Bu bölüm çok tatlıştı habercağzınız olsun.
Önemli Haber:
15. Bölümden
Hem Alina'nın hem de Yiğit'in şakaklarına birer öpücük kondurup hastaneden çıktım. Tam Miran'ı arayacağım sırada ise onun attığı mesajı fark ettim.
'Otoparkta bekliyorum.'
-Hazan
Dokuz dakika önce atmıştı. Daha fazla geç kalmamak adına depar atmaya başladım. Dün arabayı park ettiği alanı tercih etmiş olmasını umuyordum çünkü hastanenin iki yanında da otopark vardı ve ikisi birbirine hayli uzaktı.
Şanslıydım. Dün bizi bıraktığı yerdeydi. Beni gördüğünü anladığımda ise biraz yavaşladım. Çünkü neredeyse soluk soluğaydım. O arabayı çıkışa sürerken ben de beni alacağını umduğum doğru noktada beklemeye başladım. Önümde durdu ve ben de arabaya bindim. Dün geceden sonra onun yanında ne hissedeceğimi bilemez hale gelmiştim. Ah Hazan, duygularımı ve aklımı bir sebze yemeği gibi doğradın ve aynı çanağa attın. Şimdi sana kızacak mıyım, küsecek miyim? Yazdıklarına inanayım mı yoksa bu da babam gibi pisliklerin haince duygu manipülasyonlarından biri mi diyeyim? Sen söyle bana, ben sana karşı nasıl hissetmeliyim?
"Otel istemezsin diye düşündüm." Dedi Hazan kısa bir an bana bakıp. "O yüzden ev tuttum."
"Şerefsiz."
16. Bölüm
Yüzüne kaynar su atmışım gibi irkildi. "Efendim?" Diye sordu. Kelimesi ne kadar kibarca olursa olsun tonu şaşkın ve kızgındı.
Ama benden daha kızgın olamazdı!
Hiç gocunmadan tekrar ettim kelimemi. "Şerefsiz!" Diye tükürdüm hatta ona doğru.
Araç hastanenin çıkışından sağa sapıp neredeyse kaldırıma çıkarak sertçe dururken bana döndü. Yüzünde hakaret yemiş olmanın verdiği dehşet bir ifade vardı.
"Ne diyorsun sen İzmir?" Diye sordu neredeyse bağırarak. Anlaması için en otokontrollü halimle ona dönüp "Şerefsiz!" Dedim tekrar. Kocaman açılmış gözlerimin ardında müthiş bir isyan vardı. İngiltere'nin en iyi mimarlık okullarından birini bitirmiş bu küçük ağanın, bebeklerin sadece yatakta üretildiğini sanıyor olmasının imkânı yoktu. Krizi fırsata çevirme derdindeydi cücük beyinli! "Seninle yatacağımı nasıl düşünürsün?"
Kekeledi. Yüzü allak bullak olmuş haldeydi. "Nasıl yani?" Anlamlandıramadığı neydi ki? Bu küçük denklemi bile kuramıyorsa o koca okulu nasıl bitirmiş olabilirdi?
"Seninle bebek yapacağız dedim Hazan." Dedim ben de tane tane. "Seninle yatacağız demedim. Bunu nasıl düşünürsün?"
Kaşları düşündüğünü belli edercesine çatılırken tekrar "Nasıl yani?" Diye inledi. Bu kez kekelememiş ancak hayret ettiğini açıkça göstermişti sesiyle.
"Tüp bebek ya da aşılama!" Dedim gözlerimi kısarak. "Bu durumun başka ihtimali yok ağam!"
Önüne döndü. Nefeslerinin kontrolünü zar zor elinde tutuyordu. Aracı tekrar kaldırırken inip kalkan göğsü tüm endişesini ele veriyordu. Nereye gideceğimizi konuşmamış olsak da yarı kaldırımdaki bir aracın içinde kavgaya devam etmemiş olduğumuz için memnundum. Sonunda pes ettiğini düşünerek not aldığım kâğıdı çıkartıp kaza ihtimalimizi umursamadan yüzüne fırlattım. Elbette kâğıdın ağırlığı olmadığı için havanın direncine karşılık saçma sapan dönüp aramıza düştü.
"Ne bu?"
"Çevre illerin tüp bebek merkezleri." Dedim. "Bunlar benim ayırdıklarım. Sen de seçtiklerim arasından tehlikeli bulduklarını ayır da yapalım bitsin bu iş."
Göğsü kocaman şişti. "İzmir bak ben... Bizim buralarda erkek..." Boğazını temizleyip duraksadı. En nihayetinde gözlerini kısaca kapatıp dudaklarını ıslattıktan sonra ise tane tane konuşmaya başladı. Eline alıp salladığı kâğıda ise içinde küfür varmışçasına tiksintiyle bakıyordu. "Buna ne gerek var?" Diye sordu gerçek bir merakla. "Ben sağlıklıyım, sen sağlıklısın. Bunu doğal yollardan yapabiliriz."
Ah deli gücüm olsaydı! Onu egzoz borusundan sokup motor çarkında sıkıştırırdım ama yoktu! Ah neden yoktu ki? Ama yine de elimden geleni yaptım. Yumruğuma biriktirdiği güçle omzuna sağlam bir tane çakıp "Çünkü seninle yatmayacağım!" Diye inledim. İdrak sorunu olduğunu sanmıyordum. Bence kendine bu muameleyi yakıştıramıyordu. O zaman sanırım ben de ona bir bilgilendirme geçmek zorundaydım; ben de onun bana yakıştırdığı 'O' muameleyi kendime yakıştıramıyordum!
Burnundan koca bir nefes alıp zar zor yutkunurken çenesi kasılmıştı. Sanıyorum dişlerini sıkıyordu. Bu yutkunmanın bir şeylerin boğazına takılıp kalmasından çok doğru kelimeleri aramakla ilgili olduğunu düşünüyordum.
