ayırt ettim ortamda.
- Millet sorarsa okul bitti de. Nasıl olsa bitirsen de atanamayacaktın. Herkes nasıl yapıyorsa sen de aynını yaparsın. Girer bir markete çalışırsın.
- Neden olmasın, bakarım bir şeyler.
- Konuşmuyorum, susuyorum diye sana kızmıyorum sanma sakın. Biz seni oralarda okul okuyorsun diye bilirken, iki senedir okula falan gitmemişsin. Abin duymasa haberimiz de olmayacak. Sahi dört senenin sonunda nasıl saklayacaktın meseleyi Ahuzar?
- Abim kimden duydu okulu dondurduğumu?
- Sen onu bunu boş ver, soruma cevap ver. Neden dondurdun okulu? Madem yapamayacağını anladın, neden dönmedin geri?
- Dönsem komşuların başaramadı döndü derler diye.
Neden susuyorsun anne? Söylediklerim mantıklı gelmesine rağmen hoşuna gitmedi diye mi?
- Neyse ne. Baban da bozuk ona göre. Eski köye yeni adet, madem okumuyor neden başka şehirde kendi başına iş görüyor diye çok söylendi. Ama Özkan abin sakinleştirdi biraz. Abilerine çok şey borçlusun Ahuzar. Başkası olsa kim bilir ne halde olurdu şimdi? Sen yine de otur kalk, bu kadar sessiz kaldıklarına dua et.
- Hala söylemedin abimin nereden duyduğunu?
- Bilmiyorum ben de. Kimden duyduysa duymuş işte. Hem ne önemi var, doğru mu; doğru. Ondan haber vereceksin sen.
- Benim işim bitti. Eğer abim uyandıysa çıkıp bir üzerimi değiştireyim. Duş alsam fena olmayacak.
- Odana abinlerinin çeyizlerini yığdım ben. Yatağın üzeri doludur şimdi. Sen yukarıdaki oturma odasına koy şimdilik eşyalarını. Sonra bir çaresine bakarız.
- Tamam.
Aldın mı cevabını Ahuzar. Bak odan da durmuyormuş yerinde.
Usul usul üst katın merdivenlerini çıkıp sahanlığa geldiğimde banyonun kapısı da açıldı. Özkan abim elinde havlu, saçını kurulaya kurulaya çıktı içeriden. Bir süre öylece durduk. İkimiz de nasıl selamlaşacağımızı bilemiyor gibiydik. Havluyu başından indirip elleri arasında bir müddet sıktı ve nihayet ağzını açtığında "Gelmişsin." dedi.
- Bana kalsa gelmeyecektim. Hakan abim zorla getirdi.
Sinirli bir ses çıkardı burnundan. Dudakları gülermiş gibi eyimliydi ama sinirli olduğu belliydi. Bir süre bir şey söylemeden öylece bakındım yüzüne. Öyle ya söz söyleme sırası ondaydı.
- Hakan gelmeseydi bizi ayakta uyutmaya devam edecektin yani?
- Ayakta uyutmak değildi benimkisi. Kendi kendimi idare ediyordum sadece. Siz olmadan da yaşayabileceğimi kendime göstermekti niyetim.
Sustu. Sustu çünkü gidişimin ardındaki sebepleri iyi biliyordu kendisi.
Başka bir söz söylemeden önümden geçip odasına girdi. Bu katta karşılıklı dört oda vardı. İkisi abimlerin, biri benim, diğeri de iki çekyatın olduğu ufak bir misafir odası. Annemlerin odası alt kattaydı. Başka bir oda daha varmış zamanında ama ben küçükken oturma odası küçük geliyor diye odayı salona katıp biraz daha büyütmüş babam. Bir mutfak, bir yatak odası, büyükçe bir salon ve tuvalet banyo vardı alt katta.
Sahi, ben neden orta yerde durmuş, evin mimarisini kendi kendime hatırlatıyorum ki?
Bazı şeyleri yeniden hatırlamamk için olabilir mi Ahuzar?
Valizimi küçük odaya koyduktan sonra açıp birkaç parça eşya aldım kendime. Niyetim uzun uzun yıkanıp akşam sofrasında toplu bir paylanmaya maruz kalmamkatı ama bunu yapamayacağımın farkındaydım. Sıcak su başımdan akıp giderken o günü düşünmeden edemedim. Çünkü her duşta o yağmurlu gün gözlerimin önüne gelip çakılıyordu. Özkan abimin karşıma geçip; Hasan'ın ona anlattıklarının hesabını bir bir sorduğu gün. "Gideceksin Ahuzar" demişti. "O okulu kazanıp buradan gideceksin. Senin yüzünden çocukluk arkadaşımla aramı açamam." Zaten dershaneye gitmemi istemesinin de, okumamı desteklemesinin de arkasındaki sebep buydu. Bu sebeple biraz daha açık konuşabiliyordum onunla. Açık ama her şeyi konuşacak kadar değil.
9 ay önce çok kan kaybetmiştim ben. Gelip beni bulduklarında neredeyse kan kaybından kalp atışımı duyamayacakları seviyedeydim. Kan vermelerine rağmen, zaten bünyemin oldukça zayıf olduğunu ve takviye almam gerektiğini söylemişlerdi. Bir de psikolojik destek demişti doktor. "Mutlaka alman gerekiyor." Ama ne ailemi aramalarına izin verdiğim ne de direktiflerini yerine getirdiğim için pek üzerimde durmadlar açıkçası. İş yerinde tanışıp evine taşındığım, vardiyalarımız yüzünden günde sadece iki saat anca yüzünü gördüğüm Sena'ya dikkat edilmesi gereken bir kaç şey söyleyip taburcu etmişlerdi beni. İstanbul'da yaşamaya devam etmem için çalışmam gerekiyordu.
Bu hayatı yaşamak için de bazı şeylere alışmam...
İki ay Sena'dan geçindikten sonra mesai saatlerimi neredeyse iki katına çıkarmıştım. Bir şekilde kiraya katkı sağlayamadığım iki ayın diyetini ödemek zorundaydım. Ne doğru düzgün yiyebiliyor ne de dinlenebiliyordum. Buradan giderken, kimine göre dolgun hatlarım, artık neredeyse silikleşmeye başlamıştı.
Abartmış sayılmazsın Ahuzar. 60 kilo gidip 46 kilo geldin. Ve annen neden bu kadar zayıfladın diye sormak yerine acıyarak süzdü seni.
Uzun kollu üstlerimden birini ve beni sıcak tutacak kalın bir taytı üzerime geçirdikten sonra saçlarımın nemini alıp basit bir topuzla topladım. Kıyafetlerimin neredeyse tamamı siyah renkti ve siyah beni olduğumdan da zayıf gösteriyordu. Ancak yine de bir türlü renk katamamıştım hayatıma. Olan rengimi de bir bahar günü, kendine akademisyen diyen bir katil öldürmüştü zaten.
Annemin tabakları masaya taşıdığını görünce babamın geldiğini de anlamıştım. Salona girmeden önce mutfağa gidip ekmek selesini ve sürahiyi aldım. Sol elimle hala ağır şeyleri kaldıramıyordum. sinirlerine zarar vermişsin demişti doktor. Bu yüzden sağ elime her zamankinden daha fazla yükleniyordum. Sürahi ile ekmeği masaya bıraktıktan sonra hala koltukta oturup sofranın kurulmasını bekleyen babamın yanına gittim. Gözleri odaya girdiğimden beri beni süzüyordu ve bakışlarındaki hortlak görmüş olmanın verdiği tedirginliği sezmiştim.
- Öpeyim baba.
- Öp bakalım, hoş geldin. Ne bu halin? Bakmadın mı kendine oralarda?
- Evin yerini tutmuyor tabii hiçbir yer.
Ne yaşarsan yaşa, nasıl olursa olsun evin yerini hiçbir şey tutmuyor baba. Evinden uzakta olan kızlar kurtlara yem oluyor.
Ufak bir baş sallamasıyla beni onaylayıp ayaklandı. Masadaki yerine geçerken de "Nasıl olsa artık evdesin, eski düzenine dönersin elbet." dedi. Eski düzene dönmek o kadar kolay değildi ama ben artık kabullenmeyi öğrenmiş bir bireydim. Önüme ne kadar düzen koysalar hepsini kabullenecek kadar öğrenmiştim bazı şeyleri. Çünkü baş kaldırmak zarar veriyordu, öyleli yüzünü göstermişti hayat. Baş kaldırınca emeklerini, hayallerini hatta hayatını kaybetmekle yüzleştiriliyordun ve bu yüzleşmeler acıdan başka bir şey vermiyordu.
Önüme konan tabağa ve ortada duran dört orta boy levreğe baktım. Masada beş kişi vardı ve beş kişi için dört levrek konulmuştu masaya. Ben zaten sevmiyordum da bari varlığım sayılsaydı. Nasıl olsa bana düşeni her zaman olduğu gibi seve seve paylaşırdım. Tabağıma salatadan ve kendi yaptığım mezelerden biraz koydum. Babam Özkan abime başıyla bir şeyler işaret etti ve abim ayaklanıp mutfaktan 35'lik rakı ve üç kadeh getirdi. Belli ki balığı yalnız yemeyeceklerdi. Sevmediğim kokulardan biri de rakının içindeki yoğun anasondu elbette. İştahımın iyice kapandığını anladığımda tabağımı alıp mutfağa geçtim. İçindekileri çöpe boşaltırken bile midem kalkmıştı. Salona tekrar döndüğümde sanki benim erken kalkışım mevzubahis değilmiş gibi gürültülü bir sohbetin içindeydiler. Babam; onun tezgahının yanındakinin iki ay önce satıldığı adamdan şikayetçiydi. Ispanakları sularken hep babamın mallarını ıslatıyormuş, kaç kere söylemiş ama adam aldırış etmemiş. Hakan abim hemen yükselip "ben ona görünürüm" dedi. ama Özkan abim yine aklı selim biri olarak; "Görünsen ne olacak 70 yaşındaki adama?" diye sordu. Rakı bitti, balıktan eser kalmadı ve ben sofrayı toplamak için ayaklandım. Kafedeyken de her işe koşardım. Servisten, alışverişe, bulaşıktan temizliğe ama evimdeyken biraz olsun keyfi davranmak istemişti canım. Bu sebeple makineyi yerleştirdikten sonra yatıp uyumak istedim.
- Saat daha erken. Çay koy da içelim.
- Olur baba koyarım şimdi.
- Ahuzar dolapta irmik tatlısı var, onu da getir.
Çayı koyup tatlıyı tabaklara servis ettikten sonra demini almasını beklemem gerekiyordu. Mutfakta tek başıma oturmam dikkat çekeceği için salona geçtim el mecbur. Mümkün olan en uzak köşeye oturup dönen sohbeti dinlemeye çalıştığımda herkes susutu ve bakışlar bana döndü. Anlaşılan sorgum şimdi başlıyordu.
- Abin gelip, okulu bırakmış, işe girmiş çalışıyormuş dediğinde çok kızdım sana. Neden bize hiçbir şey anlatmadın? O kadar sene oldu, İstanbul kaç saat buradan. Ne tatilde geldin ne bayramda. Arayıp bayramlaşmasan Ahuzar diye bir kızımız var demeyeceğiz neredeyse.
Varmıydım ki?
- Yapamadım baba. Bana göre değilmiş Felsefe. Yeniden sınava hazırlanmak istedim ama yurttan ayrılınca kirayı ödeyebilmek için çalışmam gerekti, size de yük olmak istemedim.
- Ben sana demedim mi, okumak zorunda değilsin diye. Neden dönüp gelmedin? Bak kaç yaşında insanlarız, elimiz ayağımız olurdun fena mı?
- Mahçup hissettim kendimi, yapamayınca...
Neredeyse tecavüze uğrayacağımı, adamın başıma bela olduğunu anlatamadım. Bir de bütün bunlardan kaçıp sığınacağım bir yer yoktu sanki...
- Olan oldu baba. Öyle ya da böyle boyunun ölçüsünü aldı geldi. Sözünden çıkmaz bundan sonra.
- Hakan!
- Ne var abi, yalan mı?
- Sen karışma, babam konuşuyor burada. Elbet münasip bir yol düşünülür Ahuzar için de. Hep böyle olacak değil ya?
- Aaa ne oluyormuş böyle olunca? Evin her işine tek başıma koşmaktan yoruktum artık. Az biraz elim ayağım olsun hanfendi. Kendi istedi gitti, yapamadı geldi. Bundan sonra da anasının babasının istediğine he diyip oturacak.
Nedense o an Özkan abimin ne düşündüğünü bilmek istedim. Bakışlarımı ona çevirdiğimde düşünceli bir hali vardı. Sanki biraz da pişmandı. Ama onların hareketlerinde farklı bir anlam aramayı bırakalı çok olmuştu benim için. Onlar dümdüz insanlardı, muş gibi yapmazlardı hiçbir zaman.
SeviyorMUŞ gibi bile...