"Lanet olsun! Bu Peter!"
Yataktan bir çırpıda çıkan Jennifer apar topar saçtığı kıyafetlerini arayarak üzerine giymeye çalışırken, ortalığı nasıl olup da bu kadar dağıttığını anlamaya çalışıyordu. Kendi kıyafetleri bir yerde yatağından çıkan adamınkiler ise ayrı bir yerde.
Ah Tanrım!
Samantha benim bu duruma düşmeme nasıl izin verirsin? diye düşünse de şu an yaşadıklarının tamamen kendi sorumluluğunda olduğunu biliyordu. Dün gece yaptığı şey her neyse Peter'ın öğrenmesini asla istemiyordu. Pantolonundan sonra hızla tişörtünü giyerken adam ısrarla kapıyı çalmaya devam ediyordu.
"Kalk! Saklan çabuk!" dedi panikle.
"Ne var, ne oldu?" diye fısıldadı Ryan.
"Saklan diyorum, seni kahrolası!"
Gönülsüzce çıktığı yataktan sessizce savurduğu küfürlerle doğrulup kıyafetlerini alarak banyoya geçen adamı gördüğünde Jennifer, bu adamın bu kadar rahat olabilmesini şaşkınlıkla izledi.
Dağınık saçlarına eliyle gelişi güzel şekil verdikten sonra kendini toplayarak kapıyı açmaya gitti. İçinden Sakin ol! Sakin ol! Diye tekrar ederek sakinleşmeyi diliyordu. Kapıyı açtığında karşısında elinde bir buket çiçekle duran Peter ona kibar bir şekilde gülümsedi.
"Günaydın diyemeyeceğim uykucu. Çünkü saat öğleni geçmek üzere"
"Selam Peter!"
"Selam. Kızgın olduğunu biliyorum. İçeri girebilir miyim?"
Peter'ın yüzündeki ifade tıpkı aç finoların sahiplerine yalvarır gibi baktığı masumlukla eş değerdi. Jennifer istemeden yatak odasına doğru bir bakış fırlattı. Her şey doğal görünmeliydi.
"Ah! Elbette! Girsene!" diyerek kapıyı ardına kadar açıp Peter'ın geçmesine izin verdi.
Adam uzun bacaklarıyla salona bir kaç adımda varmıştı. Her zamanki gibi hafta sonu da kumaş pantolon ve polo yaka bir tişört giymişti. Cilalı ayakkabılarının kokusu, ağır Chanel parfümünün kokusuna karışmıştı. Saçları asla dağınık olmazdı. Onları nasıl bir jöleyle sabitliyorsa seviştiklerinde bile bozulduğunu görmemişti.
Kapıyı kapattıktan sonra peşinden salona girdiğinde, Peter ona dönerek elindeki buketi uzattı.
"Biliyorum dün çok özel bir gündü. Ve ben yanında olamadım. Bunun için üzgünüm. Ancak bütün gün öfkeli Bayan Sween'i ikna etmeye uğraşıyordum."
"Ah!" diyerek gözlerini devirdi Jennifer.
"Tanrım Jenny. Sana sadece kadının kitap kapağını tasarlamanı ve bir kaç imla yanlışına göz atmanı istemiştim. Kitabı kafana göre yeniden yazmanı değil." sesi olabildiğince sakin, ama sert çıkmıştı.
Jennifer çiçeği mutfak tezgâhına koyarak, kollarını göğsünde birleştirdi.
"Yapma Peter. O kadın yazar falan değil. O tam bir edebiyat katili. Onun yazdıklarını basmak bile Style Life'ın geleceğiyle oynamak demek. Ben sadece."
"Sen sadece kadını sinir etmek için elinden geleni yaptın. Bütün konuyu ve diyalogları neredeyse değiştirdin. Kadından özür dilemek yerine kalkmış onu suçluyorsun. Bunu yapmış olduğuna inanamıyorum Jennifer!" artık sesi daha da yükselmişti.
"Tamam. Anlıyorum. Keşke toplantıya beni de götürseydin. Kendi derdimi kendim anlatabilirdim. Eğer özür dilemem gerekiyorsa."
Peter salon camının önünde durmuş dışarıyı izliyordu.
"Bu hiç iyi bir fikir olmazdı inana bana. Toplantı plazanın 57. Katındaydı." arkasını dönerek Jennifer ile göz göze geldi.
"Oraya kadar merdivenlerden çıkabileceğine inanabiliyor musun?"
Jennifer hayır anlamında kafasını salladı. Ve halının desenlerini incelemeye başladı.
Peter geri döndü ve ellerini kadının omuzlarına koydu.
"Her şey yolunda artık. Lütfen bir daha böyle şeyler yapmadan önce bana danış."
"Elbette!" dedi fakat sesi bir fısıltı gibi çıkmıştı.
"Pekâlâ. Şimdi gelelim benim özrüme"
Elini cebine atarak küçük bir kutu çıkardı. Jennifer gözlerini devirdi. Tanrım yine mi yüzük. Evet, hiç yanılmamıştı. Peter kendini affettirmek istediği her zaman, üzerinde pahalı taşları olan bir yüzük satın alırdı. Gerçekten çok sınırlı hayal gücüne sahip bir insanın yayın evi müdürü olması kadar aptalca bir şey olamazdı. Genç adam kutuyu büyük bir özenle açtı ve yüzüğü takmak için Jennifer'ın boşta olan parmağını tuttu.
"Çok yakıştı tatlım. Bunu sana dün vermek isterdim. Ne yazık ki!" diyerek eğilip dudaklarına bir öpücük kondurdu.
Daha sonra öpücüğü hızlandırdı ve kadını kollarının arasına çekmeye başladı. Öpüşürken çıkardığı ses tıpkı sakız çiğnerken çıkan sesler gibiydi. Jennifer hiç kıpırdamadı ama adam oldukça ısrarlıydı. Ellerini kadının kalçalarına uzattı ve okşamaya başladı. Onu gittikçe kendine daha da çok bastırıyordu.
"Hadi yatak odana geçelim." diye fısıldadı kulağına. Jennifer paniğe kapıldı. Bu asla olmamalıydı. Eğer oraya giderse kesinlikle bir facia çıkabilirdi. Ellerini adamın göğsüne bastırdı ve durmasını sağlamak için kendini hafifçe geriye çekti.
"Ah! Peter. Bugün gerçekten kendimi iyi hissetmiyorum. Akşam Samantha ile oldukça fazla içmişiz. Eve... Eve nasıl geldiğimi bile hatırlamıyorum." kekeliyordu.
Lanet olsun!
"Pekâlâ" dedi adam bozulduğunu belli etmeyerek.
"O halde hazırlan da seni dışarı çıkarayım. Güzel bir yemek yeriz. Sonra da Stefanların yanına kulübe gideriz ne dersin?"
Ah hayır! Kulüp olmaz tanrım bugün golf izlemek, yapmak istediği en son şeydi. Ayrıca evinde bir yabancıyı öylece bırakıp gidemezdi. Kim olduğunu bile bilmiyordu daha. Adını bile.
"Sanırım bu hiç iyi bir fikir değil. Gerçekten."
Artık aralarında bir adım mesafe olacak şekilde geri çekilmişti adam. Oldukça düz bir ifadeyle
"Tamam" dedi. Gerçekten Jennifer, bazen onun duygularını ameliyatla aldırdığını ya da yüzüne estetik yaptırarak bütün ifadelerini sildirdiğini düşünüyordu. Böyle zamanlarda ne hissettiğini bilmek en çok istediği şeydi.
"O halde saçımı kontrol edip hemen çıkayım müsaadenle. Sen de biraz dinlen."
"Teşekkür ederim." derken bir süredir tuttuğu nefesi yavaşça dışarı verdiğinde Peter’in nereye gittiğine bakıyordu.
Kahretsin!
Ebeveyn banyosuna!
