Doğduğun zaman sana biçilen, senin kim olduğunu belirleyen bir kimlik tutuştururlar eline.
Adın yazar, soyadın yazar, annenin adı, babanın adı ve yaşın yazar.
Kim olduğunu belirleyen aslında o kimliktir. Kendini, kendi içinde büyütmeme yardım eden o şey senin büründüğün o kimliktir.
Ben Miranda Talent.
Evet soyadım biraz garip. Yeni bir okula başladığında, hocan soyadını sorduğun ve sen söylediğinde insanları abartılı bir tepki vermeleri kadar saçma bir soyadım var.
Bana bu adı veren ise... Dominic Talent. On bir kişilik bir bilim grubunda yer alan ve şu an hayatımızı cehenneme çevirecekmiş gibi ön gördüğümüz bu virüsle başa çıkmaya çalışan o on bir kişilik gruptan değerli bir bilim adamı. Annem ise, babamın aylardır yokluğunu çeken bir ev hanımı. Kardeşim ise, kendi halinde takılan asosyal manyağın teki.
Böylesine garip bir ailen nasıl böyle bir insan olarak çıktığıma dair en ufak bir fikrim olmasa da akrabalarımızın çoğu aslında huylarımın babama benzediğini iddia eder ancak ben kendime özel biri olma konusunda yeterince dik başlılığını koruyorum. Çünkü babamla benim aramdaki benzerlik matematikte toplama işleminde yer alan ve etkisiz bir eleman olan sıfır sayısı gibi.
Sıcak suyun altında dans eden saçlarımı avuçlarımın arasına alarak suyunu sıktım ve duş kabininin yanına astığım havluyu alarak bedenime sardım.
Mart ayındaydık.
Salgından bu yana neredeyse üç ay gibi bir zaman geçmişti. Bu zamana kadar kimseden ses seda gelmiyor oluşu bir tık korkutmuştu bizi. Ve bu sığınakta bulunan on beş kişiyi göz önünde bulundurursak eğer yiyeceklerin ve temel olan ihtiyaçların gün geçtikçe daha da azaldığını ve bir şeyler yapmazsak eğer bizi sıkıntıya sokacağını oldukça iyi biliyorduk.
Ancak dışarı çıktığımızda bizi karşılayacak olan şeyden hiç haberdar değildik. Çünkü bu salgının diğer sığınaklardan gelen mesajlara göre oldukça tehlikeli ve ölümcül olduğunu anlamıştık. Özellikle babam ve diğerlerinin olduğu sığınaktan gelen net bir dille yazılmış olan mesajda üstüne basa basa dışarıya bir adım dahi atmamamız gerektiği söylenmişti.
O mesaj en son üç ay önce atılmıştı ve o zamandan bu zamana asla geri dönüş olmadı.
Açıkçası korkmuyor değildim çünkü babamdan haber alamamak canımı yakıyordu. Daha ne kadar ayrı kalacağımız konusunda hiçbir fikrim yoktu. Resmen bu sığınakta on beş kişi sıkışıp kalmış ve hayatımızı sürdürmeye çalışıyorduk.
Yemek konusunda yine de diğer tüm seçeneklere göre daha şanslıydık. Çünkü Monica'nın yapay zekası sayesinde robotik olarak bitkiler üretiliyordu. Robotik dediğime bakmayın sadece yapay ortam anca birebir gerçek bitki gibiler.
Monica benim çocukluk arkadaşımdı.
Yediğimiz içtiğimiz asla ayrı gitmezdi. Ailem de onu benim yakın arkadaşım olarak değil de gerçekten öz kardeşimmiş gibi görürlerdi.
Küçüklükten bu yana yüzme derslerini ve bale derslerini beraber almıştık.
Yakın arkadaş olmamıza rağmen çoğu zevklerimiz farklıydı. Gerçi bu zaten hep böyle olurdu değil mi? Yakın arkadaşlardan birisi mutlaka farklı şeylere ilgi duyardı ve sanırım bu ilişkide farklılıklara davetiye çıkaran kesinlikle bendim.
Monica hep canlı renklere ilgi duymuş biriydi. Sosyal olmak onun felsefesiydi. Okul zamanında ne kadar kalabalık bir çevresi olduğunu benden kimse iyi bilemezdi. Ben ise onun aksine daha çok sessizliği tercih eden biriydim. Saki kalabalık bir ortama girdiğimde olmayan anksiyetem artıyordu. Bunun sebebinin ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu ancak ne zaman kalabalık bir ortama girsem donup kalıyordum.
Havluyu bedenime sıkıca sardıktan sonra düşmemeye dikkat ederek banyoya doğru adım attım. Duş aldıktan sonra giymek için ayarladığım kıyafetler banyonun içinde herkese özel olarak bulunan dolabın içinde yer alıyordu. Bana ait olan dolaba ilerleyerek adımın yazdığı dolaba elimi uzattım ve şifreyi girerek kapağı kendime doğru çektim.
En uygun olacağını düşündüğüm kıyafetleri elime aldım. Sığınak ne çok soğuktu ne de çok soğuktu. Hatta en iyi yanlarından birisi de oldukça fazla klima olması ve hava akımının sürekli kendisini temizlemesiydi. En kötü sıkıntısı ise kesinlikle birkaç gün sonra oldukça fazla su sıkıntısı çekecektik. Yıkanmamız için arıtılmış su ile içme suyunu ayrı olarak kullandığımız için suyumuz yok denecek kadar azdı ve öylesine güçlü bir salgına kafa tutan birkaç bilim adamı bu dezavantajı göz önünde bulunduramamıştı.
Kendi kendime güldüğümde camın yansımasına portre gibi yerleşen yüzüme baktım.
Yorgunluktan gözlerimin altı çökmüş ve gözlerimin kenarlarında kaz ayakları yeterince ortaya çıkmıştı.
Neredeyse gecenin karanlığından bile karanlık olan gözlerime baktım. Uykusuzluktan gözlerimin içi oldukça kızarmıştı ve kişi başına düşen yemek sayısının az olmasından kaynaklı olarak göğüs kafesindeki kemikler gözle görülür bir şekilde bariz belliydi.
Vücudumu kuruladıktan sonra saç havlusuyla saçlarımın nemini aldım ve havluyu kirli sepetine bıraktım. Az önce giysi dolabının içinden aldıklarımı üzerime geçirirken endişe kalbime tohumlarını salarak neredeyse orada taht kurmuştu.
İster istemez hiçbir şey düşünmesem mutlaka birkaç saniye sonrasında kalbimi karanlık bir ruha teslim ederken buluyordum kendimi. Bazen sığınağında tavanına deli gibi bakıyor ve bir çıkış yolu arıyordum fakat biliyordum ki buradan çıkış yolumuz kesinlikle babam gelmeden mümkün değildi.
Belki de mümkün olabilirdi bilmiyordum. Sığınakta yaşam sürmeye çalışan diğer insanlar olduğu için bu karar sadece bana ait değildi ve burada kaldıkları üç ay boyunca savundukları tek şey buradan çıkmamız gerektiğiydi.
Fakat Dominic Talent gibi bir adamın eşinin bu sığınakta olduğunu göz önünde bulundurduğumuz vakit, anlayacağınız üzere burada tıkılıp dört duvara arasında kalmaya devam edecektik.
Musluğun altındaki elektronik dolaptan saç kurutma makinesi alıp duvara montelenmiş olan tutacağa sabitledim ve dokunmatik tuşuna basarak saçlarımı altına tuttum.
Sığınaktaki her şey son teknolojiydi.
Burada bulunan saç kurutma makineleri, gerçek hayatta kullandığımız makinelere benzemiyordu. Saçınızı makinenin altına tutuyordunuz makine ıslak olan yerleri görerek yönünü o tarafa doğru değiştiriyordu. Ve bu şekilde basit bir saç kurutma işlemini yapmak çok kolay oluyordu.
Birkaç saniye içinde saçlarımın hiçbir yerinde ıslak yer kalmamıştı.
Ellerimi saçlarıma götürerek birkaç sefer karıştırdım ve bileğimdeki tokayla topladım.
Muhtemelen kapıdan çıktığım an annem yanıma gelecek ve bu kadar uzun zamandır banyoda ne yaptığımı soracaktı. Bence bu soru çok yanlış anlaşılmaya müsait bir soruydu. Şahsen bir erkek olsam ve bana bu soruyu biri sormuş olsaydı gerçekten müstehcen cevaplar verebilirdim.
Kapının yanındaki el okuyucusuna avuç içimi gösterdiğimde kapının açılacağını dair bir zil öttü. Kapı yavaş yavaş kenara doğru kayarken kapının hemen karşısında kollarını göğüslerinde birleştirmiş olan annemle karşı karşıya geldim.
Onu gerçekten tanıdığıma artık emindim. Aslında ben annemi, annemden daha iyi tanıyordum.
''Meraktan öldüm Miranda!'' dedi, ince sesiyle beni bozguna uğratarak. Son teknolojinin adeta ayaklarımızın altında gezdiği bir yerde başıma ne gelebilirdi tanrı aşkına!
Göz devirip yanından geçerken kolumu tutmasıyla adımım askıda kaldı.
''Küçük hanım,'' uyarı dolu sesiyle arkama döndüm. ''Böyle çekip gidemezsin.''
''Öyle mi anne?'' diye sordum. Ona karşı neden bu kadar asi olduğum hakkında bir fikrim vardı. Aslında bu gerçekten de benim için yeterli bir sebepti ve o sebep tam olarak şu an karşımda duruyordu.
Peter Horley.
Lise birinci sınıftan, üçüncü sınıfa kadar peşinde döndüğüm ancak onu bir türlü kendime aşık edemediğim çocuğun ta kendisiydi.