"Tamam da!" Dedi güç bela bir tavırla. Bir türlü konuşamıyordu. "İzmir ben şey miyim ki doktordan yardım alalım?"
"Ney misin ki?"
"Anla işte!" Dedi kontrolünden adım adım uzaklaşarak. Bakmakla yetindim. Anlatmaya çalıştığı şey her neyse bilinçli ve inatçı bir şekilde anlamıyor değildim. Düpedüz bir şekilde, anlatmak istediği her neyse anlamıyordum. "Kısır mıyım ki ben doktora gidelim?"
Gözlerimi kıstım. Günlerdir itibarım konusunda çektiğim acıyı anlamlandıramayan adam hedef kendisi olduğunda nasıl da empati yapıvermişti öyle? "Ben sürtük müyüm ki evli adamın koynuna gireyim?" Dedim iğnelercesine.
Dudakları gerildi. Ensesini kaşırken gerçekten de endişeli görünüyordu. Hayretle kaşlarımı çattım. Gerçekten onunla yatacağıma inanmış olmalıydı. Dünyada ondan çocuk yapmak için tek ihtimalim onunla yatağa girmek olsa tüm bilim dünyasını seferberliğe çağırıp yeni alternatiflerin bulunmasını beklerdim de yine onun koynuna girmezdim. Bunu neden göremiyordu ki?
"Sen sürtük değilsin!" Diye kükredi adanmış bir sesle. Bunun sebebi bana öfkelenmiş olması değildi. Sanki kendime yakıştırmaktan imtina duyduğum bu sıfata lav püskürtüyordu daha ziyade. Derin bir nefes aldı. "Ben de kısır değilim!"
"Eee," Dedim ince bir sesle. "Ellerimizi havaya kaldırıp 'Allah'ım bize bir bebek!' diye çocuk duasına mı çıkacağız Allah'tan?"
Göğüs geçirerek ikimize de bir nefes molası vermek istedi ama hayır; ikimiz de olabileceğimizin en gergin halindeydik.
"Yapamam İzmir." Dedi sonunda kesin bir tonda. "Ya benim... Yapmakla ilgili bir sorunum yok ki!"
"Benim var sanki! Dedim hiddetle. "Biz sevişemediğimizden değil sevişemeyeceğimiz için tüp bebek yapacağız zaten."
"Bunu daha önce yaptık!"
"Ama o zaman evli değildin!"
Sessiz kaldı. Dümdüz önüne bakarak araba sürüyor olduğundan yola bakmak istediği için sustu diye düşündüm önce. Ama hayır. Hatıralarım net olmasa da o geceye dair emin olduğum tek bir şey vardı; o gece Hazan'ın parmağında yüzük yoktu. Yine de... "Yoksa evli miydin?" Diye sordum hayal kırıklığıyla.
"Elbette Hayır!" Sertçe el frenini çekti. Bana döndüğünde yüzünde dehşet bir ifade vardı. "Sen beni ne sanıyorsun İzmir?" Diye sordu hayretle. "Sence o kadar karakter yoksunu bir adam mıyım?"
Yanağımın içini ısırsam da kendime hâkim olamadım. "Evli olmana rağmen bana yaptığın teklif düşünülürse..." Göğüs geçirdim. "Üzgünüm Hazan ama hakkındaki fikirlerimi merak ediyorsan seni mutlu edecek şeyler düşünmediğimi bilmelisin."
Bakışları dudaklarımda donakaldı. Bakıp kalmaktan ziyade ne diyeceğini bilemediği bir noktada olduğunu varsaydım. Kabul etmek zorundaydı; onun kültüründe bu tarz teklifler normal olarak görülebilirdi pek tabii ama ben? Ben doğulu değildim. Bir bireydim. Eğitimini yurt dışında okuyup gelmiş biri olarak ülkesindeki demografik dağılımın sosyolojik etkilerini bilmek mecburiyetindeydi! Bunu bilmiyorsa ya da daha da fenası umursamıyorsa, o halde düşüncelerim karşısında da afallama hakkına sahip değildi.
"En yakın klinik neresi?" Diye sordu en nihayetinde kabullenircesine. Tiksinerek etrafa savurduğu kâğıdı bulup listeme baktım.
"Urfa'da dört klinik işaretlemişim." Dedim listeyi ona uzatarak. Bugün yapmak zorunda olduğumuz durum için düşündükleri sinirlerimi hoplatsa da ona küsmek gibi bir lüksüm olmadığından sakinleşmeye çalıştım. "Oraya gidebiliriz."
Yine de bu durum onun şerefsiz olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.
Listeyi elimden kapıp incelemeye başladı. Kısa süre içerisinde telefonunu çıkartıp tüp bebek merkezlerinin doktorlarını, klinik başarılarını falan araştırmaya başlamıştı. Gerçi buna gerek olduğunu düşünmüyordum. En nihayetinde onun da söylediği gibi, bebek yapmak konusunda bir sıkıntımız yoktu.
Sonunda bir kliniğin ismini parmağıyla göstererek bana döndü. 'Gaffar Okan Tüp Bebek Kliniği'
Onayla salladım başımı. Benim için mahsuru yoktu.
***
Neredeyse iki buçuk saatlik yolculuğun sonunda nihayet Urfa'daydık.
Buraya ilk defa geliyor olmam sebebiyle akan yolları merakla inceliyordum ancak itiraf etmem gereken bir başka şey daha vardı. Heyecanlıydım! Mevcut durumlara rağmen üstelik. Hazan'la aramızdaki durumları bilen birisi şu heyecanımı görse kızardı belki bana. Ayıplayabilirdi, azarlayabilirdi, küsebilirdi bile belki ama içimdeki duyguya mani olamıyordum. Üstelik bu sadece Alina'ya şans yaratmakla da ilgili değildi. Doğru kelimeleri bulamıyor, kendimi ifade etmekte kısır kalıyordum ancak çoğalmak beni tamamlayacak yegâne şeymiş gibi hissediyordum. Heyecandan terleyen ellerimi dizlerime bastırırken sırıtmaya meyilli dudaklarımı ısırdım. Bu da tarifi mümkünsüz olan bir diğer duygumun yansımasıydı işte. Tekrar anne olacağım için heyecanlıydım AMA bu kez çocuğumun babası evli bir adam olacağı için de müthiş huzursuzdum. Demem o ki; içimde korkunç güçlü iki duygu, kıyasıya kapışıyordu.
"Yol tarifini açar mısın?"
Elim hemen telefona gitti. Haritaları açtım ve kliniğin ismini girdim. Mevcut konumumuz kliniğe 7 km uzaklıkta görünüyordu. Yani on beş dakikadan az süre içerisinde anne olabilirdim. Bu rahatsız edici farkındalık zihnimde taht kurdu. Tüm yol boyunca her şeyin farkında olmak başka, bu farkındalığın detaylarına inmek bambaşkaydı nitekim. İstanbul gibi bir yerde bile bekâr anne olmak zordu; Mardin'i düşündüm. Hazan'ı... Aşiret mensubuydu. Yani verdiğimiz karar eninde sonunda ortaya çıkacak ve benim evli adamdan ikinci çocuğu yaptığım muhakkakiyetle duyulacaktı. O zaman ne olacaktı? Korktuğumdan değil, samimi bir merakla soruyordum bu soruyu. Aile eşrafını hariç tutarak merak ediyorum.
Hazan'ın arabayı park ettiğini fark ederek telefonu kapattım. Beynimde dönüp duran soruların ise bir kapatma tuşu yoktu ne yazık ki...
Gergin görünüyordu. Ben de öyle. Top oynarken evdeki vazoyu kırdığı için yapacağını bilmeyen iki küçük yaramaz gibi etrafımıza bakınıp duruyorduk. "Girelim o zaman." Dedim birbirimize verdiğimiz zamanın uzayıp gitmesinden rahatsız olarak. Bu iş bugün bitmeliydi en nihayetinde.
Dudaklarını ıslatıp birbirine bastırırken eliyle önünü gösterip "Kadınlar önden." Dedi kinayeli bir ses tonuyla. Demek istediklerine dair kaşlarını çattım. Bu imasında şayet 'Neden hep senin istediğin oluyor?' gibi bir soru varsa ona, seve seve, mevcut şartlarımızı gözden geçirmesini söyleyebilirdim.
Kliniğe girdik. Basık tavanlı ancak beyaz duvarlı koridora sahip üç katlı bir klinikti burası. Girişte hastaları karşılayan danışma kürsüsünün arkasında beyaz önlüklü, minyon bir kız oturmuş bilgisayara bakıyordu. Nizami taranmış ve ensesinde atkuyruğu yapılmış saçları kızın ince suratını ortaya çıkartıyordu. "Merhaba nasıl yardımcı olabilirim?"
Hazan'ın üzerindeki kısır olma stresi bedenine yansımış olmalı ki dudaklarını birbirine bastırıp eliyle kızı işaret ederek bana baktı. "Sen konuş İzmir Hanım."
Öfkeyle dudaklarımı ısırdım. Kimsenin ona kısır dediği falan yoktu ki! Kendi kendine girdiği bu trip sinirlerimi bozuyordu. Erkekliğine laf etmişim gibi bakıyor olması da ekstra saçma bir durumdu. Yine de kendime hâkim olmaya çalıştım. "Tüp bebek yaptırmak istiyoruz."
"Kaydınızı açıyorum." Dedi kız güler yüzle. "Tüp bebek tedavisi iç-"
"Tedavi yok!" Dedi Hazan araya girerek. "Tedavilik bir şey yok. Biz sadece tüp bebek yapmaya geldik."
Kızın alnı kırıştı. Aradaki farkın ne olduğunu anlamaya çalışıyordu besbelli. Elimle Hazan'ı sakinleştirebilmek amacıyla göğsüne dokundum usulca. "Kusuruna bakmayın." Dedim kıza dönerek. "Ama beyefendinin de dediği gibi. Tedaviye ihtiyacımız yok. Biz sadece döllenmenin dışarıda olmasını istiyoruz, o kadar."
Kız birkaç saniye duraksadıktan sonra gergince gülümsedi. "Peki, evraklarınız yanınızda mı?"
Hazan'la birbirimize baktık. Bunun için belgeye ihtiyaç duyacağımızı düşünmemiştim açıkçası. Gerçi evlilik ile ilgili bir belge isteyecekleri aklıma gelmişti ama biz zaten evli değildik. Ayrıca evli olmak zorunda olduğumuzu da sanmıyordum.
"Ne gibi belgeler?" Diye sordu Hazan merakla. Kız kürsüsünün altındaki masada öne eğilerek bir kâğıt çıkartıp bize uzattı.
Tüp Bebek Başvuru Formu
* Kadın ve Erkeğin 2'şer adet fotoğrafı
* 2 adet evlilik cüzdanlarının ilk 3 sayfasının fotokopisi
* Nüfus kağıdı fotokopileri ve nüfus kayıt örnekleri
* 2 adet kadının sağlık karnesinin fotokopi
* Kişilerin adres ve telefon bilgisi
* Kullanılan ilaçların reçetesi ve farklı tarihlerde düzenlenmiş sperm sayısını belirtilen 3 adet rapor
* Hizmet dökümü belgesi
Başvuru formunda 7 adet başlık vardı ama beni en çok ilgilendiren ikinci başlık olmuştu. İşaret parmağımla kâğıdı gösterirken hiç de kendinden emin olmayan bir sesle kıza döndüm. "Tüp bebek için evli olmamız mı gerekiyor?"
Kız az öncekinden de şaşkın bir ifadeyle baktı ikimize. Bu esnada ise Hazan kısık bir şekilde küfür ederek arkamdan ayrıldı. Stresli bir şekilde volta atmaya başlamıştı.
"Evli değil misiniz?"
Sinirle iç geçirdim. "Olmamız mı gerekiyor?" Diye tekrar ettim sorumu. Sonuçta bebek yapmak için devlet iznine ihtiyacım olduğunu bilmiyordum. Eğer öyle olsaydı Alina bize sürpriz yapmazdı.
"Yasal olarak evet." Dedi kız çıkışımdan ürkerek.
Hazan'a döndüm. Voltasına devam ediyor, kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. Pek başarılı değildi ama deniyordu. Beni fark ettiğindeyse durdu. Tüm sinir ve stresine ters olarak kolumdan yakalayıp yumuşakça bir kenara çekerken "O maddelerin yarısı bize sorun çıkartacak." Dedi uysal bir sesle. "İnat etmesen artık."
Kolumu çekerken "Ne münasebet." Dedim ince bir sesle. "O çok övünüp durduğun soyadın ne işe yarıyor senin?"
"Adamlara rüşvet mi vereyim?" Diye sordu dişlerinin arasından.
"Gerekirse evet." Dedim. Allah'ım, benim etik değerlerim nereye kaybolmuştu?
Gözlerini kocaman açıp bana hayretle baktı. Ne? Onun nüfuzuna güvenerek benim bebeğimi çalmakla ilgili söylemlerinde sorun yoktu ama iş ortak meselemizi halletmeye geldiğinde ahlaklı davranası mı tutmuştu? İronik. "İzmir!" Dedi dişlerinin arasından. Etrafa attığı kaçamak bakışları da gözlerimden kaçmıyor değildi. "İzmir gidelim ve en azından raporları toplayalım."
Hangi raporlardan bahsediyordu? Hiç olmasa sağlık raporlarını toplamak en az üç günümüzü alacaktı. Evlilik cüzdanının fotokopi meselesine girmiyordum bile!
Kolumu mevcudiyetinden kurtarıp göğsümde birleştirirken arkamı dönüp danışmaya gittim. "Pardon, beyefendi kliniğin başhekimiyle konuşmak istiyor."
Hazan inleyip etrafında tur atarak sinirini dışarı vururken ben emin tavırlarla kıza bakmayı sürdürdüm. Sorumluluklarından kaçamazdı beyefendi.
"Başhekim?" Kız tereddütle bana bakıyordu.
"Başhekim." Dedim ben de kararlılıkla. Ya da adına her ne deniyorsa işte.
"Üzgünüm ancak sorumlu hekimimiz klinikte değil." Dedi kız bunun üzerine. Tekrar oturduğu masadan eğilerek bir kağıt daha uzattı. "Dediğim gibi, öncelikle bu formu doldurun. Daha sonra geldiğinizde sizi hekimimizle görüştüreyim."
Burnumdan nefes alıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Şimdi 'Yangın var!' diye bağıracaktım. Bürokrasiden nefret ediyordum! Ne olurdu sanki işler bu kadar yokuşa sürülmeseydi.
"Şu an en sorumlu hekiminiz kimse onunla görüşmek istiyorum." Dedi Hazan ansızın arkamda belirerek. Yüzündeki gergin ifade yerli yerinde olmasına rağmen bana katılmaya karar vermişti anlaşılan.
"Hanımefendiye belirttiğim gib-"
O esnada Hazan elini takım elbisesinin iç cebine götürerek kırık beyaz kartvizitini çıkardı. "Hükümran İnşaat." Dedi kendinden emin bir sesle. "Kliniğinizin yenilenmesiyle ilgili bir görüşme için geldik."
Kız her ikimizin de elinde tuttuğu formlara bakarak imalı imalı gülümserken "Yukarıdan bana böyle bir talimat gelmedi." dedi ukalaca.
Dudaklarımı ısırdım. Şimdi şuracıkta, bir kaşık suda boğuverecektim kızı! Ve belli ki Hazan da benimle aynı noktadaydı. Daha önce hiç görmediğim bir ifadeyle kollarını iki yana açarak kürsüye abanırken gözlerini kıstı. "Şimdi beni sorumlu birisiyle görüştürmezsen kliniğiniz 200.000 dolarlık yatırım fırsatını kaybedecek." Dedi Hazan ürpertici bir sesle. "Ve bunun tek sorumlusu sen olacaksın." Kız bu ifade karşısında hafifçe toparlanırken Hazan devam etti. "Bu kaybı yukarıdakilere sen mi açıklarsın yoksa ben mi arayıp haber vereyim Okay Beye?"
Kız hafifçe boğazını temizleyerek yerinde kıpırdanırken önündeki telefonun ahizesini kaldırdı. Üç haneli bir numara çevirerek beklerken gözlerini karşısındaki gergin çiftten alamıyordu. "Ceyda Hanım?" Dedi kısa bir süre sonra. "Okay Beyin ziyaretçisi var." Biraz bekledi. "Randevulu değil." Dedi hemen ardından. "Ama yatırımcı olduğunu söylüyor." Kısa bir bekleyişin ardından daha bu kez direk Hazan'a bakarak sordu. "İsminiz?"
Hazan burnundan kısa bir soluk alıp kızın önünde duran kartviziti ters çevirerek parmağıyla gösterdi. Kız bunu fark edememiş olmanın verdiği utançla bakışlarını masasına dikerken "Hazan Hükümran." Dedi düz bir sesle. Bunun üzerine neredeyse hiç beklemememize gerek kalmadan ayağa kalkan kız telefonu kapatarak önümüze düştü. Ne olduğunu, teklifimize ne cevap verdiklerini sormadık. Çünkü belli ki giriş vizemizi almıştık.
Kız bize asansöre kadar refakat ettikten sonra özellikle bakışlarımızdan kaçınarak konuştu. "3. Kat." Dedi. "Yönetim bürosunu kolaylıkla bulabilirsiniz."
Asansöre girip 3. kat düğmesine bastım zira Hazan düğmeye bile basamayacak kadar stresli görünüyordu. Öyle ki asansörün kapama tuşunu arayan parmakları bir türlü hedefini tutturamıyordu. Bakışlarımı üzerine dikerek asansör duvarında aranan parmaklarını durdurdum. Hemen arkasından ise asansör kapandı ve hareket etti. Fark ettiğim şuydu ki Hazan bir krizin eşiğindeydi. Alnı terlemeye başlamıştı ve hedefsiz parmağı gömlek yakasını çekiştirip duruyordu.
"Abartıyorsun sanki." Dedim usulca ama bir o kadar da munzurca. Büyük tepkileri olmamasına rağmen genellikle sakin olan bir adam için bu hareketler kocaman gelmişti gözüme.
Burnundan nefes verirken arkasını dönüp yere baktı. Bu hali komik geliyordu. Şu an ki duygularım sebebiyle ben bile kendime gaddar diyebilirdim çünkü onun bu hallerinden keyif alıyordum. Neden mi? Çünkü onunla karşılaştığımızdan beri bana hissettirdikleri tam olarak buydu. Onunla tanıştığımdan beri sürekli bir kriz halindeydim. Alarm düğmem hep aktifti. O yüzden üzgündüm ama onun bu halinden büyük keyif alıyordum. Sanki doğa ana intikamımı Hazan'ın ciğerinden söküyor gibiydi.
Asansör hedefine ulaştığında sinsi gülüşümü saklama derdindeydim çünkü Hazan'ın öfke termometresi sınırının hemen altındaydı ve herhangi küçük bir hareketim onu patlatabilecek gibi görünüyordu. Bu durumu dizginlemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Hemen arkasından yürüyerek geriliminin vücudundaki hareketlerini süzmeye başladım. Adımlarındaki kararlılık, içinde bulunduğu duygusuna zıt görünse de bunun bir mecburiyet olduğunu varsaydım. Bunun soyadıyla da alakası yoktu üstelik. Sanıyorum ki esas derdi bir erkek olarak burada olmak zorunda kalmasıydı. Bu sebeptendir ki olabildiğince az insanla karşılaşmak ve kendini Okay Beyin odasına atmak istiyordu. Neredeyse fırtına diyebileceğim bir hızda kendini yönetim sahasına attıktan sonra arkasına dönüp koluma uzandı. Ancak o döndüğünde ben keyifle sırıtıyordum. Biraz eğlenmek benim de hakkımdı sonuçta!
Gerçi sanırım Hazan'la aynı düşünce de mutabık değildik. Kolumdan tutup beni yanına çekerken soludu. "Sırıtma."
Bu daha çok sırıtmama sebep oldu. Mevcut koşulların sadece beni zorladığını düşündüğüm onca zaman sonra Hazan'ın elini taşın altına soktuğunu görüyor olmak içimi rahatlatıyordu, ne yapayım?
"Korkma, acımayacak." Dedim müthiş keyif alan bir sesle. Bana kıstığı kirpiklerinin altından bakarken gerilmiş dudağı seyirdi.
"Eğer" Dedi muazzam bir ciddiyetle. "sen benim insafıma kalmış olsaydın ben sana bu kadar acımasız davranmazdım."
"Neyse ki kalmadım."
Kolumu bırakırken tısladı. Ne dediğini duymadım ama belli ki zaten duymamı istemiyordu. İçten içe hiçbir şeyi yönetemiyor olmasının verdiği zaferle her adımda yaklaşan asistan masasına doğru yürüdüm. Aşağıdan aldığı haber üzerine mevzu bahis yatırımcıların bizler olduğunu anlayan asistan Ceyda ayağa kalkarken bize baktı. Şaşkınlığı alnının kırışıklığından bariz belli oluyordu. Evet, Hazan her zamanki gibi şık takım elbisesinin altında, temiz ve pak bir görüntüye sahipti. Dağınık dalgaları ve stresle inip kalkan göğsü hariç. Ancak ben olabileceğim en rahat halimdeydim. Hiç de öyle beyaz yakalıya benzer bir halim yoktu. Kadındaki bu şaşkın tavrın karşısında bütünleşmiş olan kavram karmaşasından ileri geldiğini düşünüyordum o yüzden. "Ceyda Hanım?" Elimi uzatırken gülümseyerek soludum. "Hükümran inşaattan Hazan Bey." Hazan'ı taktim ederek kenara çekildim. Kendimi tanıtma konusunu ise es geçtim. En nihayetinde buradan hamile olarak çıkacaktım ve şimdi kendimi asistan olarak tanıtırsam, durum nihayetlendiğinde asistanı olarak hamile kalmam kulağa çok klişe gelirdi. Eşi olduğum yalanına ise asla girmek istemiyordum.
Bir adım gerileyerek Hazan'ın Ceyda hanımla konuşmasına müsaade verdim. Konuşma genel olarak Hazan'ın hiç aklında olmayan bir bağış kampanyası ile alakadar olduğundan o da tam olarak nelerden bahsedeceğini bilmiyordu. Yine de hakkını vermeliyim ki; elinden ve cebinden gelenin en iyisini yaptı. 200.000 Dolar ile başlayan bağış serüveni açık çeke kadar genişletti ve ekledi. "Kliniğin yenilenmesi gereken cihazları konusunda cömert bir teklifle geldik."
"Bu tür konular kurulla birlikte konuşulur ve karar verilir ancak sanıyorum ki sizin bir randevunuz yok." Dedi Ceyda Hanım diksiyonuna dikkat ederek.
Duvara yaslanıp bileklerimi çaprazlarken gözlerimi kocaman açtım. Amma da bürokrasi meraklıları çıkmışlardı!
"Yine de Okay Beyin teklifimizle ilgileneceğini düşünüyorum." Dedi Hazan o aşina olduğum iş adamı sesiyle.
"Elbette am-"
Hazan gözlerini kapatıp baş ve işaret parmakları ile burun kemerini sıktı. Sanırım sabrının sınırındaydı. Tüm profesyonelliğini elden bırakarak sert bir nefes aldıktan sonra nefes kesici bir ürpertilikle soludu. "Eğer Okay Bey yarım saat içinde bizi ofisinde ağırlamazsa değil size açık çek vermek," Dedi kadının gözlerinin ta içine diklenerek. "Bir daha bu kliniğin kapısını açtırmam."
Kadının inceden tırstığını gördüm. Ben mi? İtiraf etmesi zor ama... Tuttuğunu koparan bu halinden etkilenmiştim.
"Yanlış anlama." Dedi Hazan kadının pusması üzerine. Ceyda'yı sindirmiş olmasının verdiği gazla mı devam ediyordu bilmiyorum ama bunu müthiş sakin ve ürpertici bir sesle yapıyordu. "Bunu zorbalıkla yapmam." Bir adım gerileyip gülümserken egosunun okşandığını hissettim. "Mali şubeyi ararım. Öyle ki o kuluçka makineleriniz örümcek ağı tutana kadar evrak denizinde boğulursunuz."
Boğazımdan taşan kıkırdamayı yutkunmak zorunda kaldım. Bahsettiğim buydu; beni korkutmak için kullandığı gücünü gerçek anlamda ihtiyacımız varken kullandığında ona olan, pardon olmayan, inancım artıyordu. Evet, burada savunduğum ahlaklı bir davranış değildi ama alternatifi daha ahlaksızdı.
"Peki o halde, siz içeride dinlenin lütfen." Dedi Ceyda Hanım inisiyatif alarak. "Ben de Okay Beye ulaşmaya çalışayım."
Gülümsememi ısırdım. Bu tehdit işlerinde hiç de fena sayılmazdı.
Ceyda Hanımın ya da Hazan'ın yönlendirmesini beklemeden odaya attım kendimi. Peşi sıra gelen Hazan ise artık o kadar da gergin görünmüyordu. Ya da en azından az önceki tavrına bürünebilmek için kendini biraz kasmıştı. Belki de artık bir tüp bebek merkezinde olmasına rağmen dört duvar arasına saklanabildiği için bir nebze de olsun rahatlamış görünüyordu.
"Teşekkürler." Dedim Okay Beyin masasının önündeki koltuklardan birine çökerken. Karşımdaki koltuğa oturarak gözlerime baktı.
"Kızım için yapıyorum." Dedi samimiyetle. "Teşekküre gerek yok."
Kaşlarım havaya kalktı. Kızı için a planını atlayıp direk b planına sadık kalması benim nezlimde hala kırıcıydı.
"Keşke kızın için yapman gereken diğer şeyleri de yapsan." Dedim gayr-i ihtiyari. Nitekim Hazan'la konuşmalarımız çember içindeki ateş dansına dönüşmeye başlamıştı ve bundan sıkılmıştım. Bu sebeple artık onu aynı konu hakkında yargılayıp durmak istemiyordum. Yargılanması şart olsa bile! Ama ah benim çatal dilim. Durmuyordu!
Gözlerini kaçırmadı ama bu kez gözlerinde bambaşka bir cesaret vardı. "O konuda..." Dedi yavaşça. Kalbimin sert bir hamleyle ayağa kalktığını sandım. Söylemiş olabilir miydi? "Yarın konağa yemeğe gelir misiniz?"
Kalbim kalktığı gibi aynı hışımla yerine geri oturdu. Korkak!
"Sanmıyorum!" Dedim. Sesim yüksek olmamasına rağmen öylesi sitemliydi ki ben bile kendime şaşırdım.
"Neden?"
İç geçirirken kollarımı göğsümde topladım. "Yiğit hasta." Dedim direk. "Ayrıca tüp bebekten sonra birkaç gün dinlensem iyi olur." Elimle boş karnımı gösterdim. "Bebeğin yerleşmesi açısından."
"Ama önemli." Diye diretti Hazan. Güne tepkisi ve bana olan öfkesi bir yana gerçekten rica ediyor olması beni şaşırtıyordu.
"Benim şartlarım da öyle." Dedim inatla. Aramızdaki ilişkinin donör alıp verme olduğunu hala idrak edemiyordu galiba ağam? Ondan sperm alacaktım, o kadar. Şimdi ki bu hallerimiz bile mecburiyetin gerektirdiği koşullar sebepliydi. Oturup karşılıklı çay, kahve içebilecek insanlar değildik biz. O anca çocuklarını görmeye gelebilirdi ama bizi yemeğe davet etmesi? Üstelik bizi hiçbir şekilde ailesine taktim edememişken.
"İlikle alakadar." Dedi sonunda Hazan itiraf edercesine. Bu sefer kalbim ayağa kalkmadı, resmen havaya zıpladı. Koltuğun ucuna kayıp tüm dikkatimle ona baktım.
"Ne oldu?" Diye sordum merakla. "Uyumlu donör mu buldun?"
"Hayır ama yarın, verilen örneklerin sonuçları çıkacak."
Dudaklarımı ıslatıp koltukta geri kaydım usulca. Sıfıra sıfır, elde var sıfır için beni heyecanlandırması haksızlıktı.
"Eğer önemli bir sonuç çıkarsa bunu bana telefonda da söyleyebilirsin."
Damağını emerek başını yana eğdi. "Eğer Alina için uyumlu ilik bulunursa orada Alina'nın kızım olduğunu açıklayacağım."
Birkaç saniye nefes alamadım. Hazan'ın bizi özellikle sakladığı fikrine o kadar alışmıştım ki idrak yollarım tıkandı; anlayamadım! Ve hatta sorguladım. "Neden?"
Ve benim bu sorum onun da idrak yollarında iltihaba sebep oldu. Bakışları mavi ekran verdi. "Ne neden?"
Kafamı hafifçe sallayıp omuzlarımı hafifçe silktim. "Neden söyleyeceksin ki?" Diye sordum. Söylemesini deli gibi istiyordum. Onun ailesinden ne kadar çok kişi bilirse şansımız o kadar çok artardı ancak merak ediyordum. Bunca zaman söylememişken neden söylemeye karar vermişti?
"Çünkü o benim kızım." Dedi Hazan. Sımsıcak bir topak içimde patladı sanki. Karnıma, kursağıma ve göğüs boşluğuma yayıldı o sıcaklık. "Ve ben hanzademi Alina Hükümran olarak görmek istiyorum."
Boğazımda şişen duygu gözlerime yürürken yanağımın içini ısırdım. İyi bir babaydı. Biraz yavaştı ama çok iyi bir babaydı.
"Neden şimdi peki?" Diye sordum duygularımı ısırarak. "Neden üç gün önce ya da babalık testini aldığın gün değil de şimdi?"
"Çünkü inkâr etsinler istemedim." Dedi. Tıpkı o da ben gibi koltuğun ucuna kadar gelmişti. "Kabul etmek zorunda olacakları koşulları hazırlamadan olmazdı."
Kirpiklerimi kırpıştırıp birkaç kez yutkundum. Ne koşulu hazırlamıştı ki? Koşul dediği babalık testinin nihai sonucu ve uyumlu bir donördü. Bir dakika! "Ya uyumlu bir donör bulunmazsa?" Dedim dikkatle. "O zaman söylemekten vaz mı geçeceksin?"
Gözlerime baktı. Sanki... Sanki alınmış gibiydi. "Beni tanımıyorsun." Diye solurken bu alınganlığın gerçek olduğunu fark ettim ama haklıydı. Onu tanımıyordum. O da beni. Şayet bir kez daha bu konuda hayal kırıklığına uğrarsam yapacaklarımı hayal etmek o kadar da zor değildi.
O konağı başlarına yıkardım. Bas bas bağırarak ve Hükümran soyadını yerle yeksan ederek.
"Sende beni." Dedim dişlerimi gösterircesine. Sanki sadece kendisinin bildiği bir espriye güler gibi gülerek koltuğunda geriye yaslanırken "Beni hiç tanımıyorsun." Diye tekrar etti kendini ve o an kapı açıldı. Ne kadardır konuştuğumuzun farkında değildim ama içeri giren adamın Okay Bey olduğu düşünülürse vaktimizi verimli geçirmiştik. En azından artık kafamı meşgul eden sorunlardan birisiyle meşgul olmayacaktım.
İkimiz birden ayağa kalkarken Hazan çoktan adama dönmüş ve elini uzatmıştı. "Hazan Hükümran."
"Okay Şengül." Dedi neredeyse beyaza yakın sarı saçları olan orta yaşlı adam. Göz torbaları şiş ve siyahtı. Geniş alnı ile bu durum birleştiğinde ise adamın kafası şişmiş bir balona benziyordu. "Buyurun lütfen."
Oturduk. Adam da doktor kimliğinden çok bir işletme sahibinin havası vardı.
"Asistanım Ceyda Hanım bir bağıştan söz etti."
İş konuştukları için araya girmek istemedim. Ki Hazan da çoktan iş havasına bürünmüştü. "Açık çek." Dedi Hazan bunun üzerine. Hepimiz ani gelişen bu bağış üzerine bu cümlenin arkasından belirecek olan 'Ama'yı bekliyorduk ama Hazan konuşmuyordu. Sanırım bu cümle üzerine adamın konuşmasını bekliyordu ki attığımız yemi yiyip yemediğini görebilelim.
"Karşılığında ne istiyorsunuz?"
Hazan göğüs geçirip arkamdaki manzaraya odaklandı. "Ufak bir şey." Dedi. "Önemsiz."
Ufak olduğu aşikârdı ama önemsiz? İşte bu sinirimi bozdu.
"Ama ne?"
"Bebek." Diye araya girdim. Aralarında ki bu şifreli muhabbetten sıkılmıştım. Hazan'ın üstünlük kurma çabasını anlıyordum ama hak veremiyordum. Onun ki egosal bir çabaydı. Bizim ise çok daha realist sorunlarımız vardı. "Tüp bebek istiyoruz."
Bunun üzerine Okay Bey gülümseyerek "Bunun için bağış yapmanıza gerek yok." Dedi." Kayıt açtırıp tedaviyi takip edebiliriz."
"Edemeyiz." Dedim yekten. Bu esnada Hazan'ın oturduğu taraftan muazzam bir taciz bakışı hissediyordum ama hiç umurumda değildi açıkçası.
"Anlıyorum," Dedi Okay Bey bıyık altından gülümseyerek. Hazan'a döndü. "Sanırım sorun beyefendi de."
Hazan bu kez konuşmayı bana bırakmayarak ki, belli ki ben sürekli bu erkeklik konusunda yanlış anlaşılmalara mahal verip duruyordum, konuştu "Bizim ikimizin de tedaviye ihtiyacı yok." Dedi sert bir şekilde.
"Lütfen anlamama yardımcı olun." Dedi bunun üzerine Okay Bey sırayla ikimize de bakarak. "Tüp bebek istiyorsunuz ancak tedaviye ihtiyacınız yok."
"Evet." Dedik Hazan'la aynı anda.
Okay bey genişçe gülümsedi. "O halde bunu evinizde yapın."
Ya başımdan aşağı kaynar kazan boca oldu ya da vücudumdaki tüm kan suratıma yürüdü. Aksi halde bu kadar kısa sürede bu denli kızarmam mümkün olamazdı.
"Bence de." Diye mırıldandı Hazan fısıltıyla. Koltuklarımızın arasındaki sehpaya rağmen ayağına tekme attım. Bunun neden olamayacağını biliyordu ağam!
Dudaklarımı ıslatıp sözü tekrar devraldım. "Biz döllenmenin dışarıda yapılmasını istiyoruz."
"Sanırım bir boşanma sürecindesiniz." Diye tahmin yürüttü Okay Bey. "Bakın ben uzman değilim ama evliliğin sürdürülmesi için çocuk yapmak çok da sağlıklı bir karar sayılmaz." Masasının üstündeki post-itlerden bir tanesine bir şeyler karalamaya başladı. "Size bu konuda bir aile danışmanı önerebilirim. Çocuktan daha iyi bir sonuç alırsınız."
Bir derin nefes daha aldım. Bunu anlatmanın bu kadar zor olabileceğini kim tahmin edebilirdi ki?
"Evli değiliz." Diye en kestirmeden gitmeye karar verdim. Her cümlede yeni bir çözüm sürecinin mağduru oluyorduk nitekim.
"Boşandık." Diye araya girdi Hazan konuşmama fırsat vermeden. Bu sırada gözlerini kapatmış ve ellerini birleştirip yumruk yapmıştı. "İlik kanseri bir kızımız var. Onun için bu bebeğe ihtiyacımız var ama birlikte olmak istemiyoruz."
"Ah..." Dedi Okay Bey nihayet bu kez derdimizi anlayarak. "Şimdi tablo netleşti."
Elimde tuttuğum başvuru formunu Okay beye uzatırken "Biz bu formu dolduramayız." Dedim ciddiyetle "ama o bebeğe ihtiyacımız var."
"Üzgünüm ama bu prosedürler mecburi." Okay bey hiç de orta yolcu olmayan, keskin bir ifade ile koltuğuna yaslanırken ikimizin de yüzüne ciddiyetle baktı.
"Daha önce bir bebek yaptık." Dedim ben de sinirlerime hâkim olamamaksızın. "Hiçbir problem olmadığına göre burada yazan tüm sağlık taramalarını hallettik sayılır. Geriye kalanlar ise bürokrasi!"
"Ve gerekli." Dedi Okay Bey düz bir ifadeyle. "Bakın, durumunuzu ve aciliyetinizi anlıyorum ancak bu kurum saygın ve dürüst bir işletme. Size özel muamele olmayacak."
Dudaklarımı ıslatırken sinirime hakim olamayarak ısırdım.
"Bakalım ne kadar dürüstsünüz?" Diye soludu Hazan ayaklanarak. Elinde telefonu, birilerini arıyordu. "Hazırlanın Okay Bey, kullandığınız cihazlar kullanılmamaktan pas tutana kadar müfettiş yığacağım kapınıza."
Bunu istemezdim, gerçekten. Danışmadaki kız ve kapıdaki kız için bu söylemler yem olabilirdi ama Okay Bey sabrımızın sınırlarını gerçekten kanırtmıştı. Buna hakkı yoktu. Biz illegal bir şey istemiyorduk ki; doğal yollardan da gayet rahat bir şekilde gerçekleştirebileceğimiz küçük bir mucizeyi laboratuvar ortamında yaratmasını istiyorduk sadece.
"Bizim her şeyimiz usulüne uygun." Dedi buna karşılık olarak Okay Bey.
"Eminim öyledir." Dedi Hazan umursamazca. "Ama sanmayın ki mevzu bahis teftişlerin hemencecik bitmesine izin vereceğim." Telefonu kulağına götürdü. "Lotus Güzellik merkezinin de tüm evrakları tamdı." Dedi adamın gözlerine diklenerek. "Ama sekiz aylık teftiş süresinden sonra kepenk kapatmak zorunda kaldılar."
Buradaki ince tehdidi yalnızca ben anlamış olamazdım. Yo, Okay beyin yüzündeki allak bullak ifadeden anladığım kadarıyla tek anlayan ben değildim.
"Buraya ümit bağlamış onlarca hasta var!" Dedi adam hırsla. "Onlara bunu yapamazsınız."
Hazan telefonu kulağından çekti.
"Bunu yapan ben değilim." Dedi Hazan sadece. Buna rağmen başparmağı havada, kapatma tuşunun olduğu noktada bekliyordu. Her ikimiz de Okay Beyin son cümlesinin bize ümit vaat ettiği kanısındaydık nitekim.
"Diplomam yanar." İşte bu beklediğimiz adımdı.
"Biz buraya hiç gelmedik." Dedi Hazan net bir şekilde. "Bugünden sonra da hiç gelmeyeceğiz. Şayet işlemimizi bugün hallederseniz."
Adam etrafına bakınıp birkaç saniye düşündü. Ellerini saçlarından üç kez geçirip derin derin nefesler aldıktan sonra ise "İkinci kata inin." Dedi. Tam bu esnada Hazan her kimi aradıysa telefon açıldı.
"Alo."
Ama Hazan cevap vermeden telefonu kapadı. Bu kısacık saniyede telefonun açıldığını duyan Okay Beyse boncuk boncuk terlemişti. Hazan telefonu cebine atarken gülümsedi. Bu sinsi, hain, gaddar bir adamın gülümsemesi gibiydi ama kendimi ona katılmaktan alıkoyamıyordum.
"206 nolu odaya inin." Dedi Okay Bey nefes darlığı içinde. "Size bir hemşire göndereceğim."