"Dur!" diye bağırdığında arkasını dönen adam da en az onun kadar şaşkındı. Hızla yanına geldi ve saçını eliyle yatıştırarak,
"Saçın harika görünüyor. Banyo pek müsait değil. Anlarsın ya! Şey. Ben çok içmişim. İçki bana pek yaramıyor bilirsin. Ve tüm gece boyunca her tarafa kusmuşum"
Bunları anlatırken beden dilini kullanması Peter’in yüzünü buruşturmasına neden oldu. Ve daha fazla uzatmaması için sözünü hızla kesip,
"Anlıyorum canım." diyerek, eliyle tekrar saçını düzeltti ve Jennifer'a bir öpücük vererek sokak kapısını açtı.
"Yarın görüşürüz o halde ve sevgililer günün tekrar kutlu olsun aşkım. Hoşça kal!" diyerek asansöre bindi.
Jennifer kapıyı kapatırken "Hoşça kal!" diye mırıldandı. Heyecandan dizlerinin nasıl titrediğini fark etti ve kapıya yaslanarak yere doğru çöktü.
"Doğum günümdü... " diyerek ekledi kafasını ellerinin arasına aldığında. Sonra bir elini uzattı ve yeni yüzüğünü inceledi. Diğerlerinden pek bir farkı yoktu işte. Ve onu da sadece Peter’in yanından başka hiç bir yerde takmayacaktı.
Daha sonra kafasını kaldırdığında bir çift çıplak erkek ayağı parke döşemesinde duruyordu. Gözüne ilk takılan şey, siyah bir kot pantolon - oldukça düşük belli ve aynı renkte bir tişört - ikisi de fazlasıyla kirliydi. Daha yukarı baktığında ise genç adamın keskin yüz hatlarıyla karşılaştı. Geniş ve erkeksi bir çene, hafif bir kirli sakal, az önce seviştim diyen dağınık saçlar, yeşile çalan ela gözler ve dolgun dudaklar. Vay canına! Adam oldukça iyi görünüyordu.
"İyi misin?" diye sorana kadar öylesine dalmıştı ki adama, bu onu duymadığında adamın gülümsemesine sebep olmuştu. Bir elini, yerde çaresizce oturan kadına uzattı. Jennifer elini tuttuğu anda ise bir çırpıda yerden kalkmasını sağladı.
Ne kadar da güçlüydü!
"Benim adım Paul. Sanırım hatırlamıyorsundur." dedi çapkınca gülerek
"Jennifer."
"Biliyorum Jennifer. Adını dün gece de biliyordum."
Yavaşça elini bıraktı, geniş koltuğa doğru yürüdü ve çuval gibi yığılarak kanepeye yayıldı.
"Lütfen, gece neler olduğunu bana tam olarak anlatır mısın?" Jennifer'ın sesi biraz yüksek çıkmıştı.
Artık daha fazla sabrı kalmamıştı ve gece ne halt ettiyse her birini öğrenmek istiyordu.
"Kahven var mı?" diyerek göz kırptı Genç adam, onun geceyi öğrenmek için kıvrandığını görmezden geliyordu ve bu da kadını deli ediyordu.
Gözlerini devirerek mutfak tezgâhının arkasına geçti ve daha o sormadan
"Bol krema ve şeker lütfen!" diye seslenen adama aldırış etmedi ve kahve suyunu koydu.
Kendine de sade bir kahve yaparak adamın yanına gitti. Kahve kupasına ona uzattığında onun kahve yaparken yaptığı gibi dikkatlice kendisini izlerken buldu. Acaba ona kur mu yapıyordu. Dün gece ona bu cesareti verecek bir şeyler yapmış olmalıydı.
Yattın zaten Jennifer. Daha ne yapabilirsin ki?
Diye düşünerek karşısındaki tekli koltuğa geçti. Kahvesini önce üfledi, sonra da kokusunu içine çekerek, sıcak bir yudum aldı. Adamın bunları yaparken onu izlememiş olmasını umuyordu. Ona baktığında, duvarlardaki afişleri ve kitaplığı incelediğini fark ettiğinde buna memnun olmuştu.
" Güzel ev," dedi adam ve "Ama oldukça zevksiz döşenmiş" gülümseyerek kahvesinden bir yudum aldı hala etrafı incelemeye devam ediyordu. Bir duvarı boydan boya kaplayan, Titanic posterini görünce,
"Bu filmi izlemiştim. Çok aptalca bir sonu vardı."
Dediğinde Jennifer artık sabrının taşmak üzere olduğunu hissetti. Bu adama kesinlikle tahammül edemiyordu ve kahvesini içtikten sonra derhal gitmesini istiyordu. Yine de sakinliğini koruyarak film hakkındaki yorumlarına saldırmayı, adama saldırmaya tercih etti.
"O bir klasik romandan uyarlama. Ve bence oyunculuk da ekip de mükemmeldi."
Adam onun bilmiş tavırlı halini sevmiş gibiydi. Tek kaşını havaya kaldırdı ve
"Saçma!" dedi.
"Eğer, buz dağına çarpmış bir gemiden okyanusa düşmüş olsaydım ve o soğuk suda yüzmek zorunda kalsaydım bütün kıyafetlerimi çıkartıp donma hızımı geciktirirdim. Ve kesinlikle bir tahta parçası bulup üzerine tırmanırdım. Kadın için kendini feda etmesi gerekmezdi. Her ikisi de kurtulabilirdi." dedi ve kahvesini yudumlamaya devam etti.
" Fena değil " diyerek kahveyi gösterdi.
Bu adam ne kadar duygusuzdu böyle. Aşk konusunda hiç bir şey bilmediği belliydi. Kesinlikle bu filme de aksiyon olsun diye gitmişti. Öfkesine hâkim olamıyordu. Burun delikleri şişiyordu kadının.
Yine de sakin olabilmek için derin bir nefes alarak, konuyu değiştirmeye çalıştı.
"Bu senin başına geldiğinde öyle yaparsın sende, şimdi bana dün geceden bahset."
Adam elindeki fincana bakarak,
"Dün gece seni sarhoş bir şekilde yolda bulduğumda kapkaça uğramak üzereydin. Adamların elinden seni kurtarırken biri tarafından bıçaklandım. Ve sende doğal olarak beni evine davet ettin. Yaramı pansuman ettin ve sonra da seviştik. Hepsi bu!"
Adamın bunları bu kadar rahat anlatması Jennifer'ın yüzünün kızarmasına neden oluyordu. Kafasını yere eğip gözlerini kapattı. Anlattıkların bir tekini bile hatırlamıyordu ve bu onu daha çok sinir ediyordu.
"Hiç bir şeyi sorgulamadan her önüne gelenle yatar mısın sen?" diyebildi dişlerini sıkarak.
"Neden olmasın?" diyerek omuz silkti adam. Jennifer'ın yüzünün sinirli hali Ryan'ın keyfini yerine getiriyordu. Az önceki gelen adam oldukça sinirlerini bozmuştu. Centilmenlik tavırları, kadını öperken hayvani arzulara dönüştüğünde içinde nasıl bir pislik yattığını görebilmişti. Onun poposunu sıkarken dişlerini nasıl birbirine kenetlediğini gördüğünde müdahale etmemek için kendisini zor tutuyordu. Sonra kafasını dağıtmak ister gibi,
"Çiçekleri vazoya koymalısın" dedi. Tezgâhın üzerinde yatan buketi işaret ederek.
Kadın hiç iyi görünmüyordu. Onu yeterince hırpalamıştı. Biraz yalnız kalıp duyduklarını hazım etmesi gerekiyordu. Bunu ona yaptığı için kendini bir pislik gibi hissetmişti. Ama zaten öyle değil miydi? Hayatı bok çukurunda yuvarlanmakla geçmemiş miydi? Kendisi de daha önce bundan daha kötü durumlara düşmemiş miydi? Şimdi neden bu kadın için bu kadar vicdan yapıyordu ki.
"Her neyse, ben gitsem iyi olacak. Kahve için teşekkürler Jennifer." diyerek kadının onu geçirmesini bile beklemeden çıkıp gitti.