BÖLÜM 9

1680 Words
Gece lâcivertti. Ne sabaha ulaşabilmişti… Ne de zifiri karanlığın içinde kaybolabilmişti. Arafın içinde sıkışıp kalmıştı gece. Demirkazık Dağı’nın etrafına yerleşmiş köylülerden, yalnızca bir evin çırası yanıyordu. Köyün içi neredeyse bütünüyle karanlıktı. Tek bir evin dört köşesi içi ve dışı dışında her yer zifiri karanlığın içindeydi. O ev köyün en güzel köşesine kurulmuş İblis Halil'in evinden başka ev değildi. Halil Ağa’nın konağı.Her tarafı kandillerle ışıklandırılmıştı. Ahır, yaşanan talihsiz olaydan sonra boşalmıştı ama kapı ağzında üç kandil hâlâ yanıyordu. Biri yiyecek, diğeri tohumlukların depolandığı iki ambarın önünde beş tane kandil vardı. Giriş kapısında iki, evin arka köşelerinde iki adet daha… Köyün içindekiler yoklukla sınanırken bir şişe gaz yağına muhtaçken Halil'in yaktığı ışıklar bir nevi meydan okumak gibiydi. "Ben buradayım. Beni kimse yıkamaz. Bana kimse yaklaşamaz." diyordu. Oysa hayaletlerin ışığa ihtiyacı yoktu. İblis'in aklı bir türlü buna ermiyordu. Hayalet denilen adam en ulaşılması zor kapılardan sessizce geçebiliyordu. O hayaletin en baş köşede, evin kızının odasında olduğu kimsenin aklına gelmiyordu. Halil Ağanın zulmünden korkan, ona yalakalık yapan herkes bu gece, dağ taş demeden hayalet avına çıkmıştı. En sağlam olduğuna inandığı birkaç kişiyi ise kapısındaydı. Halil köyde yoktu. Kim bilir hangi şehir efendisinin eteklerini öpüyordu? Jandarmayı gözyaşlarıyla kandırırken, belki kendine biraz benzeyen kaymakama servetler döküyordu. Onlar köyün dışındaki kişilerdi. Ayda yılda bir gelip şahit oldukları birkaç durumdan sonra Halil İblisine inanmayı kolay görüyorlardı. Köylüsüne sahip çıktığını düşününler büyük yanılıyorlardı. Bir nevi onu zirveye çıkaranlar onlar değil miydi? Niçin yiyeceği, yakacağı olmayanın derdine çare olmazlarken, Bir eli yağda, bir eli balda olanın ardını kolluyorlardı? Elbet aralarında ona inanmayıp sorgulamak isteyenlerde vardı tabi. Ama o kadar azdı ki. Ülkenin bu denli karışık olduğu yılda göz ardı ediliyordu. Bazılları ise paranın kokusunu aldığı anda destek ekibi gibi peşinde pervane oluyordu. O bazıları az kişi olsa da etkisi büyük insanlardı. Ah... Ne adaletsiz bir kanundu bu! Esengül penceresinin önünde küçük kerpiç evlerden yükselen dumanlara bakarak bunları düşünüyordu. Odasının içindeki nefes sesin farkında olduğu halde. Ne davetsiz misafir gitmek için yeltenmişti, Ne de Esengül onu göndermek için uğraşmıştı. İki yabancı insan bu odada hesaplaşmayı yaparken suskundu. .... Dakikalar birbirlerini yerken saat olarak akıp geçti. Bir sonuç yoktu. Sebep dersen suskunluktu. Bu KAra belanın dediği tek bir şey vardı. "Evleneceksin işte." Ne bir eksik, ne bir fazla söz etmişti. Esengül, Onun nefes sesini hissettiği an konumunu değiştirmeden şunu da düşündü. keşke başka bir hayatın derdine sahip olsam da tek derdim "bugün ne yakacağım, ne yiyeceğim" derdi olsaydı. O zaman mesele yalnızca yaşamaktan ibaret olurdu. Az aşım, ağrımaz başım deseydi de…Böyle yaşamasa mıydı? Köyün içi karanlıktı, ama o penceresinden bakarken hep sıcaktan izler görürdü. Binbir çabayla bu köyde yaşayabilenlerin dileği şu evde yaşamak iken içini bilselerdi hallerine şükrederlerdi. O yılların verdiği yorgunluk içinde, yakıtı bol ama soğuk odasında ruhu çekilmiş gibi yaşarken ona özenenler yakacağı az ama sıcak evlerinde, hayatın tadını çıkarıyordu. Aynı dağın eteklerinde yaşayan farklı insanlardı. Esengül ise karşısında duran heybetiyle göz dolduran etrafında ve içinde binlerce canlıya ev sahipliği yapan ama görünürde yapayalnız olan Demirkazık Dağı gibiydi. ... On, on beş dakika kadar daha pencere önünde, düşünceleri daldan dala savrularak geçti. Esengül ayaktaydı ama adam sedire uzanmış iki elini de ensesinin arkasında birleştirmiş onu izliyordu. Esengül onun bu halini penceresine yansıdığı için görüyordu. Böylesi rahatlık, ağabeyinde bile yoktu! Yüzündeki Kara Peçesi ise dirhem yerinden kıpırdanmıyordu. Esengül bunu da izlerken kaçırmamaya gayret ediyordu. Adam odasında kendi evi gibi rahatken derin bir soluk aldı ve bakışlarını kapıdaki adamlara dikti. Her biri kendi halinde takılıyordu. Kimi de duvar dibinde soğuğa dayanamayarak kollarını birbirine sarmış uyukluyordu. “Ahmaklar,” diye mırıldanıp penceresini açtı. Onlar orada, uykularından ödün vermezken aradıkları baş belası burnunun dibindeydi. Tahta sedirin gıcırtısı, Kara Bela’nın harekete geçeceğini sanmasından doğmuştu. Dediği gibi de oldu. Yayılarak oturan adam toplanmış tetikteydi. Dağın eteğinden, sabahın seherine yaklaşan kar kokulu havayı derin bir nefesle içine çekti. Göğsü şişip inerken, Bir daha… Bir daha soludu. Aklını toplaması gerekiyordu.Ve kesinlikle temiz havaya ihtiyacı vardı. Burnu soğuktan üşüyünce, aldıklarıyla yetinip geri çekildi. Pencereyi kapattı. Sonra yönünü dönerek sedirde oturumuna gelen ve mavi gözleriyle pür dikkat kendisini izleyen adama doğru yaklaştı. Bu kez sakin ve daha anlayışlı olmalıydı. Sesini kendi duruşunun aksine ılıman tutmaya çalışarak sordu. “Neden Kaşıkçı ile evlenmemi istiyorsun. Yani, benim onunla evlenmemde senin ne çıkarın var?” dedi, sanki kırk yıldır ortaklarmış da fikir alışverişi yapıyorlarmış gibi konuştu. Dakikalardır sessiz kalan adam, planını ince ince işliyor olmalıydı. Tek bir hamle yapmadan. bunu yaparken de sadece onu izliyordu. Fakat Esengül'ün aynı sorusuna karşı onun da sabrı taşmıştı. Bezgince cevap verdi. “Çünkü öyle gerekiyor.” dedi. Sesi bile örtüsünün altına gömülmüştü sanki. “Sadece sebep istiyorum.” diye yineledi Esengül. “Bunu söylemen bu kadar mı zor?” diye çıkıştı. Sabrı bu kadardı. Adamın da sabrı kalmamıştı. "Aynı soruyu sorup durma! Öyle olması gerekiyor dedim" diyerek ayağa kalktı. Odanın içinde sabırsızca yürümeye başladı. Aklındaki tek şey: Bir an önce buradan çıkıp, Halil Ağa’ya kuyular kazmaktı. Esengül bundan onu çıkarıyordu. “Bak, ikimizin de ne istediği belli. Senin intikam sebebini bilmiyorum ama benimki ortada. Annem ve babamın kemiklerini sızlattığı için bile, Halil Ağa’dan alacağım hesap var. Madem beni kullanarak bir oyun oynayacaksın, bari sebebini söyle.” Diyerek bu kez daha samimi olmaya çalışarak tam karşısına geçti. Adam da karşısında durdu. İki kolunu belindeki oyuntuya yerleştirdi. Önce alay edercesine, Sonra ciddiyetle, ikna olmuş olacak ki, cevap verdi. “Çünkü boz kız!” dedi. Dişinin arasından bir şey eziyormuş gibi çıktı bu söz. “Sen burada, şu karşımda duran heybetli adamın yüzü nasıl diye merak edip kıvranırken, Ağa dediğin pezevenk, senin de çoktan kuyunu kazdı.” dedi. Esengül, öfkeyle değil, dehşetle irkildi. “Nasıl?!” Diğer sözlerini es geçerek tek bir kelimeye tutundu. Adam biraz daha öne eğildi. Sesi artık bir fısıltı kadar sakin, ama hançer kadar keskin çıkıyordu. “ Bak beni iyi dinle bir kez anlatacağım. Kaşıkçı ile evlenmen herkesin kârına. İblis, birkaç güne kalmaz seni aşağı köylerden Pala Celâl’in oğluna gelin edecek. Hatta sözledi bile. Biliyor musun bu adam kim. Senin İblis'in iki katı. Şeytanlıkta. Sadece köyde değil, şehirde de adı baskın." "Ben senin ırzını siktiğimin şerefsizini bitirmeye and içmişken o ne yaptı. Seni kullanarak şanına şan seyranlığına rütbe takacak." "Sen boz kızı elli yaşına gelmiş, bir baltaya sap olamamış adamın koynuna sokacak." dedi alay eder gibi. esengül'ün tüyleri çekildi. Gözleri hayretle açıldı. Doğru olma ihtimalini gözden geçirirken, Ağabey dediği iblisten çok, Hayaletin sözlerinde takılı kaldı. Doğru olabilirdi. yapar mı yapardı. Buna tamam inandı gibi. Aklının almadığı mantığının yatmadığı şuydu. Ağabeyi niçin bir deliye sırf şu adamı bulup tanımak için gelin edecekti. Sonuçta Pala dedikleri adama verirse, gücüne güç katar, günü geldiğinde de el ele verip bu belayı elleriyle koymuş gibi bulurlardı. “Mantığım almıyor. Saçma geliyor. Dediğine göre, bal gibi görücü var. Niçin beni o sakat mahluka versin ki?” dedi gözlerini kısıp adamın tek gördüğü gözlerine bakarak. Esengül bunu söyleyince adamın boğazından çıkan tehlikeli kahkaha sesi odanın içinde buz gibi esti. Sesindeki boğuk tını, ya Kaşıkçı’ya edilen laftan ya da bambaşka bir şeyden kaynaklanıyordu. Adam gözlerini Esengül’e dikti. “O sakat dediğin mahluk, bugün meydanda niçin dayak yedi, biliyor musun?” diye sordu. Esengül, bildiği gerçeğe tutundu. "Uyuzun teki işte. Aklı ermediği gibi bedenini de kullanamadı. Yedi dayağı oturdu." dedi. Bunu söylerken aslında onun dayak yemesini kabullenemiyordu. Karşılık vermediği için sinirliydi. O bu cevabı verince adamın gözleri daha da karardı. Başını kızın karşısında dikti. Yüzündeki peçenin ucu üstündeki urbanın kalın düğmesine takıldı. O halde istifini bozmadan cevap verdi. "Duyduğuma göre siz köyün meydanında hayalet avında kaşıkçı'yı döverken, akşam saati dolmadan aşağı köye haber gitmiş. Demişler ki köyün delisi Halil Ağa'nın donuk bacısının ırzına geçmiş. O da onu meydanda evire çevire dönmüş. Eh bu laf da Pala'nın kulağına gidince ne olacak. O adam namusu için on kişiyi doğramış adam. Alır mı bu kızı gelin diye" "Ha bir de delilere bulaşmazmış bu adam. Ne hikmetse onlardan korkarmış. Ona bulaşmazda gelin getireceğinin ipini gevşek bırakan iblis'e neler yapar" “Yani demem o ki…” dedi Esengül'ün eli ağzında hayretle konuşmalarını dinlediği yüzüne yakın. “Senin o iblisin elinde, zorla sahip olduğu köylünün tapuları var. Arkasını kollayan, birkaç itten başka da kimsesi yok. Başında ben gibi bir bela musallat olmuşken bir de Pala'yı karşısına aldı. O İblis Palaya birkaç tarla verir eve gelmeden bu işi sonlandır kızın durumu bu der. Ama bana gelince it gibi merak ediyor. Seni Kaşıkçı'ya gelin etmek için düşünür mü? düşünmez." dedi. Her bir sözü peçenin altından boğuk çıksa da Esengül'ün alnına kazınacak kadar yakınlıktaydı. "Anladın mı? Donmuş aklın bunları alabildi mi?" dedi. Acımasızdı konuşurken. Ağabeyinin kalleşliğini alay edercesine yüzüne vururken eğleniyordu resmen. En kötüsü de doğruyu söylüyordu. Kendi çıkarı uğruna, evi viraneye çevirmiş bir adam, Kardeşim diye ardını kollayacak değildi. Bu kadarını bilmeli, bu kadarını artık kabullenmeliydi. Zayıflamış sinirleri, sesine de yansıdı. Bunu derken aciz olan kendisiydi. O değil de başkası olsun derken kibrinden hala ödün vermiyordu. “Peki neden Kaşıkçı? Sıradan, aklı eren birini niçin şart koşmadın? Onunla evlenince ağabeyimin ayağının altında pul olur. gaddar adamsın o zavallının başını yakmaktan çekmiyorsun madem ben sana ne yaptım. Niçin başımı o deliyi sararak yakıyorsun" dedi. Adam kızın bu kibrini artık görmezden gelecekti. Yoksa boğazına sarılıp şimdiden cezasını verecekti. Yine de hangi akla hizmet bunu yapacağını bilsin d eona göre ayağını denk alsındı. Adam karşısından jeri çekilip gitmeye hazırlanır gibi eğildi ve postallarının ipini bağladı. Doğrulup siyah bol urbanını yakasını sabitledi. Vakti dolmuştu. Çıkacaktı. Çıkmadan hemen önce kızın sorduğu sorunun cevabını da es geçmedi.Siyah eldivenli parmağını Esengül'e doğru uzattı. “Şimdiye kadar ölü gibi mezarında yaşamışsın. Kimsenin derdine derman olmamış, Kimseyi görmemiş donuk gözlerin. O iblisin eteğinde, bol bol günaha batmışsın. Ben de Dedim ki…" "Bu günahkara el uzatayım. Kaşıkçı’ya gelin edeyim de garip anasının aşına, işine yardım etsin. Böylelikle azıcık sevaba girsin." "Aslında tamamen seni düşündüğümden. beni en gizli mahzeninde ağırlayarak yardım ettiğin için bende sana yardım etmek istedim. Öbür dünyaya gitmeden bu sevabı işleyerek günahlarını dökmeni istedim. Tamamen iyi niyetimle. Senin ağzınla o zavallıların evine git de azıcık yardımın dokunsun." dedi. Esengül imayı çözdü. Sözlerin ortasına savrulan vicdan pulunu, avuçlarının içinde tuttu. Dizleri titredi. Islanmaya yüz tutmuş kirpiklerini yumdu. Sonra yeniden açtı. Bu demek oluyordu ki, günahını dökmeye istemeden de olsa hazırdı. Hazır edilmişti. Er diyeceği adam sakat olsa da… İlk günahını onun üzerinde bırakacaktı. Bunca yıllık suskunluğunun bedelini, Bir Deliye gelin edilerek ödeyecekti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD