7. Bölüm: “ Ölüm Sessizliği Dedikleri”

1007 Words
Feryal Annemi toprağa vereli tam dokuz gün olmuştu. Ölümün o soğuk hızı, bizi bir kasırga gibi önüne katıp sürüklemiş; cenaze işlemlerinin telaşı içinde acımızı yaşamaya bile vakit bırakmamıştı. Her şey o kadar çabuk olup bitmişti ki zihnim hâlâ o kara günün eşiğinde asılı kalmıştı. Şimdi ise zaman, sanki inadına durmuştu. Günler geçmek bilmiyor, akrep ve yelkovan ruhumun üzerinde ağır adımlarla geziniyordu. Bize sanki sadece bir görev verilmişti: Nefes almak. Yaşıyor sayılmak için göğüs kafesimize doldurduğumuz o zoraki, o batıcı nefesler... Kapı her çalındığında, her taziye dileğinde gözyaşlarım yeni bir sağanağa teslim oluyordu. Kuruyor, sızlıyor ve sonra hiç durmayacakmış gibi yeniden akıyordu. Ev, insan kalabalığının gürültüsüyle dolup taşıyordu; oysa benim içim, ucu bucağı olmayan devasa bir boşluktan ibaretti. Annemin ne çok seveni varmış. Gelenlere yetişmek zor oluyordu. Kendimi hizmet etmeye, koşturmaya adamıştım. Mutfakla salon arasında, sanki görünmez bir ipe bağlıymışım gibi mekik dokuyordum. Çay bardaklarının tıkırtısı, boşalan tabakların sessizliği... Yorulduğumu hissetmiyordum. Daha doğrusu, hissetmeyi reddediyordum. Çünkü biliyordum: Durursam, olduğum yere çökecektim. Ağlarsam, bir daha asla toparlanamayacak şekilde dağılacaktım. Annem... O, kimseye mahcup olmaya dayanamazdı. Misafirini en iyi şekilde ağırlar, evine geleni baş tacı etmeden uğurlamazdı. Ben onun kızıydım; onun parçasıydım. Şimdi sanki bir köşeden beni izliyormuş gibi, onun vasiyetini yerine getirircesine daha çok çabalıyor, daha çok yoruluyordum. Ona layık olmak, aslında acımdan kaçmanın tek yoluydu. Artık hayatımızın değişmez, her sabah tekrarlanan ağır bir rutini vardı: Mezarlık ziyaretleri. Kızlarla henüz günün ilk ışıkları toprağa düşmeden yola koyuluyorduk. Adımlarımız hep aynı yolu arşınlıyor, ayaklarımız bizi hep aynı durağa götürüyordu. Hava ayazdı; tenimizi sızlatan o keskin soğuk, ruhumuzdaki üşümenin yanında hiç sayılırdı. Ve o durakta, her sabah tam vaktinde orada olan o genç adam... İlk günlerde bunun sadece sıradan bir tesadüf olduğunu düşünmüştüm. Ancak tesadüfler üst üste binip birer zincire dönüştüğünde, bunun bir rastlantı olmadığını anladım. Hep aynı noktada duruyor, bakışlarını üzerimizde gezdiriyor ama tek bir kelime bile etmiyordu. Aramızdaki bu sessiz anlaşma, otobüs yolculuğu boyunca devam ediyor; indiğimiz durağa kadar bize eşlik ediyordu. Bir gün, sınırları aşarak mezarlığa kadar peşimizden geldi. O an kalbim, yasın getirdiği durgunluğa inat, tuhaf bir ritimle çarptı. Bekledim. Belki yanımıza yaklaşır, "Başınız sağ olsun," der diye düşündüm. Belki bir isim fısıldar ya da neden orada olduğunu açıklayan tek bir cümle kurar... Ama yapmadı. Sadece baktı. Uzun, derin ve anlamını çözemediğim bir yoğunlukla izledi bizi. Sonra sessizce başını eğdi; arkasında onlarca cevaplanmamış soru bırakarak, yine hiçbir şey söylemeden çekip gitti. Asıl garip olan, benim bu duruma alışmış olmamdı. Konuşmasa da olurdu, artık kelimelere ihtiyacım yoktu. Varlığı, o sessiz varlığı bile yetiyordu. Sanki bu kalabalık ve tekinsiz dünyanın ortasında, bize tahsis edilmiş görünmez bir kalkandı o. Bir şey olsa hemen yanımızda bitecek ama biz davet etmedikçe hayatımızın mahremiyetine adım atmayacak bir koruyucu gibi... Adını bilmiyordum. Sesinin tınısından habersizdim. Ama her sabah orada olduğunu bilmek, içimdeki o koca boşluğa tuhaf, ince bir güven duygusu sızdırıyordu. Hayat, tüm acımasızlığıyla normal akışına dönmek için bizi zorluyordu. Ama biz... Biz o akıntıya kapılmayı reddediyorduk. Sanki yaşamaya devam edersek, annemi o karanlıkta tek başına geride bırakacakmışız gibi bir suçluluk duygusu kemiriyordu içimizi. Her gece, sığınağımız olan o yatağa; annemin kokusunun sindiği yorganın altına giriyorduk. Karanlığın içinde birbirimize sokulup ondan kalan anıları fısıldıyorduk. Bazen eski bir hikaye, dudaklarımızda istemsiz bir tebessüme sebep oluyordu. Tam o anda, sanki bir işaret fişeği patlamışçasına susuyorduk. Üçümüz birden, aynı derin sessizliğe gömülüyorduk. Gülmek sanki dünyanın en büyük günahıymış gibi... Gülünce annemin hatırasına, onun taze acısına ihanet ediyormuşuz gibi boğazımız düğümleniyordu. Ardından annemin o meşhur albümünü çıkarıyorduk. Çocukluğumuzu nakış gibi işlediği, her karesini defalarca bıkmadan anlattığı o albüm... Sayfaları her çevirişimizde parmaklarımız, sanki kağıda değil de annemin tenine dokunuyormuşuz gibi titriyordu. Ne annemin ne de babamın gençliğine dair, zihnimizdeki boşlukları dolduracak tek bir kare vardı. Kaçarak evlendikleri o fırtınalı günlerde, imkansızlıklar peşlerini bırakmamış. Ne şatafatlı bir düğünleri olmuştu ne de beyazlar içinde bir fotoğraf kareleri... En çok da bu yarım kalmışlığa yanardı içim. "Halanızda var," derdi annem bazen, uzaklara dalan gözleriyle. "Babanızın gençlik fotoğraflar hep ondadır." Ama halam bize çok uzaktı. Aramızdaki mesafe sadece kilometrelerle ölçülmüyordu; kalbi de bir o kadar uzaktı bize. Eğer bir gün o katı yüreği yumuşar da kapımızı çalarsa, ondan isteyeceğim ilk şey babamın o hiç bilmediğim yüzünün bir karesi olacaktı. Bunu zihnimin en kuytu köşesine, silinmeyecek bir not olarak düşmüştüm. İnsan kardeşine neden bu kadar bilenir, neden bu kadar uzun küserdi? Sırf kalbinin sesini dinledi, sevdiğiyle bir hayat kurdu diye bunca kin, bunca öfke neden? Bana hep çok anlamsız gelirdi. Sevdiğiyle bir yuva kurmak istemek, ne zamandan beri affedilmez bir suç sayılmaya başlamıştı? ‘Halanız babanızı hiç affetmedi’ derdi . Ama nedenini hiç açıklamazdı. Düşüncelerim birbirine dolanırken Selin ve Nida, annemin yatağında birbirlerine sığınarak uykunun huzurlu kollarına bıraktılar kendilerini. Yarın okul vardı. Yarın, hayatın o "normal" dediği zorunluluklar başlayacaktı. Ben ise boş gözlerle tavandaki gölgeleri izliyordum. Şimdi ne yapacaktım? Bundan sonra hangi patikadan yürüyecektik? Belki okulu bırakıp bir işe girmeliydim, belki de başka bir çıkış yolu bulmalıydım. Zamanın bize ne fısıldayacağını, kaderin ne hazırladığını bilmiyordum. Ama emin olduğum tek bir gerçek vardı: Artık çocuk olma lüksüm elimden alınmıştı. O kapı, annemle birlikte sonsuza dek kapanmıştı. Kızların yorganlarını üzerlerine sıkıca çekip onları uykunun huzurlu kollarına emanet ettim. Sessiz adımlarla pencerenin önüne yaklaştım. Amacım sadece geceyi, o kimsesiz karanlığı izlemekti. Perdeyi araladığımda ise nefesim boğazımda düğümlendi. Sokak lambasının titrek sarı ışığı altında, yine o vardı. Hiç kımıldamadan, bir heykel gibi öylece durmuş bizim eve bakıyordu. Bakışları sanki duvarları delip geçiyor, doğrudan ruhuma dokunuyordu. Bir an için... Sadece bir anlık bir delilikle aşağı inmek, yanına gitmek istedim. Kim olduğunu, neden orada beklediğini sormak... Ama mantığım, kalbimin önüne devasa bir barikat kurdu. "Senin artık sorumlu olduğun iki kardeşin var," diye fısıldadı o sert iç sesim. "Gecenin bu yarısında, sırf meraka yenilip bir yabancıya sığınamazsın. Çocuk değilsin artık." Mantığım "dur" diyordu ama yüreğim bambaşka bir telden çalıyordu. Ruhum, fırtınada dalgalanan bir sandal gibi yorgundu ve bu yabancının sessizliğinde, tuhaf bir liman seziyordu. O dışarıda, ben içerideydim. Aramızda sadece soğuk bir cam değil, aşılması imkansız korkularım vardı. Bakışlarımız karanlığın içinde birbirine değdi mi, yoksa bu sadece benim hayalim miydi, bilmiyordum. Ama o gece anladım ki; o sadece bir yabancı değil, benim bu ıssız hayatımdaki ilk ve en büyük bilinmezdi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD