Sürgün...

1572 Words
Yanı başımda orta halli bir valiz, sanki birazdan kalkıp gidecekmişim gibi emaneten oturduğum koltukta evin değişen halini süzüyorum şimdi. Hakan abimin dediğine göre Özkan abim dün gece vardiyasında olduğu için şimdi yukarıda uyuyordu ve ben çıkıp gürültü yapmamalıydım. O yüzden ne kadar merak etsem de küçücük odamın hala yerinde durup durmadığını göremiyorum. Hakan abim ise karşımdaki koltuğa boylu boyunca uzanmış telefonu ile uğraşıyor şimdi. Daha birkaç saat önce benimle o konuşmayı yapmamış gibi keyfi yerinde. - Oturup kaldın öyle, bari ceketini çıkarsana. - Ev bayağı değişmiş. Ona takıldı gözüm. - Annemi bilmez misin yeniliğe pek meraklıdır. Bilmem mi. Hani benim masraflarım için gece gündüz çalışmıştınız, ben o kadar masraflıysam bu eşyaları nasıl aldınız? İçimde biriken o kadar çok soru vardı ki; hepsini ne hikmetse muhataplarına değil de kendime soruyordum. Cevabı bende olmayan sorulardı bir de bunlar. O nedenle hepsi havada kaldı. İçimde bir yerlerde sorulardan dolu bir bulut var şimdi bu yüzden. Abimin dediğini hatırlayıp dışarıya göre daha sıcak olan evin havasına uyum sağlamak için üzerimdeki deri ceketi çıkardım. Havalar şimdilik serin gidiyordu, bu yüzden uzun kollu üstler dikkat çekmezdi ama yaz geldiğinde sol bileğimdeki boydan boya tam tamına on iki santim olan izi nasıl saklayacaktım bilmiyorum. Mudanya sıcağında makyajla kapatmak akıl karı değildi. Buna o zaman karar veririm diyerek yeniden evde dolaştırdım gözlerimi. Her şey değişse de annemin babasının çeyizleri için kızlarına ayrı ayrı yaptırdığı ceviz oymalı vitrin yerini koruyordu. Tüplü televizyon için tasarlanmış olan bölmesini şimdi süs eşyaları doldursa da içi tamamen eski zamanları hatırlatan cinstendi. Bir çok fotoğraf çerçevesi vardı camekanlı bölmede. Annemin oğulları ile çektirdiği neşeli fotoğraflar, kız kardeşleri ile çekildikleri, babamla düğünlerine ait kareler, abilerimin bebeklikleri ve bunca saydığım anının içinde bana ait olan tek bir kare. Bir kaç günlük bedenimin Hakan abimin kucağına tutuşturulduğu ve Özkan abimin de onu sırıtarak seyrettiği bir fotoğraf. O fotoğrafın orda olmasının tek nedeninin abilerimin aşırı fotojenik çıkmış olması olduğuna dair kuvvetli bir inancım var benim. Ne ilkokula başladığımda, ne aile toplantılarında çekilenlerde bir kare pozum yok. Yok çünkü fotoğraf çekilmek akıllarına geldiğinde bir bardak su ya da başka bir şey almak için oturma odasından gönderilen hep ben olurdum. Mahsus yaptıklarını iddia etmiyorum. ancak beni kıran zaten; "bekleyelim Ahuzar da gelsin" demeyişleriydi. Boğazımda mütemadiyen yerini koruyan yumruları gidermeye çalıştığım bir anda anahtarın yuvaya sokulma sesi geldi kulağıma. Hareketlerin yavaşlığından anladığım kadarı ile gelen annemdi. Zira çok geçmeden sesi doluyor salona. "Hakan geldin mi annecim?" Görünen o ki Hakan tek başına geldi. Görünmeyen sensin... - Ah Ahuzar, hoş geldin. - Hoş buldum anne, nasılsın? Muhabbetin soğukluğuna bakmayın sarılarak hoşladı beni. O kadarı da olsun ama değil mi? - Aman nasıl olayım, Maide durdu durdu işe koyuldu, onun telaşesine koşturuyorum ben de. Hafta sonu nişan yapacak, söylemiştir abin. Söyledi, söylemez mi? Haberi yok ama bin yerimden kanıyorum şu an. - Bak gene lafımıza geldin, yapamadın oralarda. Okulu uzatmışsın, başaramamışsın haberimiz yok. Ekmek elden su gölden yaşamak iyi geldi heralde. Neyse geldin artık, dizimin dibinden ayrılmazsın bir yere. - Öyle oldu. Siz öyle bilin aman. Üniversitedeki hocamın beni odasına kilitleyip tecavüze kalkıştığını, elinden kurtulduğum için karabasan olup üzerime çöktüğünü, ondan kurtulamayacağımı sandığım için canıma kıymaya kalktığımı bilmeyin... Hoş bilseniz ne olur? El aleme karşı çıkacak rezillikten korkarsınız çok çok... - Tamam senelerdir girmedin bu eve de sanki yabancı yermiş gibi de davranma. Kalk elini ayağını yıka da mutfağa girelim, akşam olacak neredeyse, baban da gelir, abin de uyanır birazdan. Hakan aldın mı balıklları annem? - Aldım anne, dolapta. - Hah ben şimdi ayıklarım bir güzel. Ahuzar hanımın midesi almaz nasıl olsa. Bana dair hatırlanan bir şey. Ne güzel... - Ben elimi yıkayayım o zaman. Salatayı yaparım. Her kız çocuğu gibi kimsenin görmediği yerde babasının göz bebeği olmak isterdim. Ama o kapıyı açıp hoş geldin dediğimde hafif tebessüm edip başımı ufacık okşar ve içeri geçerdi. Sonra da abilerim ve annemle bu günkü pazarın halinden konuşurdu. Çay verirsem "eyvallah", meyva soyarsam "sağ olasın" der. Akşam mesaisini doldurduktan sonra da "hadi siz de oyalanmadan yatın" deyip odasına çekilirdi. Bayramlarda benim için de bütçe ayırdığı, yırtık ayakkabı ile gezdirmediği, odamın önündeki sehpaya cep harçlığı bıraktığı için diğerlerinden daha çok sevdiğine inandığım tek aile üyesiydi. Ama bu kadar. Babalık buydu, böyle öğrenmişti ve böyle davranmak zorunda olduğunu sanıyordu. Bu güne bugün; "Ahuzar senin yüzün neden düştü, okulda her şey yolunda mı, bir şeye ihtiyacın var mı" ya da "gel seninle baba kız az dolaşalım." minvalinde cümleler duymadım ağzından. Ahuzar hep vardı, Ahuzar'ın var oluş amacı belliydi. Babasına su getirir, çayını tazeler ve meyvasını soyardı. Ahuzar'ın tek suçu; Hasip beyin çocuk büyütmeyi unuttuğu zamada doğmasıydı. Annemle arasında sekiz yaş, benimle de 45 yaş olduğundan belki de utanmıştı, dede olacak yaşta baba olmaya kim bilir? - Ahuzar kapıya bak. Baban bu saatte gelmez ama Maide gelmiş olabilir. Maide teyze ile karşılaşmak için de derin bir nefes almak gerekir, alalım bakalım... - Ahuzar, sen misin bu? Annen hiç geleceğinden bahsetmemişti. İlahi Hacer, kaç gündür birlikte yatıp kalkıyoruz neredeyse, yapılacak iş mi bu? Gereksiz bilgi sonuçta, neden söylesin? - Kasti mi yaptım sanki Maide. İşten güçten akıl mı kaldı sanki komşum? Kız tarafı büyük nişan dedi diye düğün yapmaya kalkan sensin. - Aman sus sus. Cinlerim tepemde zaten. Az evvel gene aradı o Raziye karısı. Vay efendim Cennet hanım nişan süslerini çok basit bulmuş. Ulan nişanı hani kız tarafı yapıyordu, her işin altına biz giriyoruz diyemedim tabii. Hasan sağolsun hiç laf dedirtmiyor. Varsa yoksa bir dedikleri iki olmasın. Sanki peri padişahının kızı haspam. - Gel gel kapı ağzında konuşmayalım, yemek hazırlıyordum mutfakta. Ahuzar bize bir kahve yapar öyle konuşuruz. Yapma bunu. Çiğ balık kokusu altında bana elde edemediğim sevginin ayrıntılarını dinletme ne olur. - Tabii Maide teyze, geç lütfen. Hala şekerli mi içiyorsun? - Bak unutmamış da görüyor musun? Yok kızım nerede? Geçen sene şeker çıktı bende. Ama bir kahve zevkim var diye bir küp şekerin yarısını atıveriyorum içine. - Tamam nasıl istersen. - Okul bitti demek ha. Vay be, ne olacaktın sen pilozof mu? Felesefe öğretmeni olacaktım evet. Hayalim o yöndeydi ama bir takım meseleler... taciz gibi mesela. Görüntüler tekrar aklıma gelince ister istemez kaçırdım gözlerimi. Ama annem hemen kendi menfaatine olacak şekilde konuşmaya başladı. - Aman gitti okudu işte. Sanki öğretmenleri hemencecik atıyorlar da. Bir sürü sınava hazırlanacak durduk yere. Boş işler vesselam. Eee sen Raziye aradı diyordun. Evet Maide teyze, Raziye aradı diyordun. - Aman şeytan görsün yüzünü diyeceğim neredeyse koynuma kadar girdi kadın. Kız biz söz yüzüklerini takana kadar hiç böyle insan değildi bunlar. Ne oldu da içlerinden böyle çingen çıktı bilmiyorum Hacer? - Kız bana bak dereyi geçene kadar insanlık yapmış olmasın bunlar? Ay Maideee, sordun mu Hasan'a bir kabahat mi işlediler yoksa? - Yok kız tövbe. Ih ııh olmaz öyle şey. Hasan'ım yapmaz delirdin mi sen? - Ne bileyim öyle anlatıyorsun ki; sanki aybını örtmüş de ipleri eline almış gibi. - Dışarıdan bakınca öyle mi anlaşılıyor hakikaten? Onlar dünür namzetini çekiştirirken ben de kahve yapmaya koyulmuştum. Şu geçen yıllarda geliştirdiğim yegane meziyetlerimden birisi de iyi Türk kahvesi yapmaktı. Okula yakın, işlek bir kafede çalıştığım için mecburdum buna. Kahve ile ilgili meseleleri aklımda dolandırıp Cennet ile aramda olanları düşünmemeye çalışıyordum aslına bakarsanız. Ancak yine çalıştığımla kaldım... Bizim bir alt sokakta oturdukları için lise hayatım boyunca Cennet'le yürümüştüm okul yolunu. Bana göre daha neşeli, daha dışa dönük ve daha bakımlı bir kızdı. Güzel olduğunun da farkındaydı üstelik. Bu yüzden ergen erkekleri peşinden koşturmaya bayılırdı. Bana sürekli kendime bakmamla ilgili telkinlerde bulunurdu. Abilerimi öne sürer, hoşlanmıyorlar derdim o zamanlar. Ben kendimi bulma yolundayım, görünmez olduğumu yeni kabullendim diyemiyordum tabii ona. Cennet bizim eve çok sık girip çıkardı. Abimlere bile defalarca kez göz süzdüğüne şahit olmuştum ama ne kadar onlara kırgın mesafeli olsam da eve gelen misafire art niyetle yaklaşmayacaklarına emindim ve bu yüzden gurur duyardım bu huyları ile. O zamanlar Hasan'a olan ilgim daha yeni başlamıştı. Yani sık sık bizim eve girer çıkar, bahçemizden ayrılmazdı. Sürekli gözümün önündeydi haliyle bir de olgundu Hasan. Hakan abim gibi benimle uğraşmaz, ortama girdiğimde selam verir, gülümserdi. Ama o kadar. Aramızda bundan başka muhabbet olmazdı bizim. Bir de söyledim ya pek dostum, sırdaşım yoktu o zamanlar. Bu vesile ile Cennet'in benimle kurduğu yakınlığı yanlış anlamıştım. Bir gün bahçede oturuken bana şöyle bir şey söyledi.. " Senin aslında Hasan abiye aşık olduğunu biliyorum ben." Sanki bütün hayati sırlarım ortalığa saçılmış gibi paniklemiş ve uzanıp ağzını kapamaya çalışmıştım. "şşşş" dedim. "sus lütfen birileri duyacak, rezil olacağım." Gülerek savuşturmuştu elimi. Sonra da konuyu irdelemeye başlamıştı. Bunun doğal olduğunu, yakınımda olduğu için sık gördüğümü, yakışıklı bulduğumu falan söylemişti. Öyle manipülatif konuşmuştu ki; "Offf Cennet. Sırılsıklam aşığım hem de." demiştim. İşte o an sinsice gülüp arkasına yaslanmış ve gözlerimi ardımdaki bir noktaya öylece dikmişti. Tüylerimin bir iğne gibi tenime battığını hatırlıyorum... Çünkü Hasan tam arkamdaydı ve her şeyi duymuştu. Cennet sahte bir utançla kalkıp gittiğinde geçip onun yerine oturdu ve beni bin parçaya bölen o tiradını okudu. "Cennet söylemişti de inanmamıştım. Hasan abi yanlış anlama, Ahuzar seni seviyormuş ama sen böyle onların evine girip çıkarsan Özkan abi ile aran bozulur. dedi. Çocukça yakıştırmalar deyip gülüp geçtim fakat ispatlayacağım deyince... Ahuzar, sen... sen nasıl böyle bir hataya düşersin? Nasıl böyle düşüncesiz sözler edersin? Bak abicim duymamış olayım. Eğer duyduğumu kabul edersem bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Ben ağabeyinin yüzüne bakamam. Sen de derslerinden başka bir şey düşünme bundan sonra. Kazan ve yoluna git, mümkünse başka bir şehire." Bu konuşmayı öyle kazıdım ki zihnime, durup soluklandığı yerleri bile eksiksiz hatırlıyorum. Başta düşünürken çok sakarlık yaptım ama artık tek fincanlık kahveyi bile taşırmayacağım kadar benimle o sözler. - Buyur Maide teyze, afiyet olsun. Benim bu şehirden sürgün edilişime iç, yarasın...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD