İyi okumalar dilerim...
Sibel Ateş'ten anlatım...
Bir girdabın içindeyim. Çırpındıkça daha da çok batıyordum en dibe. Etrafımı saran yosunlar demirden birer zincire dönüşürken sıyrılmaya çalışıyor, kurtulmak istedikçe daha da kayboluyordum. Dün gece acele ile yola çıkmış ve İstanbul'a geri dönmüştük.
Havaalanında elimi sıkı sıkıya tutan adam her zaman ki soğuk bakışlı olan adam değildi. Sanki sıcaklığıma muhtaçmış gibi bakan gözleri ile yine ağlama isteği uyanmıştı içimde. Evime gitmek istediğim de beni bırakmamış ve tek söz etmeden beni kendi evine getirmişti. Çantamı özenle daha öncede kaldığım misafir odasına taşımış, elimden tutarak beni o odaya çıkartmıştı.
Ellerimi öpüp "kokun bu odaya çok yakıştı. Hem daha öncede bu odada kaldın yatağı yadırgamazsın" demişti. Usulca başımı sallamış ve kalmayı mecburen kabul etmiştim. Öylesine dengesizdi ki içim içimi yemişti. Sabaha karşı anca gözlerimi kapatmış, gördüğüm kabuslarla da erkenden gözlerimi açmıştım. Şimdi yattığım yatakta tavanı izleyip sıkıntı ile bir nefes vererek yataktan kalktım. Bugün ne olursa olsun evime gitmek istiyordum.
Her şeyden önemlisi Serkay bey ile görüşmem gerekiyordu. Oğuz bey hastaydı ve ben şuan ne ile burun burunayım hiçbir fikrim yoktu. Yatağımı düzeltip saçlarımı topladım. Banyoya yönelerek elimi yüzümü yıkadım ve ağzımı çalkaladım.
Oğuz bey hala daha uyuyorken kendime bir kahve yapmak istemiştim. Her ne kadar soğuk hava olsa da bu evin bahçesinde temiz havaya karşın mis gibi sade kahve güzel olabilirdi. Yavaşça odadan çıkıp merdivenlerden ses çıkartmamaya çalışarak aşağı indim. Koridordan geçip mutfağa girerek gözlerimle etrafı taradım. Kahve makinasını bulunca tebessüm edip hemen o tarafa yöneldim.
Sabah sade filtre kahve paha biçilemez değerdi bence. Kahvemi kısa süre içinde hazırlayıp salona girdim. Adamın evi bile laboratuvar gibi. Her şey nizami derecede düzgün. Bu kadar sıkı olan düzen yüzümü buruşturmama sebep olmuştu. Boydan camı açıp soğuk ama temiz olan havayı içime çektim.
Üşüyeceğimi bildiğim için gözüme kestirdiğim ince televizyon battaniyesini üzerime aldım. Tekrardan kahvemi elime alarak ayağımın çıplaklığını düşünmeden bahçeye çıktım. O kadar güzel bir koku vardı ki tahmin yazdan kalma melisa ağacının son faslı gibiydi. Her şeye rağmen içimde oluşan huzurla bahçe koltuğuna oturup ayaklarımı kendime çektim ve elimdeki kahve kupasına dikkat ederek üzerimi güzelce örttüm.
Hava puslu ve sisliydi. Burada da yağmur yağacağa benziyordu lakin ben beyaz karları çok severdim. Karın ilk yağdığı zaman kuvvetlice hastalansam da benim için ayrı bir değeri vardı. Gökyüzü biz nankör insan oğluna yüreğinden beyaz masumiyet yağdırıyordu ya da ben öyle olmasını diliyordum. Sıcak olan kahvemden bir yudum daha aldığım da "SİBEL" diye kükreyen Oğuz beyin sesi ile yerimden sıçradım.
Daha arkamı dönmeme fırsat bulamamışken tekrar adımı haykırmıştı. İçimdeki korku, havanın soğukluğuyla birleşmiş ve vücudumu deli bir titreme dalgası almıştı. Yerimden yavaşça kalkıp yürümeye başlamıştım ki öfke ile bana doğru gelen Oğuz bey ile duraksadım. Geri geri gidip onun bu halinden kaçmak isterken "NEREDESİN SEN?" diye bağırdı. Korku ile yerimden sıçrayıp "k-kahve" dedim elimdeki kupayı gösterirken. Bir anda duraksamıştı. Dikkatle gözlerimin içine bakıp başını geri atarak derin bir soluk bıraktı. Gözleri tekrar beni bulduğunda "gittin sandım" dedi. Sesi kısıktı ama hala daha öfkeliydi.
İç çekip "erken uyandım ve sadece kahve içmek istedim" dedim. Hala daha aynı delici bakışları ile üzerime doğru gelirken "lütfen Oğuz korkutuyorsun beni" dedim. Evet ona şimdilik ismi ile hitap ediyordum. Sakinleşmesinin, daha düzgün davranmasının yolunu şimdilik böyle bulmuştum. Bakışları hala daha aynı karanlığı korurken tam önümde durup elimdeki kupayı aldı. Gözlerimin içine bakarak bir yudum içti ve tebessüm edip "tadı çok güzel" dedi. Başımı sallayıp "afiyet olsun o zaman" diyerek yanından geçtim ve hızlıca eve doğru yürüdüm. İki gram huzurum vardı, onu da hayvan gibi böğürerek söküp almıştı.
Derin bir iç çekip salona girmiş ve üzerimdeki battaniyeyi yine aynı nizami şekilde katlamıştım. Düzen ve asimetri hastalığı olduğu her halinden belli olan Oğuz beyi daha fazla çekecek halde olmadığım içi şimdilik onun kurallarına uyuyordum. Belime sarılan kollarla yerimden sıçrarken Oğuz bey "beraber kahvaltı yapalım" dedi. Başımı usulca sallayıp "olur" diyerek kolları arasından çıkmaya çalıştım. Daha sıkı bedenimi sarıp açıkta kalan boynuma dudaklarını sürterek "birlikte hazırlayalım" dedi daha kısık bir sesle.
İçimde oluşan karıncalanma hissi ile gözlerimi kapatıp "tamam" dedim. Bir anda beni kucağına aldığın da ise koca bir çığlık atmıştım. Oğuz bey ise gayet keyif alır bir halde kahkaha atıp "bu kadar korkak olma" demişti. Hıyar sayende küçücük çocuk gibi altıma işeyesim geliyor, hala daha korkma diyor.
Başımı sallayıp "ayaklarımda bir sorun yok , yürüyebilirim" desem de beni takmadan mutfağa taşımış ve tezgaha oturtmuştu. Bir anda bacaklarımı açıp arasına girerken şaşkınca gözlerinin içine baka kalmıştım. Yüzünü yüzüme yaklaştırıp "yorulmanı istemiyorum" dedi. Bir an gözleri dudaklarıma takıldı. Kısa bir süre sonra anlını anlıma yaslayıp "hiçbir şey yapmadan nasıl bu kadar tahrik edici olabiliyorsun?" diye sordu.
Onun bu sorusu karşısında ağırca yutkunup "b-en yani, şey bilemiyorum" dedim başımı öne eğerek. Ferah nefesi yüzüme çarparken kendimi kontrol etmem daha da zorlaşıyordu. İki eliyle yüzümü avuçlayıp derin bir ifade ile gözlerimin içine baktı.
Derin bir iç çekip yavaşça yüzüme yaklaştı. Başını hafifçe sağa yatırıp dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Kendimi geri çekmek istediğim de ise yüzümü daha sert bir şekilde tutmaya başlamıştı. Alt dudağımı dişleri arasına alıp hafifçe inlemiş ve emmeye başlamıştı. Ne yapacağımı şaşırmış bir halde öylece dururken "karşılık ver" dedi kısık bir sesle.
Dediğine uymak istemesem de bu girdaptan başka türlü kurtulacağım yoktu. Yavaşça ona karşılık verdiğimde yüzümdeki elleri bedenime inmişti. Gittikçe hızlanan öpüşmeden sonra nefes nefese geri çektim kendimi. Derin derin nefesler alıp kendime gelmeye çalışırken Oğuz bey çatık kaşlarla yüzüme bakıyordu. Korkarak "ne oldu?" diye sordum.
Oğuz bey ise "kaç kere bu anı yaşadın?" diye sordu. Afallamış bir şekilde gözlerinin içine baktım. Ellerini vücudumdan çekip "KAÇ KERE BU ŞEKİLDE BAŞKA ADAMLARLA ÖPÜŞTÜN?" diye bağırdı. Dolan gözlerimle gözlerinin içine bakıp "hayatımda bir kez sevgilim oldu. Seneler önce üniversitenin ilk yıllarında" dedim.
Oğuz bey bu sefer de tiksinircesine bakmaya başladı gözlerimin içine. Tahammül edemeyerek tezgahtan inip koşar adım merdivenlere yöneldim. Yukarı misafir odasına çıktığım an arkamda belirmişti. Öfke ile eşyalarımı toparlamaya başladığımda kolumdan tutmuş ve beni geriye doğru savurmuştu. Gözümden akan yaşı sinirle silip "ne sanıyorsun kendini? Ne sanıyorsun ha?" diye tısladım dişlerimin arasından. O ise saf bir öfke ile yüzüme bakıp "benden önce seni biri öpmüş" dedi. Şaşkınlıkla yüzüne bakıp "ee ne olmuş?" diye sordum. Oğuz bey ise "onunla öpüşmek dışında başka bir şey y-" dediği an kendimi tutamayarak yüzüne sert bir tokat attım.
Sinirle "sakın beni o yatağa attığın sürtüklerle karıştırma. Şimdi önümden çekil evime gideceğim" dedim. Oğuz bey ise "gitme" dedi. Sinir yaylarım iyice gerilmişti. Artık tahammül sınırım kalmamıştı ve yere oturarak deliler gibi ağlamaya başlamıştım. Hasta ruhlu bir adamın elinde delirme eşiğine gelmiştim. Oğuz bey yanıma oturup "Sibel özür dilerim ağlama artık" dese de oturduğum yerden geri geri gittim. Burnumu çekip "beni burada tutmaya hakkın yok, bana dokunmaya, öpmeye ve geçmişimi sorgulamaya hakkın yok" dedim.
Oğuz bey biraz önceki haline nazaran daha iyi gibiydi. Yavaşça yanıma yaklaşıp "korkma benden, sana zarar vermeyeceğim" dese de çığlık atarak arkama bakmadan kaçasım vardı. Kendimi dizginleyip "beni evime götür lütfen" dedim. Oğuz bey "bu akşam Serkay ve Hale buraya gelecekler. Hem iş için, hem de akşam yemeği için" dedi. Kaşlarım istemsizce çatılmıştı. Hangi ara böyle bir plan kurdu ki?
Derin bir nefes alıp "ne zaman belli oldu bu durum" diye sordum. O ise başın çevirip "sabah" dedi. Ağırca yutkunup "Oğuz sabah kalkar kalkmaz Serkay beyi mi aradın?" diye sordum. Sanki köşeye sıkışmış gibi öfkelenmiş "ne o yalan mı söylüyorum?" diyerek sertçe kendini savunmuştu. Durumunu bilmesem de belanın sağlamına çarptığımı yaşadıklarımla görüyordum. Derin bir nefes alıp "hayır ben öyle demek istemedim. Yani şaşırdım sadece" dedim. Yüzüme yaklaşıp "o piçi anlat bana" dedi.
Yüzümü buruşturup "dediğin gibi piçin biriydi ve artık hayatta değil" dedim. Anlamsızca gözlerimin içine bakarken "bak Oğuz daha önce bir sevgilim oldu ama kimse ile yatmadım anladın mı?" diye sordum. Kaşları çatık bir şekilde başını sallamıştı. Devam ederek "yaklaşık sekiz ay çıktık ve benim ilk öpüştüğüm kişiydi. Ama dediğin gibi tam piçin biriymiş ki belasını buldu" dedim. Oğuz bey öfkeli bir soluk verip "nasıl bir bela?" dediğin de "biz ayrıldıktan sonra başka biri ile sevgili oldu. Çok uzun sürememiş kadının kocası ikisini de vurmuştu" dedim.
Çatılan kaşları şaşkınca havaya kalkarken "yani hayatta değil. Ben de hayatıma bir daha kimseyi almadım zaten" dedim. Bu sefer şüpheyle "peki Asil?" diye sordu. Aniden kahkaha atıp "o, tam bir maymun" dedim. Derin bir nefes alıp "çok güzel yıllardı aslında. Gülden ve Asil üniversitenin ilk yıllarında sevgili olmuşlardı. Asil benim hem lisede, hem de üniversitede arkadaşım, daha doğrusu kardeşim gibiydi. Çok güzel zaman geçirir, hepimiz iyi anlaşırdık" dedim. Sıkkın bir soluk "Gülden babasının verdiği karar yüzünden sevmediği bir adamla evlenmek zorunda kaldı. O zamanlar üniversite üçüncü sınıfa geçmiştik. Yaz aylarıydı ve Asil yıkılmıştı" dedim.
Gözlerim dolmuştu o anlar aklıma gelince. Gözlerimi karşımdaki adamın gözleri içine dikip "Asil o, Gülden için intihar bile etti" dedim. Ağırca yutkunup "sonra çalıştı, çabaladı ve erasmus sınavına girip kazandı. Giderken bir veda bile etmemişti. Yıllar sonra onu böyle sağlam, güçlü ve mutlu görmek bana iyi geldi açıkçası" dedim.
İçim titreyerek "biliyor musun? Ben onun kadar seven bir adam hiç görmedim" dedim. Oğuz bey dikkatle dinlemişti beni. Başını sallayıp "hala daha seviyor" dediğin de ben de başımı sallayıp "belki bir gün yine ilk ve tek olan aşkıyla yolları kesişir. Bu saatten sonra ne yaşanılır bilmiyorum ama umarım iki yarım kalan kap dünya üzerinde tekrar bir araya gelir" dedim.
Oğuz "buruk bir hikaye" dediğin de başımı sallayıp "Aslında o kadar şakacı, neşe dolu bir insandı ki hep onun o haline imrenirdim" dedim. Sonra kendimi tutamayarak kahkaha atıp "bir gün yolda yürürken bir kadının önünü kesti. O zamanlar daha liseye gidiyoruz yani çocuk denecek yaştayız" dedim.
Tekrar kahkaha atıp "ay y-yemin ediyorum manyaktı ya" dedim. Oğuz bey de benimle beraber gülmeye başlamıştı. Kendimi toparlayıp "kadına 'hayatımın aşkı olur musun?' diye sordu pat diye" dedim. Oğuz bey şaşırırken "ee kadın ne dedi" dediği an yere kapaklanıp kahkaha atmaya başladım. Allah'ım aklımı sıyırma eşiğine gelmiştim.
Bir insanın hayatına aklı başında kimse girmez mi ya?
Kendimi toparlamaya çalışıp "k-kadın ilk şaşırdı, arkadan öfke ile bastı tokadı Asil'in yüzüne" dedim. Oğuz bey de benim gibi kahkaha atarken ben daha fazla gülmeye başlamıştım. Derin bir nefes alıp "ben ömrümde böyle tokat görmedim Oğuz. Tam bir hafta yüzünde beş parmak izle dolaştı" diyerek daha çok gülmüştüm.
Oğuz duraksayıp yüzüme bakarken ben de yavaş yavaş sakinleşmeye çalıştım. Resmen yanak içlerim ağrımıştı gülmekten. Derin derin nefes alıp Oğuz beyin gözleri içine baktım. Bana doğru yaklaşıp "benden ürkmeni, korkmanı istemiyorum Sibel. Tamam pek de sağlıklı bir adam değilim ama yine de korkma benden" demişti. Tebessüm edip "neden sağlıklı olmadığını söyledin ki?" diye sordum. Oğuz bey kaşlarını çatıp "önemli bir şey değil. Neyse hadi gel ilk kahvaltı yapalım, sonrada akşam içi bir şeyler hazırlayalım" dedi.
Onun söylediklerine uymaktan başka çarem yoktu. Başımı sallayıp yerden kalkmıştım ki bir anda kolumdan tutarak beni üzerine çekmiş ve belimden sıkıca tutmuştu. Şaşkınlıkla gözlerinin içine bakarken "bu kahkahalarını benden başka kimse duymasın" dedi uyarı barındıran bir ses tonuyla. Anlamsızca yüzüne bakıp "ne yani şimdi hiç gülmeyecek miyim?" diye sordum. Oğuz bey "kahkaha atma yeter" dediğin de "buna engel olamam" diyerek kalkmaya çalıştım. Belimden kendine doğru daha çok bastırırken "canımı yakıyorsun" dedim yüzümü buruşturarak. Sakince kollarını gevşetmişti ama hala daha benden bir cevap bekliyordu.
Sıkkın bir soluk alıp "benim en çok sevdiğim şeydir kahkaha atmak. Şimdi onu da mı yapamayacağım?" diye sorduğum da pes etmiş "kalk yoksa yine dudaklarında alacağım soluğu" demişti.
Üzerimizde hala daha pijamalarımız vardı ve biz sevgili gibi evin içinde öyle dolaşıyorduk. İçimi kemiren o korku yerli yerinde dururken onun sergilediği neşeli tavırlarla biraz rahatlamaya çalıştım. Telefonumun çalması ile bakışım arkamdaki tezgaha gidince arayanın Ozan olduğunu gördüm. Alt dudağımı ısırıp elimdeki domatesleri bırakıp telefonu elime aldım. Oğuz bey çatılan kaşları ile yüzüme bakıp "kim?" diye sorunca ağırca yutkundum. Ah be Ozan ne diye ısrarla arıyorsun ki?
Derin bir nefes alıp "Ozan" dedim ve "efendim canım" diye yanıtladım telefonu. Ozan "hiç açmayacaksın sandım. Neredesin?" diye sorunca hiç beklemediğim bir şey olmuş "hadi sevgilim, duşta seni bekliyorum" demişti Oğuz bey. Nutkum tutulmuş, gözlerim ise fal taşı gibi açılmıştı. Utançla "şey Ozan" desem de "kusura bakma erkek arkadaşın olduğunu bilmiyordum" dedi ve telefonu yüzüme kapattı. Yavaşça telefonu kulağımdan indirip karşımda zafer kazanmışçasına sevinen Oğuz beyin gözleri içine baktım. Bir süre yüzüme bakıp "bizim şirkette çalışan Ozan mı bu?" diye sordu.
Sorusunu es geçip "kimsin sen?" dedim. Üzerine yürüyüp "kimsin söyle? Sen hangi hakla bunu bana yaparsın?" dediğim de çok şaşırmıştı. Derin bir nefes alıp "ben sürtük müyüm? Söyle ben bir fahişeye mi benziyorum?" diye sordum. Oğuz bey "ben sadece-" demişti ama elime cam bardağı alıp duvarda patlatarak "SEN SADECE NE? BENİ NE SIFATA DÜŞÜRDÜN FARKINDA MISIN? BEN BUNCA YIL YAŞADIĞIM HER ŞEYE RAĞMEN KENDİMİ KORURKEN, SEN İKİ DAKİKADA BENİM NAMUSUMU İKİ PARALIK ETTİN. PEKİ NEYE DAYANARAK?" diye bağırdım. O kadar acımıştı ki boğazım, bir sonraki güne eminim ki kısık bir ses ile başlayacaktım güne.
Oğuz bey pişmanlıkla gözlerimin içine bakarken "gidiyorum sakın durdurmaya çalışma. Bağlasan da bir dakika daha durmam yanında" dedim. Hemen arkamı dönüp odaya çıktım. Kapıyı kapattığım gibi kilitledim. Üzerimdekilerden kurulup bir kot, bide siyah bir tişört geçirdim üzerime. Saçlarımı tekrardan toplayıp çıkarttığım pijamalarımı valize tıktım. Her şeyimi yanıma alıp odanın kapısı açtım.
Merdivenlerden indiğim de kapının yanında duruyordu. Pişman olmuştu ama bu konu, namus her kadında olması gerektiği gibi benimde en hassas noktamdı. Önümde durup "benim bırakmama izin ver" dediğin de kan beynime sıçramış "ÇEKİL ÖNÜMDEN" diye çığlık atmıştım. Kolumu tutmaya çalıştığında ise "BIRAK DOKUNMA BANA, BİR KEZ DAHA DOKUNMAYA KALKMA SAKIN" dedim.
Önümden burnundan soluyarak çekilmiş dışarı çıkmama izin vermişti. Kapıyı öyle bir kapatmıştı ki yerimden sıçramıştım. Derin bir nefes alıp bir adım atacaktım ki içeriden kırılma sesleri gelmeye başlamıştı. Kapıda duran adam panikle yanıma gelip "Sibel hanım size arkadaşlar eşlik etsin. Gitmeniz sizin için daha sağlıklı olacak" dedi. Başımı sallayıp seri adımlarla evin bahçesine geçerken korkunç derecede bağırışını duymuştum. Bahçeye baktığımda ise bir çok takım elbiseli adamın olduğunu gördüm.
Ben buraya geldiğim de neden bu kadar adamı fark edememiştim?
Koluma dokunulması ise bakışlarımı sağ tarafıma çevirdim. Yapılı çatık kaşlı bir adam "buyurun Sibel hanım" diyerek elimdeki valizi almış ve araca yönelmişti. Ben de aracın açık olan arka kapısından binim koltuğa oturmuştum. Şoför de yerini alınca tam ağzım açacaktım ki "Serkay bey nereye götüreceğimizi iletti" dediğin de başım sallamıştım. Başımı cama yaslayıp yaşadıklarımı düşünmeye başladım. En başından beri uğursuzca gelmişim dünyaya. Her ne kadar aşk çocuğu olduğumu söyleseler de değildim işte.
Ben hep bir uğursuzluk içinde, bataklığın üzerinde debelenen salağın tekiydim. Kaderim kötüydü, şansım yoktu ama hala daha yaşayacağım diye uğraşıp duruyordum. Uzaklaşmak istiyordum bu şehirden, yalnız ve kimsesiz. Zaten öyle değil miydim?
Yalnız ve kimsesiz.
Sıkkın bir soluk aldığım da Serkay beyin evinin önüne gelmiştik. Hale endişe ile kapıda beklerken Serkay bey gergince telefonda konuşuyordu. Nasıl bir kabusun içine düşmüştüm böyle?
Derin bir nefes alıp araçtan inmiştim ama eşyalarım arabada kalmıştı. Hale ile göz göze gelince "Sibel" demiş ve koşarak yanıma gelmişti. Onu görmenin rahatlığıyla ağlamaya başladım. Sıkıca boynuna sarılıp "çıldırmak üzereyim" dedim ve daha büyük hıçkırıklarla ağlamaya devam ettim. Hale sırtımı sıvazlayıp "şştt geçti bak ben yanındayım artık. Hadi sakinleş içeri geçelim" dedi.
Kendimi geri çekip başımı sallarken Serkay bey "konuşmamız lazım" demişti gerginlikle. Başımı sallayıp onu takip ederek eve girmiştik. Ayakkabılarımı çıkarttığımda hemen Hale bir terlik verip elimden tutarak beni salona yöneltmişti. Serkay bey elinde bir bardak su ile yanıma gelip "iç biraz iyi gelir" diyerek bana uzatmıştı.
Elinden bardağı alıp birkaç yudum aldıktan sonra "çok korktum" dedim. Serkay bey "iyi bile dayandın Sibel. Senin yanındayken başka biri oluyor" dedi. Başımı sallayıp "Serkay bey sabah çok erken bir saatte uyanıp kahve yaptım kendime ve bahçeye çıktım. Çok değil yarım saat sonra adımı kükreyerek deli gibi yanıma geldi" dedi.
Gözümden akan yaşı silip "yanıma geldi korktuğumu söylediğim de sakinleşti" dedim. İç çekip "sonra kahvaltı hazırlayalım dedi tamam dedim ve mutfağa beni kucağında götürdü. Sizin dediğiniz gibi onun suyuna gitmeye çalıştım. Elimden geldiğince hassas davranmaya çalıştım ama onun yaptığı çok ağırıma gitti" dedim ve ağlamaya devam ettim.
Serkay beyde, Hale'de olabildiğince sessiz beni dinliyorlardı. Kendimi biraz daha toparlayıp "Ozan aradı, kim diye sorduğunda ondan saklamadım ve Ozan'ın olduğunu söyledim. Telefonu açıp konuşmaya başladığımda 'hadi sevgilim duşta seni bekliyorum' diye bağırdı. Ozan benim çok yakın bir arkadaşım ve düştüğüm durum ise utanç verici" dedim. Serkay bey sıkkın bir soluk alıp karşıma oturdu.
Hale elimden tutup "tamam sakinleş artık lütfen" dediğin de ise "sabah sizi aradığını ve akşam yemeğe geleceğinizi söyle" dedim. Serkay bey "kahretsin" diyerek ayağa kalkıp "yine aynı şeyler" diyerek volta atmaya başlamıştı.
Korku ile "Serkay bey neyi var Oğuz beyin?" diye sordum. Serkay bey "obsesif kompulsif bozukluğu ve öfke kontrolü bozukluğu var. Anlayacağın kendi dünyasında bir ütopya da yaşıyor" dedi.
Dehşetle gözlerimi açıp "aman Allah'ım yani her tavrı, sergilediği her tutum sadece bir hayal dünyasına mı ait?" diye sordum. Serkay bey başını olumsuzca sallayıp "sana telefonda duyguları ne kadar gerçekse, hastalığı da o kadar gerçek dedim" dedi. Başımı sallayıp "ben, kafam çok karıştı" dedim.
Daha ne kadar sarsılabilirdim ki?
Dışarıdan bakıldığında tüm kadınların hayranlık duyduğu bir adam iken o bana saplanmıştı. Bendeki de şans ya ota değil bokun kralına bulanmıştım. Serkay bey "Sibel Oğuz sana yeni tutulmadı. İki sene önce seni yıl dönümü partisinde gördüğün de tutuldu ve kaldı" dedi. Şaşkınlıkla gözlerim açılırken "o zaman Amerika'da yaşıyor ve orada tedavi görüyordu. Fakat amcamın vefatı tüm planları bozdu" dedi. Alt dudağımı dişleyip "biz o gece lavaboda yani lavaboya giderken koridorda karşılaştık. Uzunca gözlerimin içine bakmış ve hiçbir şey demeden gitmişti" dedim.
Serkay bey yanıma gelip tam önümde diz çökerek "en çok senin için tedavi olmak istedi. Sağlıklı düşünmeye, öyle kararlar almaya çalışıyordu ama olmadı. Buraya geldiğinde de iyi bir doktor araştırıp bulduk. Fransa dönüşü oraya gidecek ve tekrardan tedavi sürecine başlayacaktı. Bak Sibel senden böyle bir şey istemem bencillik ama ona yardım et" dedi.
Ne diyeceğimi şaşırmış, öylece karşımda diz çökmüş adama bakıyordum. Serkay bey "o zannedildiği gibi hayata bir sıfır önde başlayanlardan değil" dediğin de ise kaşlarım çatılmıştı. Şüpheyle "ne varsa anlatın o zaman. Ben de ne ile karşı karşıyayım bunu bileyim. Bu adam ne oldu da bu hale geldi?" diye sordum.
Serkay bey "amcam o kadar da sevimli bir adam değil" dedi se sertçe burnunu çekip ayaklandı. İçki köşesinden kehribar rengindeki viskisini kristal bardağa koyup tek dikişte içti. Sinirle "hele ki o yengem olacak fahişe" dediği an buz kesmişti her yanım. Serkay bey gibi bir adam böylesine nefret ve kin doluysa durum sandığımdan da berbattı.
Serkay bey "yengem amcamla severek evlenmemiş. İşte klasik aile bağları zımbırtısı. Oğuz'a hamile kaldı diye yıkmış ortalığı ve hiçbir zaman sevmemeye yemin etmiş. Öyle de oldu zaten hiçbir zaman oğlunu sevmedi aşağılık kadın" dedi. Öfke ile devam edip "hep bir şey bulur ve amcama Oğuz'u dövdürürdü. Böyle geçti Oğuz'un çocukluğu. Amcam ise hem karısına, hem de oğluna kinlendi yıllarca. O evde sevgi yoktu, nefret akıyordu Sibel. Oğuz sık sık evden kaçar bize gelirdi. Hala daha babama, babam der başka bir şey demez" dediğin de ise tutamamıştı kendimi.
Usulca akmıştı yaşlarım Serkay bey "bir gün öyle can havli ile gelmişti ki, ayağında ne ayakkabı var, ne de üzerinde bir tişört. Amcam saatlerce karanlık bir odada bırakmış, üzerine de kemerle dövmüş" dediği an kulaklarımı kapatıp hıçkırarak ağlamaya başladım.
Korkunçtu duyduklarım, şuana kadar duyduğum her şey korkunçtu. Yavuz Dağhan'ın bu kadar korkunç bir adam olabileceği aklımın ucuna gelmezdi. Serkay bey "o zamanlar başladı şiddete eğilimi, istediği her şeyi yaptırma çabaları. Durdurmaya çalıştıkça saldırdı, vurdu, olmayacak işlere girdi" dedi ve başını sallayarak "o sadece bir Dağhan değil Sibel. Acımasız, kana susamış biri Sibel. Bir tek seni düşündüğünde, senin yanında bu kadar sakin kalıyor" dedi.
Duyduğum her şeyin karşısında kanım donmuştu. Hale sıkıca titreyen bedenime sarılıp "Sibel sakin ol lütfen" dese de delirme eşiğindeydim. Hale'nin uzattığı sudan yine birkaç yudum içip "bu, bütün b-bunlar nasıl olur?" diye sordum. Hale'de benim gibi ağlıyordu. Burnunu çekip "ben de dün öğrendim bütün bu olanları Sibel. İnan bana ne diyeceğimi şaşırdım" dedi.
Öylece ağlayarak kaç saat kaldığımızı hatırlamıyorum bile. Serkay bey Oğuz beye bakmaya gideceğini söylemiş ve çıkmıştı. Hale önüme ne getirdiyse hepsini zar zor geri gönderdim. Ağzıma tek bir lokma atacak durumda değildim. Hale "canım gel istersen misafir odasında yat dinlen" dedi. Donuk bir şekilde başımı sallayıp "olur dedim ağlamaktan kısılan sesimle. Yerimden kalktığım sıra kapı çalmıştı. Tekrar yerime sakince oturup Hale'nin geleni karşılamasını bekledim.
Sessizliği bozan ise ayak sesleriydi. Saçları dağılmış, gözleri kızarmış, üstü başı berbat bir halde Oğuz beyi karşımda görünce çok şaşırmıştım. Ayrıca şimdi ne diyecektim ben? O kadar olayın üzerine birde öğrendiklerim vardı işin içinde.
İçimde bir yerler kanıyor, bunu hissediyordum ama ne yapacağımı bilmiyordum. İç çekip ayağa kalktığımda ne Hale gelmişti içeri, ne de Serkay bey. Sadece dış kapının kapanma sesi ilişmişti kulağıma. İçimde bir korku yoktu ama müthiş bir ağlama hissi vardı. Ağırca yutkunup "özür dilerim" demişti kısık bir sesle Oğuz bey. Bakışlarım ellerini bulunca kurumuş kan lekelerini görmüştüm. Endişe ile "eline ne yaptın?" diyerek yanına gidip elini ellerimin arasına aldım.
Oğuz bey ise "beni bırakma Sibel" diyerek kollarını bedenime sarmıştı. Burnunu boynuma sürtüp "sende onlar gibi beni bırakıp gitme"...
Bölüm bitti...