8. Bölüm - Part 2

4570 Words
8. Bölüm - Part 2 Telefonumun çalmasıyla beraber uyandım. Telefonu açmadan önce arayana ve saate bakacak kadar zamana sahip olduğum için şanslı sayılırdım. Çünkü arayan Ümit Beydi ve saat sabahın onuna geliyordu neredeyse. O yüzden telefonu açmadan önce boğazımı sertçe temizleyip yeni uyanmış imajımdan kurtulmaya çalıştım. "Ümit Bey?" Diyerek açtım telefonu. "İzmir Hanım; dün gece parça arazi hakkında dönüş yapmanızı bekledim." Yataktan kalkarken Alina'nın alnına baktım hızlıca. Neyse ki ateşi yoktu. Peki Havin neredeydi? "Ümit Bey, o konu hakkında Hazan Beyin size ve Tahir Beye bir teklifi olduğunu ve bu teklifi sizlere kendisinin iletmek istediğini söyleyebilirim. Bu sebeple haber verm-" "İşleri yürütemiyorsun İzmir." Diye kesti aniden beni Ümit Bey. "Toplantılara yetişemiyorsun, telefonları açmıyorsun, en basit kural olan haberleşmeyi bile yapamıyorsun!" Ümit Beyin mesafeli başlayan ses tonu yükselerek sonlanırken pencere kenarına doğru sekmeye başladım. "Ama efen-" "Tek bir görevin vardı; o da arsayı almak!" Ümit Beyin sinir kat sayısı şiddetle artarken yumruk yaptığım elimi karnıma bastırdım. "Bu benim görevim değil." Dedim ben de sonunda dayanamayarak. "Ben mühendisim." "Hayır değilsin!" Dedi Ümit Bey şiddetle. "Mevcut durumun yüzünden senin için tüm imkânları ve şartları esnettik ama son bir aydır şirketimize yükten başka bir şey değilsin İzmir." Yumruğumu sıkıp tırnaklarımı avcuma bastırırken dolan gözlerimi kapadım usulca. Bunun olmamasını diliyordum ama olacağını da biliyordum. "Çıkışını almak için en kısa zamanda buraya gel." Dişlerimi sıkarak yutkundum. "Gelemem." Dedim sert bir sesle. Ümit Beyin beni paylamak için aldığı nefesin önüne geçerek devam ettim. "İflasın eşiğinden aldığım şirket beni hastalıkla boğuşurken kovuyorsa, hiç kusura bakmayın Ümit Bey ama tedavi için bulunduğum yerden kovulmak için İstanbul'a uçamam." Diyerek kapattım telefonu. Telefonu çaprazımdaki koltuğa fırlatırken ellerimi belime koyarak derin derin nefesler aldım. Son bir aydır yükmüşüm! Adamın dediğine bakar mısın ya? Ben yükmüşüm, öyle mi? İki yıl önce onları iflastan kurtaran projeyi ben getirmiştim şirkete. O işin başarıyla tamamlanması sayesinde kaç iş daha almıştık? O kadar işten sonra şirketin adı duyuldu diye global bir şirketin bünyesine girmeyi başarmıştık da şimdi milyon dolarlık işleri kapabiliyorduk! Ama şimdi, benim bile olmayan bir görevi başaramadım diye kovuluyordum, öyle mi? Hem de yük olduğum için! Gözlerimi sildim sert bir şekilde; ağlamayacağım. Vefasız ve karaktersiz bir iş ve patron için bir damla yaş akıtmayacağım! İş ahlakına uymuyormuşum... Bir kere o şirket, bünyesinde bir tacizci çalıştırıyordu! Çalıştırmakla da kalmayıp mağdurları susturup tacizciyi koruyordu. Kim daha ahlaksız tartışmayalım bile bence. "Anne?" Alina uyanmış olmalıydı. Arkamı dönmeden önce gözlerimi iyice kurulayıp dudaklarımı ıslattım. "Günaydın fıstık!" Dedim neşeli bir sesle. Battı balık yan gider. Tamam, uzun uzun gitmez ama ilerleyen günlerde gireceğim stresi düşündükçe... En azından bugün sinirlenmek, öfkelenmek ve gerilmek istemiyordum. Dağınık saçlarımı omzumun ardına iterek kızımın yanına sektim. "Ayağına n'oldu?" Burnumu kırıştırıp dudak bükerek "Ayakkabımı düşürdüm." Dedim masalsı bir tonda. Baban kıskandı demekten daha tatlıydı. Nitekim Alina Külkedisi masalını biliyordu. "Külkedisi gibi mi?" Diye sordu Alina tıpkı beklediğim gibi hayretle. Başımı salladım. "O zaman prens gelir!" Derken günler sonra ilk defa bu kadar canlı çıkıyordu sesi. Alina babasıyla tanıştığından beri çok daha iyiydi. "Prensi bekleyelim." "Beklerken kahvaltı edelim?" Diye fikir attım ortaya kurnazca. Kabul ediyorum, Alina normalde de çok iştahlı bir çocuk sayılmazdı ama şu son iki gün içindeki iştahın sebebi Hazan mıydı yoksa diğer zamanlarda sadece bana inat etmekten mi hoşlanıyordu? Merak ediyordum doğrusu. "Krep." Dedi elimden tutup zıplarken. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Hazır işsizken dışarıda kahvaltı etmek hoş olmayacaktı ama... Alina iştahsız iştahsız, tamam dememişken ve hatta hazır canı bir şeyler çekmişken ona hayır diyemezdim ya. "Peynirli krep." Göz kırpıp onu kucağıma aldım. Alina'nın krep isterken ki niyetini yüz metre öteden anlardım ama çikolatalı krep hakkını sona saklıyordum. O da eğer güzelce kahvaltı ederse. "Çikolatalı!" Diye ısrarla kucağımda zıplarken sancıyan bileğimi göz ardı etmeye çalışarak "Belki bir tane." diye ağzımın içinde dolandırdım lafı. "Güzel güzel kahvaltı edersen." Alina mutlulukla boynuma sarılırken kapı tıklandı. Havin her neredeyse gelmiş olmalıydı. Alina'yı kucağımdan indirip yatağın ayakucundaki sabahlığa uzandım. Nitekim Mardin'in sıcak ilkbahar gecelerinde askılı ve şort takımımla uyumuştum ve Havin nazarında bu gözlerinin pörtlemesine sebep olacak kadar müstehcen olmalıydı. Ama gelen Hazan'dı. Sabahlığımın iki yanından tutup bedenimi içine saklarken "Hoş geldin?" dedim. Bu bir merhaba cümlesi olsa da tonlamamdan soru olduğu çok belliydi. "Sizi kahvaltıya götürmeye geldim." Dedi Hazan cümlemdeki soru tonunu yakalayarak. Sonra kafasını eğip omzumun üzerinden Alina'ya baktı ve esaslı bir ıslık çalarak "Küçük Hanım hazretleri acıkmadı mı?" diye sordu. Alina abartı bir kıkırtıyla bacağıma sarılıp arkama saklandığında ise şımardığını anladım. Aralarındaki samimiyet ne ara bu kadar derinleşmişti ki? "Biz krep yiyeceğiz!" İştahı artmıştı, şımarıyordu ve sanırım şey... Küçük kızların babalarına âşık olduğu o kritik yaş evresindeydi. Neydi bu durumun adı? Elektra kompleksiydi sanırım. Ama o daha erken dönemde görülmüyor muydu? Hatta görülmüştü bile. Alina Yiğit'e sürekli büyüyünce seninle evleneceğim deyip duruyordu. Benim küçük kızım ikinci defa âşık mı olmuştu yoksa? "Harika!" Dedi Hazan odaya girip bacaklarımın dibine, Alina'nın önüne diz çökerek. "Çok iyi bir krepçi biliyorum. Gelmek ister misin?" Alina kafasını kaldırıp bana masum masum bakarken dudak büktüm. "Teklif sana," Dedim Alina'nın üzerinden laf atarak. "beni davet eden olmadı." Elbette sözlerim Alina için fazlasıyla karmaşıktı ama zaten muhatabı o değildi. Nitekim Hazan kucakladığı kızımla birlikte karşımda doğrulurken prens edasını sürdürmeye devam ediyor ve teklifini tekrar etmek üzere konuşuyordu. "Çok iyi bir krepçi." Dedi laf atışıma çocukça bir karşılık vererek. "Bize katılırsan çok seviniriz." Biraz düşünür gibi yaptıktan sonra yanağımın içini emip "Peki," dedim. Alina'nın hevesini kırmaya hiç mi hiç niyetim yoktu. Kapıyı kapatırken ise normal sesime dönerek devam ettim. "Havin'in nerede olduğunu biliyor musun? Uyandığımda yoktu." "Ben çağırttım." Dedi Hazan Alina ile birlikte koltuğa oturarak. "Sizi almaya geldiğimde sorun olsun istemedim." Başımı anlayışla salladım. Sekerek çantaya yöneldiğimde ise sordu. "Üzerine basamıyor musun?" "Ayakkabısını düşürmüş!" Diye araya girdi Alina heyecanla. "Prensi bekliyoruz." "Allah Allah?" Dedi Hazan kuşkuyla karışık bir dalgayla. "Prens kimmiş?" "Babam." Alina babam, kelimesini öyle bir içtenlikle söyledi ki ikimiz de anında donakaldık olduğumuz yerde. "Annemin prensi babam." Hazan'a bakıp çocuk işte, dercesine elimi sallasam da içim bir minik cız etti. Hadi Hazan Alina'yı öğrenmiş, kabul etmişti, ya Alina? Çocuk babasını deniz aşırı ülkelerde çalışan ya da denizlerde dolaşan biri sanıyordu. Hazan'la tanıştıktan hele hele onunla kaynaştıktan sonra babasının Hazan olduğunu nasıl söyleyecektik ona? "Öyle mi? Baban nerede?" Diye sordu Hazan bu sorunun üzerine. Merak edip bana soramadıklarını ona soruyordu fırsat bu fırsat. Gerçi bana sorsa ben de açıklardım. Hatta daha doğrusunu açıklardım ama bana sormaya tenezzül etmemişti. "Dışarıda." Dedi Alina. Hazan'ın gömlek düğmesini açmaya çalışıyordu ama parmak kasları bunun için yeterince güçlü değildi. "Dışarıda?" Diye sordu Hazan bana dönerek. Bu kez şaşkınlığına eşantiyon olan gerginliği çok daha büyüktü. "Yurtdışında demek istiyor." Diye düzelttim Alina'yı. Üzerine bir tayt ve ince kumaşlı hafif bir sweet seçip koltukta yanlarına oturarak Alina'yı kucağıma aldım. Kızımın üzerindeki pijamaları çıkartırken çok kısa Hazan'a baktığımda dudaklarının gerilmiş ve birbirine bastırılmış olduğunu görerek onu rahatlatmam gerektiğine karar verdim. "Babası kızına her hafta mektup yazar, gittiği ülkelerden fotoğraf gönderir, değil mi Alina?" Dedim tatlı tatlı ama bu nedense Hazan'ı daha gerdi. Ellerini büyük bir gürültüyle bacaklarına çarpıp hışımla yanımızdan kalkarken söylediklerimi duymaya tahammülü yok gibiydi. Oysa benim tüm niyetim Alina Hazan'ı tanımasa da Alina'nın babasını çok sevdiğini ona göstermekti. "Sizi aşağıda bekliyorum." Dedi Hazan. Sanki burada olmaya dayanamıyor gibiydi. Yanlış bir şey mi söylemiştim? "Haz-" Ama kapıyı kapatıp çıktı. Ben ne demiştim ki? "Anne hadi!" Alina elimden tutup beni sarsmaya çalışıncaya kadar orada öylece kalakaldım. Ne demiştim ki ben? "Elbise giyelim." Diyerek kucağımdan yere süzülen kızıma bakıp dağınık saçlarımı başımın ardına ittim. Neye kızmıştı ki bu kadar? "Bunları giyelim." Alina ağzı açık bavulumuzun önüne oturup kıyafetlerimizi rakun gibi deşmeye başladı. En sevdiği elbiseyi aradığına emindim. Çünkü belli ki Hazan'la bir randevuya hazırlanıyordu minik kızım. "Bunu giyelim!" Diyerek sevimli mi sevimli elbisesini çıkarttı bavuldan. Bu ona biraz küçük geliyordu ama kendini bildiğinden beri en sevdiğiydi ve elbisenin artık ona küçük geldiğini hala daha kabul edemiyordu. "Bu sana küçük artık bir tanem." Dedim usulca. Anında sarkan dudağı ve kırılan kaşları bana adata yalvarsa da içine sığmazdı ki. Yine de o bakışlara dayanamıyordum ve bu krizi bir ağlama ritüeline döndürmeye de hiç niyetim yoktu. O yüzden "Peki, gel bakalım, hala üstüne olacak mı deneyip görelim." derken dizlerimin üzerine çökerek kolları ve eteği dantel fırfırlı, tozpembe elbiseyi giydirmeye başladım. Üzerine olmadığını gördüğünde kendisi vazgeçecekti zaten. "Oldu!" Fakat vazgeçmedi. Sadece içine sığabildiği için hala elbiseyi giyebileceğine inanıyordu. Oysa elbise dardı ve kızım yaşına göre epey hızlı uzuyordu. "Tatlım ama bu sana dar." Dedim sempatik bir sesle. "Gel sana o zaman şu ete-" "Bunu giyeceğim!" Ellerini dar göğsünde birleştirip bana kötü kötü bakarken hayretle afalladım. İlk defa bu kadar net bir şekilde bana karşı çıkıyordu. Küçük fare! Randevusu için anasına başkaldırıyordu ha. Dudaklarımı birbirine bastırıp gözlerimi kıstım. Alina'yı kıskandığımdan falan değil ama bana, bana, anasına ihanet değil miydi bu? "Gel buraya," Dedim sakinleşmiş bir öfkeyle. "En azından saçını toplayalım." İstemeye istemeye yanıma geliyordu. Hem trip yiyorduk hem de azar. Oh valla. Acaba sonradan değil de doğar doğmaz babasıyla buluşsaydı bana hiç yüz verir miydi? Şu hallere, edalara bak. Babacı fare... Saçmalama İzmir... Sen Hazan'la bu iletişimi kuramıyorsun diye kızını kıskanıyorsun. "İki tane bağlayalım." Alina hayatında ilk defa olsa gerek uslu uslu saçları için yatağımızda otururken iç çektim. Elbette ki saçları yataktan kalkmış olmanın verdiği dağınıklıkla olduğundan da karmaşıktı ama bunu avantajıma çevirebilirdim. Tarakla Alina'nın saçlarını sadece ortadan ikiye ayırdıktan sonra parmaklarımla olabildiğince hafifçe tarayarak saçlarının tepesinde iki kulak olarak topladım. Ardından ise küçük, minik topuzlar yaparak lakabını taktığım gibi bir fareye çevirdim onu. "Fıs fıs da!" Diyerek yataktan kayıp bavula gitti. Büyüdüğünde ondan makyaj malzemelerimi saklamam gerektiğini not ettim aklımın bir köşesine. Şimdiden parfümlerime göz diken sekizinde dudak nemlendiricilerime, onunda farlarıma, on beşimde rujlarımın peşine düşerdi muhakkak. Onun kullanmasına izin verdiğim iki parfümümü yatağın üzerine koydum ama minik fare rakunluğa devam ediyordu. "Seninkini sıkalım." De La Cour marka Amelié kokumu çantamın dibinden çıkartırken "Sadece iki fıs, tamam mı?" diye sordum. Bebek pudrasına benzer fresh bir kokuydu ve aslında en sevdiğimdi ama biraz fazla kadınsıydı. Kesinlikle Alina'ya uygun değildi ancak anladığım bu kahvaltının onun için mühim olduğuydu. O yüzden izin verdim. Boynunun iki yanına sıktıktan sonra onu banyonun boy aynasına yönlendirip kendi etrafında dönmesini izlerken, "Hazırsınız küçük hanım." dedim. Alina hazır olduğu için beni beklemek ona umduğundan da zor geldi. Bu sebeple aksak ayağıma rağmen olabildiğince hızlı hazırlanmaya çalıştım. Üzerime sütlü kahve, balıkçı yaka, kolsuz bir crop, altıma da bileğimin iki parmak üzerinde, haki renk bir kapri alırken boğazımın üzerine birkaç pembe altından zarif kolye taktım. Esasında Alina'dan daha hızlı hazırlanmıştım. Omzuma çantamı takarken gelen mesaja dikkat kesildim. 'Alina'nın doktor raporlarını da getir. -Hazan' Dudağımı ıslattım. Elbette, bizi kara kaşımız, kara gözümüz için kahvaltıya çıkartmıyordu. Çıkmadan önce doktor raporlarını da çantama alıp spor ayakkabılarımı ayağıma geçirdim. Bizi lobide bekliyordu. Biraz daha sakinleşmiş gibi görünse de gerginliğini hala okuyabiliyordum. Gerçi bakışları ne kadar sert olursa olsun Alina'ya döndüğü anda maskesini takıyor ve Alina'nın beyaz atlı prensine dönüşüyordu. "Küçük Hanım hazretleri?" Hazan yanımıza gelirken Alina da adımlarını hızlandırmıştı. Hem utanıyordu hem de ona koşmak istiyordu, garip. "Aşçı beye söyledim. Şimdiden krepleri yapmaya başlamış." Sevindim. Konu benimle alakalı olmasa da aç olduğum doğruydu ve doğrusu... Krebi en az Alina kadar çok severdim. "Gidelim o zaman." Dedim iki âşık kuşun dikkatini çekercesine. İşe yaramıştı. Hazan Alina'yı kucağına alıp koca adımlarla yanıma geldiğinde ben sekmekle meşgul olsam da centilmenliği elden bırakmadı. Kucağında kızımla geçmem için kapıyı tutuyordu. Arabasını değiştirmişti. 2022 model bir Mercedes Benz otelin önünde dururken yutkunmakta güçlük çektim. Bebek gibi bir şeydi bu. Rengi de resmen, beni yala, yut, diyen cinstendi. Fırtına mavisi bir bebek. Yalanmamak için zor tuttum kendimi. "Arabayı değiştirmişsin." Dedim kendimden bir haber şekilde. "O bilekle tırmanamazsın diye düşündüm." Derken yanımdan geçmiş, Alina'yı arka kapıdan bebek koltuğuna yerleştirmeye başlamıştı. Bebek koltuğu da almıştı demek? Tamam, Ayşem duruma hâkimdi ama ya diğer aile üyeleri? Onlar bu bebek koltuğunu hiç mi sorgulamamışlardı? Belki Ayşem ve Hazan'ın da bir çocuğu vardı! Var mıydı? "Öne geç lütfen." Dedi Hazan benim de arka kapıya yöneldiğimi gördüğünde. Aslında bu alışkanlıktı. Yiğit'in arabasında bebek arabası olmadığı için Alina'yla birlikte arka koltuğa oturmaya o kadar alışmıştım ki. Yine de sözünü ikiletmeden ön koltuğa geçtim. Araç dün geceki gibi yüksek olmadığı için şanslıydım. Tek hamlede koltuğuma yerleşirken aynadan Alina'nın kemerlerini bağlayan Hazan'a bakıp gülümsememi bastırdım. İtiraf etmesi ne kadar zor olursa olsun bir hayalimin ortasındaydım. Bunun sadece Hazan'la da alakası yoktu. Kendime bakıyordum; çocukluğuma... Bu öylesine bir an olsa bile benim hiç ama hiç deneyimlemediğim bir andı. Babam beni değil arabanın çocuk koltuğuna oturtmak, annem ve benimle beraber kahvaltıcıya bile gitmemişti. O yüzden... Şimdi bu an bana fazlasıyla duygusal hissettiriyordu. Gereksiz duygusal hatta. Hazan direksiyona geçmeden önce nemli gözlerimi kurulayıp Alina'ya doğru başımı uzattım. "Rahat mısın?" Başını salladı hızlıca. "Acıktım ama." "Hemen gidelim öyleyse." Kendi hava akımıyla yanıma oturur oturmaz Hazan'da tıpkı ben gibi başını arkaya çevirip Alina'ya baktı. Yüzünü yanı başımda hissetmek kızarmama sebep olduğundan onu beklemeden önüme döndüm. Oysa önce Alina'ya göz kırptı ardından ise dikiz aynasına ayar çekip kontağı çevirirken sordu. "Hastane raporlarını getirdin mi?" Dikiz aynasından Alina'ya bakarken soludum. "Onun yanındayken bu konuları konuşmuyorum." Dedim usulca. "Ama evet, getirdim." "Sorun değil." Tüm dikkati pür dikkat yolaydı. "Gittiğimiz yerde oyun odası var." Hazan'ın aklından geçenleri anlıyordum ama bundan emin değildim. Nihayetinde Alina kemo alıyordu ve mevcut mikroplara karşılık diğer herkesten daha çok tehlike altındaydı. Oynayan çene kaslarından damağını emdiğini fark ettim. Kaşları da hafiften çatılmıştı. "Dünkü iş toplantısı hakkında," Diye sorarken kısa bir an için bana çevirmişti başını. "sorun olmadı, değil mi?" İç çektim. Dediğim gibi, sorunlarımla ilgili kapısını çalacağım en son tercihti Hazan. O yüzden onu geçiştirmek için öylesine birkaç cümle zırvaladım. "Beklediğimden fazlası olmadı." Derken telefonum çantamı titretmeye başladı. İsabetli bir tahminle arayanın Ebru olduğuna kalıbımı basardım. İşten çıkarılmamı duymuş olduğuna emindim. Ekibindeki mühendis kovuldu; muhtemel ki haberi olmuştu. Ebrushka Arıyor... Şu an bu konuşma için hiç mi hiç müsait değildim. O yüzden meşgulüm seçeneğini tıklayıp Ebru'yu meşgule attım. Kahvaltı da bir ara onu arardım. Ama bir kez daha aradı. Hızlıca etrafı kolaçan ettiğimde aramaları Hazan'ın da fark ettiğini gördüm. O yüzden hızla bir açıklama yazarak telefonu hepten uçak moduna aldım. 'Tahir beyin istediği arazide onkoloji merkezi vardı Ebru; o yüzden ne ben Hazan'dan araziyi isteyebildim ne de Hazan araziyi vermeye gönüllü oldu. Tahmin edersin cicim; evet, işten atıldım. Hayır, iş için bir b planım yok ve yine hayır, Hazan'a durumu anlatıp ondan iş falan istemeyeceğim. Henüz Yiğit'i aramadım ve hayır Ebru, akşam içmeye de çıkamayız. Yarın gece müsait olursan yarım saatliğine görüşürüz. İzmir' Umduğumdan uzun bir mesaj olmuştu ama soracağı soruları tahmin ediyordum ve bu cevaplar onu bir süreliğine oyalayacaktı. "Yiğit mi?" Hazan'ın mesafeli sesi beni telefonumdan koparırken başımı salladım olumsuz bir şekilde. "İş." Dedim sadece. "Yiğit mesaj atamaz." Karın kasları sarsılırken burnundan ironik bir nefes vererek sordu. "Neden?" "Sınır ötesinde." Telefonu çantama atarak Hazan'a döndüm. "Görevde." Kaşları çatıldı hafiften. Yiğit'i araştırdığına emindim. En azından kızının baba hanesinde yazan adamı merak etmişti ama hiçbir şey bulamadığına emindim. Bulamazdı çünkü Yiğit özel harekâtta istihbaratçıydı; kendi adıyla hiçbir sosyal mecrayı kullanmazdı ve oldukça da ketum bir adamdı. Hazan'ın sahip olmakla övündüğü soyadının, Yiğit'in kim olduğunu bulduysa bile ne işle uğraştığını ya da nerede yaşadığını bulmaya yettiğini sanmıyordum. "Asker yani?" Cümlede soru eki olmamasına rağmen tınıdaki soru işaretini koklayabiliyordum. "Evet." Demekle yetindim. Böyle davranmamın sebebi uyuzluk değildi. Yiğit'in mesleği ketum olmayı gerektiriyordu ne yazık ki. Gıyabında da konuşuyor olsam onun özel harekâtçı olduğunu açıklama haddine sahip değildim bu yüzden. "Yüzük takmamana kızmıyor mu?" Uzun bir sessizliğin ardından gelen bu manasız soru karşısında kaşlarım çatıldı. Orada bir tek taş olmadığını biliyor olmama rağmen gözlerimi parmaklarımdan alamadım. "Neden takacakmışım ki?" Diye sordum afallamış bir ifadeyle. "Evli değiliz." Ayrıca üvey de olsa kuzenle ilişki... Asla düşünmeyeceğim bir durumdu. O durum ki kırmızı çizginin ötesinde kalıyordu. Ensest tanımının birincil derece aile üyeleri arasındaki cinsel ilişkiye dendiğini biliyordum ama kuzen de benim için kardeş gibi bir şeydi. Ne üvey olması ne de sadece Alina için bile olsa evlenilmiş olması ki evlenmemiştik, düşünülemezdi! Araba sarsılırken Hazan el frenini çekti. "Evli bile değil misiniz yani?" Diye sorarken bana dönmüştü. "Değiliz." Dedim bariz olanın altını çizerek. Amcamın üvey oğluydu. Hatta üvey oğlu bile sayılmazdı. Sadece resmi olarak amcamın oğluydu işte. On üç yaşında annesi amcamla evlendiğinde ailemize katılmıştı ve on dördünde askeri liseye gittiğinde neredeyse ondan kopmuştuk ama şimdi baktığımda Alina'nın şansına seviniyordum çünkü baba tarafımın neredeyse ortak kullandığı bir yazlığımız vardı ve biz Yiğit'le tüm yaz Türkbükü'nde beraber takılırdık. Bu yüzden de o benim kardeşim gibi bir şeydi. "Evli mi olmamız gerekiyordu?" Diye sordum Hazan bana bakmaya devam ettiğinde. Yani tamam, Hazan'a Alina'nın soyadı hanesinde Yiğit'in yazdığını söylemiştim. Bu yalan sayılmazdı ama doğru da değildi. Çünkü Yiğit annesinin evliliği dolayısıyla amcamın nüfusuna geçmemişti ama amcam mahkeme kararıyla onu kütüğüne alması sadece bir yılını almıştı. O yüzden evet ben Yiğit'le evli değildim ama soy isimlerimiz aynıydı ve bu konu Alina'nın kütüğü konusunda bize oldukça yardımcı olmuştu. Hazan dudağını ıslatıp ısırırken kısılı gözlerimin altından ona baktım. "Sorun ne?" "Fazla rahatsın." Dedi tane tane dişlerinin arasından soluyarak. Gözleri arada bir dikiz aynasından Alina'ya kayıyor, tüm sinirine rağmen ona belli etmemeye çalışıyordu. "O adam Alina'nın yanına girip çıkıyor mu?" "Evet." Dedim gayet rahat bir tonda. "Dayısı çünkü." Gözleri zaten bana dikili haldeydi ama şimdi donakalmış gibi görünüyordu. Kaşları çatılmak için kasılıyor ama donuk ifadesi buna dahi izin vermiyordu sanki. "Nas... Ağabeyin mi?" "Kuzenim." Dedim net bir ifadeyle. Boğazını temizlemeye çalıştı. Bu kez sadece Alina'ya değil bana da kaçamak bakışlar atıyordu. Sadece bir an gülümsüyor sandım ama bu bir yanılgıydı; dudaklarını birbirine bastırıyordu. Duraksadı; tekrar bana baktığında ise "Evli olduğunuzu sanıyordum." Dedi itiraf edercesine. Dudaklarımdan hava bombası patlamış gibi gülerken gözlerimi devirdim. "Kuzenimle evlenmem!" Kursağımda aniden peyda olan kusma dürtüsüyle yüzümü buruşturdum. "Asla." Sözlerim onu gülümsetirken tekrar kontağı çeviriyordu. "Bu Yiğit... Subay falan mı?" "Görüntüsüne bile ulaşamadın mı?" Diye sordum ukala bir ses tonuyla. Başını omzuna doğru yatırırken gülümsüyordu. "Okullu değil mi?" "Kuleli'den mezun." Dedim. Detaya giremezdim ama bu kadarını söyleyebilirdim. "Teğmen o zaman." Bildiğim kadarıyla okuldan teğmen olarak mezun oluyorlardı ama kaç yılda bir rütbe atladıklarını bilmiyordum. Nitekim Yiğit şu an da otuz üç yaşındaydı ve muhtemelen rütbe atlamıştı. "Evet." Demekle yetindim. Bu esnada mevzubahis kahvaltıcıya gelmiştik. Hazan arabayı park ederken ben de çantamı toplayıp kemerimi açtım. Tüm yol boyunca pencereden dışarıyı seyreden Alina neredeyse uyumak üzereydi. Arabaların Alina'yı hipnoz edip şıp diye uyutma becerisi vardı. Aslında hala ayık olmasına şaşıyordum. "Uyan küçük fare." Diyerek Alina'nın kapısını açtım. Normalde uyumak için benimle kavgaya bile girişebilirdi ama uykunun alternatifi Hazan'dı ve sanırım kızım tercihini babasından yana yapmayı seçiyordu. "Uyumuş mu?" Diye sordu Hazan arkamdan. Kemerleri açmakla meşguldüm ve ona dönerken gülümsüyordum. "Seninle randevuya çıkıyor," Diye fısıldadım. "asla uyumaz." Söylediklerime karşılık şaşırsa da geniş gülümsemesini yakaladım. Evet, Alina ve Hazan tanışalı bir hafta bile olamamıştı ama burada üç yaşındaki bir bebekten bahsediyorduk. Onun âşık ya da hayran olması için sadece birkaç saat yeterdi. Ve Hazan onun yanında birkaç saatten fazla kalmıştı. "Atla bakalım fare." Dedim onu ayaklarının üzerine bırakırken. Ama Hazan buna müsaade etmedi. Ben Alina'yı yere bırakır bırakmaz onu kolları arasına almıştı. Arkalarından sekerken "O yürüyebiliyor." Diye söylendim. "Bende kucaklayabiliyorum." Diye cevap verdi Hazan arkasını bile dönmeden. Güldüm. Çok güzel, kimsenin, özellikle de Hazan'ın hayatında bir numaraya yerleşmek gibi bir planım yoktu ama Alina tüm mahrem alanlarımı fethediyordu. Yiğit'i elimden almıştı, Ebru'yu da. Sayesinde ananesi ve dedesi tarafından aforoz edilmiştim zaten. Şimdi de Hazan... Tamam, Hazan'ın önceliği olma durumum zaten yoktu ama hatun artık kendini Hazan'a adamıştı ve anasının yüzüne bile bakmıyordu. Bu biraz ayıp sayılırdı bence. Sonuçta hamilelikte uyuyamayan, boklu bez temizleyip kusmuklu tişörtlerle dolaşan bendim. Hazan değil... Bir de arkalarında sakat bir kadının olduğunu unutmuşlar gibi basıp gitmişlerdi ya! Sekmelerim ayağımın kenarına basıp koşturmalara dönse de yetişemedim. Artık gözümün ucuyla bile takip edemiyordum onları. Kapıdan girip gözden kaybolmuşlardı. "Rezervasyonunuz var mı efendim?" Kapıda durduruldum. Gözlerim onları arıyor ama boşa kürek çekiyor gibiydi. "Hazan Hükümran." Dedim tek solukta. Rezervasyonlu bir mekâna spontane gelmediğimize emindim. "Arkadaşım size yardımcı olsun." Garsonun peşine takılsam da hala onları arıyordu gözlerim. Ve buldu da. Garsonun omzuna dokunurken. "Teşekkürler ama arkadaşımı gördüm." Diye mırıldandım. Oyun parkının önündeydiler. Elbette Alina'nın eğlenmesini çok istedim ama kendisi mikrop ve bakterilere karşı diğer çocuklara oranla çok daha savunmasızdı. Bileğimin sancısını umursamadan neredeyse yere sağlam sağlam basarak koca adımlarla yanlarına gittim. Alina'nın ayağına galoş giydirmişlerdi ve neredeyse alana girmek üzereydi. "Olmaz!" Dedim soluk soluğa. "Sorun değil hanımefendi, oyun ablalarımız var." Dedi oyun alanının yöneticisi olduğunu düşündüğüm kadın. Hazan'a bakıp başımı salladım. "Olmaz Hazan." "Burayı özellikle Alina için seçtim, İzmir." Dedi Hazan dikkatle. "Sorun olmayacak." Gözlerimi kaparken derin bir soluk aldım. "Birkaç gün içinde kemo alacak, hasta olmaması gerekiyor." Gaddar bir anne olduğumun sanılmasını istemiyordum. Elbette Alina'nın mutluluğu her şeyden önce geliyordu; tek bir şey hariç. O da sağlığı. Günde bilmem kaç çocuğun gelip oynarken öksürdüğü, hapşurduğu ve hatta işediği bir yerde onu sağlıkla geri alamayacağımı biliyordum. O yüzden bu sakıncalıydı. Alina gözlerime bakıp ağlamaya hazırlanırken başımı olumsuz anlamda sallamaya başladım. "Olmaz Alina." Çığlığı bastı. "Hastaneye gitmek zorunda kalırız." Diye açıklamaya çalışsam da kar etmiyordu. Ağlıyordu ve bu kez gözlerinden sicim gibi yaş geliyordu. Bunun sebebini biliyordum. Doğru düzgün parklarda oynayamamıştı ve şimdi onun elinden oyuncağını alıyordum. "Hep ordayız!" Diye bağırdı bana. Elbette tüm bu konuşmalarında üç yaşındaki çocuğun çiğ öfkesi, kekelemeleri ve söz tekrarları oldukça net duyuluyordu. Elinden tutup önüne eğilirken ona sarılmak için hamle yaptım. Bana sırt çevirmesini bekliyor olsam da duygusal anlamda buna hazır değildim ve yaralandığımı itiraf etmeliyim. "Ama hasta olursan bu sefer uzun uzun yatmak zorunda kalırız." Diye mırıldandım. Omuz silkti. Çöktüğüm yerden Hazan'a dönerek yutkundum. O da ne yapacağını şaşırmış haldeydi ve üzgün görünüyordu. Uzattığı eline tutunup karşısında doğruldum. "Özür dilerim." Dedi çarçabuk. "Bu hiç aklıma gelmemişti." Ona kızmadım. Benim aklıma gelebilmesi için Alina'nın kemolu haliyle gribe yakalanması gerekmişti çünkü. "Konuşmamı ister misin?" Hayır, anlamında başımı salladım. "En azından birimizle iyi anlaşmaya devam etmesi gerekiyor. Bırak cadı kadın ben olayım." "Çok bildiğimden değil ama... Telefon falan versek." İlk tercihim değildi. Aslında tercih listemde bile yer almıyordu ama boya kalemlerini ve defteri ret ederse mecbur sığınağım şirinler olacaktı. Çantamı Hazan'a uzatırken "İçinde boya kalemleri ve resim defteri var." dedim. "Onları kendi önüne koy, ben de birazdan Alina ile geleceğim." "Getirebilecek misin?" Diye sordu emin olamayarak. Başımı eğerken ona ayıplayarak baktım. "Hazan sen geçen gün baba olmuş olabilirsin ama ben anne olalı üç yıl oluyor." Meydan okumamı fark ederek tebessüm etti. Onu izleyip masamızı öğrendikten sonra bana sırtını dönmüş ama oyun alanına girmeyi ret eden Alina'nın önüne çöktüm tekrar. "Şirinler izlemek ister misin?" Sessiz kalsa da omuzları isteksizce kıpırdıyordu. Beni ret etmek istediğini biliyordum ama şirinler onun için ret etmesi zor bir teklifti. Yine de bana dönmeyi ret ediyordu. Teklifi yükseltmeye karar verdim. "Tüm kahvaltı boyunca." Bu kez omuzları oynamadı. Bana dönerken isteksiz olmasına rağmen dönmüştü ve bu cevabın evet olmasını umdum. Ona şirinleri vermeyi hala düşünmüyordum. Asal planım onu şirinler vaadiyle kandırıp âşık olduğu Hazan'dan resim yapma teklifi almasını sağlamaktı. Şirinlere ne kadar tav olursa olsun âşık olduğu babasına karşılık verecek ve an itibariyle sinir olduğu anasına asi davranma hakkı elde edecekti. En azından planım bu yöndeydi. Eğer plan bu doğrultuda işlemezse de mecbur şirinleri açacaktık. Elimi uzatarak "Hadi gidelim." Dedim. Gönülsüz de olsa tuttu elimi. Yavaş yavaş masamıza gittik. Çoktan soğuk ikramlıklar masaya konmuştu ve bebek sandalyesi de mevcuttu. Buna rağmen Hazan'ın önünde peynir ve kaymağın yanında boya kalemleri ve resim kitabı da vardı. Hatta kitabı açmış bir deveyi boyuyordu. İstifini bozmadan devam ederken bana çok hızlı bakıp göz kırpsa da hiç Alina'ya dönmemişti. "Ne yapıyorsun?" Alina elimi bırakıp Hazan'ın yanına gitti merakla. Ben de olacağını tahmin ettiğim şeyin oluşunu izlerken sandalyeme kuruldum. Hazan Alina'yı kucağına almış, onunla beraber boyamaya devam ediyordu. Alina'ya telefon teklif dahi etmedim. Aklı tamamen dağılmıştı. Garson ardı ardına masayı döşerken ise emin olamadan telefonumu elime aldım. Telefonu en azından bugün için kapatmayı planlamıştım ama aslında Ümit Beyin ardımdan ne gibi talimatlar verdiğini merak etmiyor da değildim. Telefonu açtım. Onlarca arama vardı ve hepsi de istinasız Ebru'dandı. Ve en sonunda da bir mesaj... 'Tazminatını yakıyorsun İzmir. -Ebrushka' Gözlerimi devirdim. Adi adam. Çıkışımı almaya gitmeyi ret ettiğim için tazminatımı yakmakla tehdit ediyordu beni. Evet, cebimden fazladan çıkacak beş kuruşa muhtaçtım ama iki yıllık tazminatımı haksız yere yutmayı planlayan bir adamın kıçını falan da yalamazdım. Telefonu tekrar kapatırken Hazan'ın Alina'yı bebek sandalyesine oturttuğunu fark ettim. Önünde boyama kitabı açılıydı ve tüm dikkati orada gibi görünüyordu. "Bana tedavi planından bahset." Dedi Hazan kısık bir sesle. Alina'ya baktım çarçabuk. "Alina'nın yanında..." "Bu sebeple oyun alanı olan bir yer seçtim ama onu oraya gönderemiyoruz ne yazık ki, değil mi?" Diye sordu sandalyesini Alina'dan uzaklaştırarak. "Ama bu konuyu daha fazla erteleyemeyiz." Bir ettiğim kollarımı masaya koyup onun olduğu tarafa doğru eğildim. Haklı sayılırdı. "Doktorumuz Asaf Bey." Diye başladım. "Daha önce Ali beyle ilerliyorduk." "Peki ne diyorlar? Seyir hakkında?" Diye sorunca konuşmaktan imtina ettiğim durum üzerine dudaklarımı araladım. "Şu an ikinci evrenin sonlarında." Dedim güç bela. "Daha da doğrusu üçüncü evrenin başlarında." Bakışlarımı masaya çevirip dudaklarımı birbirine bastırdım. "Kemo alıyor. Ayda iki kere." "Işın?" Diye sordu. "Tedavi olarak kemoya başladık." Dedim usulca. "Yolda tedavi yöntemi değiştirmek çok da tercih edilmiyor." Başını salladı. "Bunu Asaf'la konuşalım." Dedi. Elini uzattığında dosyaları istediğini anladım. Çantama uzanırken devam ediyordum. "Aslında ameliyat ihtimali üzerine konuştuk ama Alina'nın ikinci kez hasta olması... Durumun kronik olduğunu gösteriyor. O yüzden de-" "Yeni bir iliğe ihtiyacı var." Diye kesti beni. Dosyaları elimden alırken başımı salladım. "Bizim ailemiz pek geniş değil." Dedim utançla. "Ama neredeyse herkes ilik örneği verdi. Uyumlu kimse yok." "Umarım bizden birinin ki uyumlu çıkar." Dedi Hazan dosyaları incelerken. Arada telefonuyla raporların fotoğrafını çekiyordu ama bir kulağı da bendeydi. "Çıkmazsa?" Diye sordu başını kaldırarak. Dilimi dişlerimin arasına koyup ısırdım. "Bu konuda bir b planımız var mı?" Planım vardı ama planımız... O bambaşka bir konuydu."Aslında var." Dedim güç bela. Adam evli olmasa bu teklifi yaparken daha az utanırdım ama şimdi mevcut durumlar yüzünde kıpkırmızıydım. "Kardeşler arası ilik uyumu hakkında bir şeyler söyledi aslında Asaf Bey." Bu, senden çocuğum olsun istiyorum demekten daha nazik bir söylemdi sanki, ha? Hazan doğrudan bana bakıyordu. Yüzünden hiçbir şey okuyamıyordum ama onun ırzına, namusuna göz diktiğimi sanmasını da istemiyordum. Bunun tek bir yolu yoktu ya. Aşılama vardı, tüp bebek vardı... Yani illa sevişmemiz gerekmiyordu. "Beni yanlış anlama ama benim Alina için yapamayacağım şey yok." Dedim o bana bakmayı sürdürürken. "Gerekirse..." Duraksayıp nefes aldım. "Ayşem'le konuşurum. Dediğim gibi, niyetim aranıza girmek değil ama gerekirse bir kez daha hamile kalırım." "Karımla konuşup benden hamile kalmak istediğini söyleyeceksin." Derken her bir kelimede hayretle doluyordu. "Bunun hiçbirimiz için kolay olacağını sanmıyorum. Özellikle de benim için..." Sesim sonlara doğru duyulmayacak kadar kısılmıştı. Babamın anneme yaşattıklarından sonra asla gururumu çiğneyecek bir hamle yapmam, diyordum. Evli bile olsam beni sevmeyen ve sürekli aldatan bir adamın paçasına yapışmazdım. Bunlar düpedüz gurursuzluktu. Peki ya evli bile olmadığın üstelik evli olan bir adamdan ikinci çocuğu yapmak? Bunun adı neydi? Adını bilmiyorum ama olduğumuz noktada bu tercih değil, bir mecburiyetti. Dosyaları bir kenara bırakıp dudaklarını ıslatırken dirseğini masaya dayamış çenesini sıvazlıyordu. "Sevişmek tek yöntem değil, biliyorsun." Diyerek sandalyemde geriye yaslanırken bakışlarımı kaçırdım. "Aşılama yapabiliriz ya da tüp bebek." Burnunu sertçe çekip manzaraya dönerken çene kaslarının oynadığını fark ettim. "Gerçekten üzgünüm ama mecbur kalır-" Çenesini sıvazlamaya devam eden elini keskin bir hamleyle susmam için kaldırınca durdum. Hiçbir şey demiyor, derin derin düşünüp manzaraya bakıyordu. En sonunda bana döndüğünde onun da müthiş zorlandığını ama ne söyleyecekse son derece kararlı olduğunu fark ettim. "Evlenelim." - - - Erkekler stolk yaparken kızlar stolk yaparken kısmını yazarken çok eğlendim :D Bu arada Hazan'ın Yiğit kıskançlığı çok ama çok tatlıydı, siz ne dersiniz bilmiyorum ama ben yazarken hem eğlendim hem de evli herif hatunu ne halt yemeye kıskanıyor diye kızdım :D Aranızda Yiğit'in hikayeye katılmasını bekleyenler var mı? Sizce Yiğit hikayeye girerse birisiyle couple olur mu? Olursa da kiminle olur? Hadi bakalım, pamuk eller teorilere? Bu arada korkmayın, Hazan'ın yazdığım son cümlesine rağmen bu hikayede asla ama asla kuma ihtimali yoktur :D Ama nasıl yoktur, yani nasıl olmayacaktır, bunu okumadan öğrenemezsiniz. Bu yüzden Hanzade'de kalmaya devam edin! :* Siziğ seviyore!!! 9. Bölümde görüşmek dileğiyle :*
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD