6. Bölüm "Zeynep... "

3566 Words
Yoğun bir çalışmanın sonucu olan bilgiler operasyon için ekiple paylaşılmak üzere toplanmıştı. Ekip toplantı salonunda yerini aldıktan sonra Menderes Bey, konuyla ilgili bir açıklama yaptı. "Dört yıl önce, dokuz aylık hamile eşiyle birlikte hastane dönüşü arabasına bomba konularak şehit edilen mensubumuz Hasan Birhan'ın, sağ kurtulan eşine suikast düzenlenmişti hastanede. Suikast sonucu eşinin hayatını kurtarmak için kayıtlara ölü olarak geçirildi ama maalesef şehidimizin küvezdeki bebeğinin çalınmış olduğunu öğrendik. Şehidimizin evladı, emaneti şimdi İran'da. İran istihbarat örgütünün üst düzey yöneticilerinden olan öz dedesi Amir Sürmani'nin yanında, dayısı Milad Sürmani'yi babası olarak biliyor. Gidin şehidimizin evladını sağ salim, babasının yaşaması için bedelini canıyla ödediği vatanına geri getirin. Bunun için ne gerekiyorsa yapmaktan çekinmeyin! " Sözü Ömer devraldı. "Hâlâ konu ile ilgili eksiklerimiz olsada kesin bildiğimiz şeyler, çocuğu kesinlikle dışarı çıkarmıyorlar. Yirmi dört saat evi izliyoruz, oluşan en ufak hareketlilikten haberimiz oluyor. Yaşadığı eve, Amir Sürmani'nin makamından dolayı girebilen kişiler sınırlı ve güvendikleri kişiler. Ev kale gibi korunuyor, direkt bir giriş münkün değil. " Fatih, "Bize imkansız yok profesör! " dedi. "Planlarımı yaptım, çıkışımız için gerekenleri yapın gerisi benim işim. " Ömer, "Planlarını bizimle de paylaşırsan gerekli hazırlıkları yapalım. " Fatih, "Ekibin her bir üyesi ülkenin kilit şehirlerine dağılacak. Her bir şehirde eş zamanlı patlamalarla dikkatleri dağıtacak. Onlar tamamen bunlara odaklanırken o eve gerekirse fare deliğinden girecek kardeşimin Zeynep'ini alıp getireceğim. " Menderes Bey, "Ekibi dağıtman tehlikeli, ayrıca böyle patlamalardan sonra ülkeden çıkışlarınız imkansızlaşır. " Fatih, "Aksine, onlar kendi elleriyle ekibimi ülkeden güvenli bir şekilde çıkaracaklar. Yarın Türkiye'den, İran'a bir komisyon gidiyor. Haşim o komisyonun bir üyesi olarak gidecek. Demet büyük elçinin şımarık yeğeni olarak gezip, tozmaya gidecek. Sancak, üç gün sonraki konferansa katılacak fransız doktor olacak. Arif ingiliz bir insani yardım vakfının kurucusu olarak Afrika'ya geçmek üzere orada olacak. Şaban Abi ile birlikte gideceğiz biz. Olası bir aksilikte o Zeynep'i getirirken ben dikkatleri dağıtacağım. Belirli zamanlarda farklı şehirlere gidecek ekip. Belirlenen vakitte aynı anda en az iki patlama yapacak. Kimsenin ölümüne sebebiyet vermeden ortalığı karıştıracak. Ardından ülkeden ayrılacak o sırada bende emanetimizi almış olacağım. " Ömer, "Sen muhakkak İran'da tanınırsın. " Fatih, "Ben hiçbir şey yapmayacağım. Sadece içeri girip uyuyan yeğenimi kucaklayıp getireceğim. " Menderes Bey, "O nasıl olacak? " Fatih, "Onlar endişelenip tedbirleri artırırken hiç tahmin etmeyecekleri yerden girip, çıkacağım. O bölgenin altında labirent dehlizler var ve o dehlizlerin haritasının kimde olduğunu biliyorum. " Menderes Bey, "O konuda da tedbir alınmıştır muhakkak, buna göre yap planını. " Fatih, "Emredersiniz! " Menderes Bey, "Halletmem gereken başka işler var, beni durumdan haberdar edin. " Ömer, "Emredersiniz. " dedi. Ardından Menderes Bey çıkarken Fatih planın ayrıntılarını tek tek anlattı. Tüm ekip planlandığı gibi İran'a giderken son Fatih ile Şaban kalmıştı. Onlarda son kez planların üzerinden geçiyordu. Fatih harita üzerinde anlattı planını. "Evin konumunun Hazar Denizi'ne yakın olması bizim için avantaj. Ben Zeynep'i alıp çıktıktan sonra Şaban Abi'ye teslim edeceğim, o da Hazar Denizi üzerinden Azerbaycan'a geçecek. Ordan da özel uçakla Ankara'ya gelecek. " Ömer, "Senin çıkışını nasıl yapacağız? " Fatih, "Şaban Abi, Zeynep'i Ankara'ya getirene kadar her ihtimale karşı orda kalacağım, olası bir aksilikte müdahale etmek için. Zeynep'in olmadığını anladıklarında benim kaçırdığımı, hâlâ onunla birlikte İran'da olduğumu düşünmeleri Şaban Abi'nin işini kolaylaştıracaktır. Çıkış işine gelirsek, Türkiye sınırına yakın her yerde adım başı beni arayacaklardır o yüzden biz tam tersi istikameti seçeceğiz. Beni Basra Körfezi'ne ulaştırmanız yeter. Hazır İran'a kadar gitmişken Suudi Arabistan'a gidip umre yapmamak olmaz. Umre turuyla Ankara'ya direkt geleceğim. " Ömer, "Hallediyorum. " diyerek bilgisayarlarının başına geçti. Fatih hafif bir tebessümle iç çekti. "Ömer, " dedi. Ömer ona döndü sandalyesiyle birlikte. "Birkaç gün kalabileceğim şekilde ayarla turu, gitmişken Efendimizi ziyaret etmeden dönmeyelim. " "Sana iyi bir güzellik yapacağım abi merak etme sen. " dedi Ömer gülerek. Planlandığı gibi Fatih ile Şaban İran'a giriş yaptıktan sonra ilk iş dehlizlerin haritalarını alacakları kişiye gittiler. Antika dükkanına giren ikili bir şeyler bakıyor gibi eşyalara bakarken etrafı kontrol ettiler. Kimsenin olmadığını anlayınca Şaban kapıyı kapatıp kilitledi. Fatih içeri doğru gidip aradığı kişiyi bulurken karşısındaki adam Fatih'i gördüğüne pek memnun olmamıştı. "Selamün Aleyküm Raşid. " dedi Fatih gülümseyerek. Gözleri fal taşı gibi açılan Raşid masanın altındaki düğmeye farkettirmeden uzanmaya çalışırken Fatih başını iki yana salladı. "Ama senin o elini kırarım! " demesiyle Raşid korkuyla elini geri çekip üzerinde oturduğu sandalyenin kenarına koydu. "Allah'ın selamını da mı almıyorsun artık yavşak! " diye kızdı Fatih sıktığı dişleri arasında. "Aleyküm selam. " dedi Raşid korkuyla. "Ulan verdiğimiz selamı bile zorla kabul ettiriyoruz arkadaş! " diyen Fatih dayandığı masanın kenarına oturdu. "Ne istiyorsun benden? " Raşid'in korkudan sesi titriyordu. "Konuya direkt gir bana kalp krizi geçirttirmeden diyorsun yani. Peki! Amir Sürmani'nin evinin altından geçen dehlizlerin haritasını istiyorum. " "O bende yok! " "Öyle mi diyorsun; Şaban Abi, harita bende yok diyor, sen ne diyorsun? " Şaban başını hafifçe salladı. "Hatırlatalım komutanım o zaman! " diyerek eline aldığı eşyaya tuhaf tuhaf bakarak düşürdü. Parça parça olan porselen her bir yere saçılırken Şaban, "Bugün sakarlığım üzerimde, neye elimi atsam kırılıyor. " dedi rafta duran başka bir eşyaya uzanırken. Onuda düşürüp kırarken, "Tüh! Bu da gitti. Oradaki büyük vazolar çok güzel değil mi komutanım, dokunsam kırılır mı dersin? " diye sordu. Fatih çaresiz ve korkuyla sindiği yerden Şaban'ı izleyen Raşid'e hafif kıstığı gözleriyle baktı. "Ne diyorsun, vazolara baksın mı? " diye sordu. Raşid yalvarırcasına başını iki yana salladı. Şaban durmadan kırıp dökmeye devam etti. "Etmeyin, öldürürler beni! " dedi Raşid. Fatih sinirle güldü. "Ben seni yaşatacak gibi mi görünüyorum sence? Onlar sadece öldürür ama ben başlarsam sen ölüm ölüm diye yeri göğü inletirsin! Alayım şimdi haritayı lütfen, bak her zaman bu kadar kibar olmam bugün iyi günümdeyim. " O sırada Şaban büyük vazolardan birini düşürüp kırdı. Raşid bakamadığı manzara karşısında gözlerini kapatırken Fatih büyük bir zevkle izledi onu yarım ağız gülerek. "Acele etsen iyi olur yoksa dükkanda tek bir şey kalmayacak bu gidişle. " Raşid açtığı gözleriyle çaresizce kırıp döken Şaban'a baktı, "Yeter bari daha kırmayın ekmek parası hepsi! " dedi. Fatih başını iki yana sallayarak yakasından tutup kendine doğru çekti onu. Sinirden güldü sıktığı dişleriyle. "Ulan ne iş yaptığını bilmesem acıyacağım sana! Kaçakçı köpek! Kalk lan! " diyerek tuttuğu yakasından kaldırdı ayağa. "Akşama kadar ayak sürmeni mi dinleyeceğim, alayım şu haritayı? " Raşid çaresiz yürümeye başlarken Fatih ensesindeydi. Raşid girdiği odada istemeye istemeye kenara çektiği dolabın arkasındaki kasadan çıkardığı haritaları Fatih'e titreyen eliyle uzattı. Fatih aldığı haritaları kontrol ettikten sonra Raşid'in üzerine yürüdü. Raşid korkuyla sırtı duvara dayanana kadar geriledi. Fatih üzerine eğilerek, "Benden, haritaları aldığımdan, burda olduğumdan gökteki kuşun haberi olursa fare deliğine dahi girsen seni bulurum ki biliyorsun yaparım, seni şu kasaya koyar, ateşin üzerine asar, böğüre böğüre kızarmanı zevk için izlerim. Anlaştık mı? " dedi. Raşid başını aşağı yukarı salladı. "İyi hadi kal sağlıcakla. " diyen Fatih Raşid'in yanağına dokunarak haritaları montunun iç cebine koydu. Az sonra Şaban'ı da alarak ikisi antikacı dükkânından ayrıldı. Raşid korkuyla arkalarından bakarken Şaban'ın kırıp dökmediği şey kalmamıştı. Yerdeki enkaza neredeyse ağlayacak gibi baktı. Fatih planlarını tamamladıktan sonra keşif yaptı. Dehlizin girişinde iki kişiden başka kimse yoktu. Planlandığı gibi ekip harekete geçmiş her yerden patlama haberleri geliyordu. Bu yüzden tedbirler iki katına çıkarılmıştı. Şaban tekneyle hareketi beklerken Fatih, Zeynep'i almak için harekete geçti. Girdiği dehlizin önünde iki kişi vardı. Çektiği silâhının ucuna susturucu taktı. O sırada ayağının dibinde dolanan fareye baktı. Hafif yüzünü buruşturup bakarken susturucuyu iyice sıktı. Çıktığı köşeden oturan iki kişiyi indirdikten sonra yürümeye devam etti. Bir sonraki köşede de iki kişi duruyordu. Aynı sessizlikle hareket ederek onları da indirdi. Ulaştığı şifreli kapıyı korumlardan birinin cebindeki kartla açarak kartı pantolonunun arka cebine koydu. Temkinli bir şekilde içeri doğru devam etti. Yukarı çıktığında evin bodrumundaydı. Bundan sonrası kolay işti. Gecenin geç saatleri olması işini kolaylaştırıyordu. Ortalıkta kimse yoktu. Fatih dikkatlice evin içini kontrol ederek merdivenleri çıktı. Zeynep'in odasını aramasına gerek kalmadan pembe çiçekli kapı süsü odayı ayan etti. Fatih yavaşça ulaştığı kapıyı araladı. İçeriyi kontrol etti, kimse yoktu. Aynı sessizlikle içeri girip kapıyı yavaşça örttü. Pembe yatağı içinde uyuyan küçük kıza gülen gözlerle baktı Fatih. Leyla'ya olan azımsanmayacak benzerliğiyle kim olduğunu aşikar ediyordu. Fatih gülümseyerek yaklaştığı yataktaki yeğeninin saçına küçük bir öpücük kondurarak, "Amcasının güzeli! " diye fısıldadı. Olası bir çatışma yaşanması ihtimaline karşı Zeynep'in korkmaması ve etkilenmemesi için uyuması gerekiyordu. Cebinden çıkardığı küçük şırıngadaki ilacı canını yakmamaya özen göstererek elinden enjekte etti. Zeynep, "Anne ..." diye mızmızlansada birkaç saniye sonra uykuya daldı. Fatih uyuyan Zeynep'in üzerini giydirerek kucağına aldı. Geldiği yoldan aynı sessizlikle evden ayrıldı. Zeynep'i arabanın arka koltuğuna dikkatli bir şekilde yatırarak bir kere daha gülümseyerek baktı. Yüzündeki tebessüm yerini korurken direksiyona geçti. Çalıştırdığı arabayla yola koyuldu. Ulaştığı sahildeki hazır bekleyen Şaban'a, Zeynep'i emanet ederek yolladı. Giden teknenin ardından derin bir nefes alarak baktı. Can kardeşi olan Hasan'ın evladını vatana geri gönderdiği için çok mutluydu. Bu boynuna bir borçtu. İşin daha kıymetli olanı bundan sonraydı. Suudi Arabistan'a geçecekti. Ama önce Şaban'ın, Zeynep'i annesine sağ salim teslim etmesini beklemek zorundaydı. Şimdi saklanabileceği eve gitmek zorundaydı. Tekne gözden kaybolana kadar arkasından baktı. Ardından arabasına atlayarak uzaklaştı ordan. Şaban'ın Azerbaycan'a ulaşması sabahın çok erken saatlerini bulmuştu. Hiç vakit kaybetmeden direkt önceden ayarlanmış özel uçakla Ankara'ya havalandı. Tüm gece evinde sarıldığı kocasının montuyla gözyaşlarıyla sabaha kadar dua eden Leyla için zaman geçmek bilmiyordu. Uzandığı koltuktan ayaklanarak bir kere daha telefonuna baktı. Hiçbir şey yoktu. Akan gözyaşlarını iki eliyle silerek camın önüne geçti.Ne yere ne göğe sığamıyordu ama eve tıkılıp kalmıştı. Kızı için, Hasan'ın her şeyini kendi eliyle yaptığı odanın kapısına baktı sıktığı dişleriyle. Üst-üste yutkunarak hıçkırmamaya çalıştı. Nitekim çok başarılı olamamıştı. Kendine sardığı kollarıyla birkaç hıçkırık kaçtı dudaklarından. Tereddütle yürüdüğü odanın kapısına baktı. Elini kapının kulpuna koyarak alnını kapıya yasladı. Gözyaşları sağnak yağmur gibi durmaksızın yağarken sıktığı dişleriyle omuzları sarsıldı. Az sonra kulpu aşağı indirerek yavaşça kapıyı araladı. Anıları bir bir canlanmaya başladı. "Zeynep bu güzellik var mı soyunda? Elvan elvan güller biter bağında ... " Hasan parçalar halindeki beşiği birleştirirken aynı zamanda türkü mırıldanıyordu. Leyla gülümseyerek elindeki kahve fincanıyla yanına gelirken Hasan elindeki işi bırakıp kahve fincanını aldı. "Otur bakalım emzirme koltuğu rahat mı? " dedi. Leyla gülümseyerek koltuğa oturdu. "Evet, gayet iyi. " dedi Leyla iyice yerleşirken. İki elini şişkin karnına koyarken konuşmaya devam etti. "Bir ay sonra burda bizimle olacak bebeğimiz. Düşüncesi bile insanın yüreğini uçuruyor. " Hasan yanına yaklaşarak saçlarını öptü. Yanına çömelerek cebinden çıkardığı kutuyu eşine uzattı. "Aç bakalım ne var içinde. " Leyla heyecanla açtı kutuyu. İçinde küçük bir künye vardı. Üzerinde de Zeynep yazıyordu. Leyla gözyaşlarını tutamazken mutluluktan ağlamaya başladı. "Hasan bu küçücük, kızımız kadar minnacık. Biliyor musun kızımız senin gibi bir babası olduğu için çok şanslı! " "Çok şanslı ve çok güzel bir kız olacak. Dünyanın en güzel kızı olacak benim kızım! " dedi Leyla'nın gözyaşlarını silerek. "Sipariş mi bu, bebek bebek! " az öncenin aksine her kelimesi arasında gülüyordu şimdi Leyla. "Siparişte neymiş babası benim tabi ki dünyanın en güzel kızı olacak. Ben boşa çalışır mıyım? Ben yaptım biliyorum yani. " "Edepsiz! " "Sabah edepsiz demiyordun ama! " "Sen gerçekten edepsizsin bunu biliyorsun değil mi? " "Aşk dediğin edepsiz olur. " Eski mutluluklar bile insana acı verebiliyordu. Kocasının o sabırsızlıkla beklediği bebeği beş yıldır ondan çalınmıştı. Odanın içine girmeye cesaret edemedi. En azından şimdi değil belki daha sonra, kızına kavuştuktan sonra yapabilirdi bunu. Gözyaşlarıyla anılarının üzerine kapıyı kapattı. Sırtını kapıya yasladı yere çökerek. "Ne olur artık gelsin kızım! " diye fısıldadı. Az sonra çalan telefonuyla yerinden hızla kalkıp telefona koştu. Arayan Menderes Bey'di. Açtığı telefonu yutkunarak kulağına koydu. "Başkanım, bana iyi bir haber verin lütfen! " dedi yüreği göğüs kafesine sığmazken. "Yarım saat içinde kızın havaalanında olacak. " "Gerçekten mi? " "Şaka yapacak halim yok ya! " "Özür dilerim! Ben, ben hemen geliyorum. " kapattığı telefonla bu kez mutluluktan gözyaşları akarken Hasan'ın çerçevedeki fotoğrafına baktı buruk bir tebessümle. İşaret parmağının dışıyla resmi okşadı. "Zeynep'imiz geliyor sevgilim. " dedi. İçi içine sığmazken montunu sırına geçirip arabanın anahtarını aldı. Titrek bir nefes alarak evden çıktı. Atladığı arabayla hızla yola koyuldu. Hızlı sürdüğü arabayla kısa sürede havalanına gelen Leyla'dan önce Mehmet Bey ve ekip arkadaşları oradaydı. Duru bile yeni taburcu olmuş, elinde bastonla gelmişti. Önce Duru, ardından Demet ona sarılarak destek olurken, herkes yanında olduğunu belli ediyordu. Herkesin sabırsızlıkla beklediği uçak nihayet piste inerken Leyla sabredemiyordu. Merakla kızını görmeyi bekliyordu. Az sonra uçağın kapısı açıldı. Herkes nefesini tutmuşken Şaban kucağında Zeynep ile basamakların başında belirdi. Leyla iki elini ağzına kapatıp hıçkırıklarla ağlamaya başlarken koştu. Basamakların bitişinde Şaban kızını kollarına bıraktı. Uyuyordu. Leyla ne yapacağını bilmez bir şekilde kucağındaki kızına baktı. Şaban, "İlaçtan sebep uyuyor hâlâ, bir-iki saate uyanır. " dedi. Leyla başını hızlı bir şekilde sallayarak kızını izlemeye devam etti. Ne kadar güzeldi! Varlığı bile ne kadar müthişti. Ona ne kadar çok benziyordu. Şaban, "Sana çok benziyor değil mi? " dedi. Leyla tutamadığı gözyaşlarıyla başını hafif salladı. "Çok güzel... " diye fısıldadı. Tereddütle eğilip saçlarını öptü. Kokusu burnuna değince gözlerini kapattı. Evlat kokusu gerçekten de cenneti. Açtığı gözlerini Şaban'a çevirdi. İçten bir minnetle, "Teşekkür ederim! Çok teşekkür ederim! " dedi. Şaban, "Boynumuzun borcuydu. " dedi. İkisi birlikte onları bekleyenlerin yanına yürüdü. Duru yüzüne baktı gülümseyerek. "Leyla bu aynı sen, baksanıza şuna. " dedi heyecanla. Leyla gözyaşları akarken, "Kirpikleri Hasan'a benziyor... " dedi. Herkesi bir hüzün ve sessizlik sararken Mehmet Bey eğilip Zeynep'in saçlarından öptü. Dedesi sayılırdı, öz yeğeninin kızıydı sonuçta. "Vatanına hoş geldin küçük hanım. " dedi hafif bir tebessümle. Ne çok isterdi Hasan'ın kızını görmesini. "Hadi dikilip durmayın, yürüyün üşümesin çocuk! " Herkes Mehmet Bey'in kızmasıyla yürümeye başladı. Sancak, bastonla yürüyen Duru'ya yaklaşarak hafif kulağına doğru eğildi. Fısıldar tonda, "Bu halde ne işin var burda, eve gidip görebilirdin Zeynep'i! " diye kızdı. Duru sıktığı dişleri ve çattığı kaşlarıyla, bakışlarını ona çevirirken göz göze gelmeleriyle ne diyeceğini bir an unutsada birkaç saniye sonra, "Sana mı soracağım! " diye kızıp yürümeye devam etti. O çam yeşili gözleri gözlerine her değdiğinde kalbine bir kurşun gibi saplanıyordu. Her hâline bir çare bulan Duru, Sancak'ın kalbine yaptıklarına çare bulamıyordu. Sıktığı dişleriyle yutkundu arkasında bıraktığı Sancak ile. Sancak üflediği nefesiyle Duru'nun arkasından bakarken, "Tabi bana mı soracaksın! İnatçı keçi! " diye söylendi. O sırada Haşim'in yanına ulaşan Duru ona, "Ya benim beş kuruş param kalmadı, yol üzerinde bir atm bulda kira parasını falan çekeyim. " dedi. Haşim başını aşağı yukarı sallayarak, "Hallederiz! " diyerek yürümesine destek oldu. İkisini izleyen Sancak sıktığı dişlerini kıracaktı neredeyse. Arabaların yanına ulaşmalarıyla Leyla, Mehmet Bey'e döndü. "Şey başkanım, ben Zeynep konusunda Sahre Hanım ile Müfit Bey'e ne diyeceğimi, nasıl anlatabileceğimi bilemedim. Beni pek sevmezler biliyorsunuz. " dedi. Mehmet Bey başını ağır ağır sallarken, "Ben onlarla konuşurum. Önce sen kızınla biraz hasret gider, onları ben getiririm. " dedi. Leyla minnetle onayladı. Ardından Sancak'ın direksiyonuna geçtiği arabanın arka koltuğuna kucağındaki kızıyla birlikte yerleşti. Arkadaki arabaya ise Haşim, Duru ve Demet binerken Şaban da onlara katılacağı sırada Mehmet Bey ona seslendi "Sen benimle gel. " demesiyle Şaban onun arabasının direksiyonuna geçti. Onlar gittikten sonra Haşim de yola koyuldu. Bir süre sonra Haşim gözüne değen atm ile arabayı sağa çekti. Duru'ya, "İnme sen ver kartı çekeyim ben. " dedi. Demet şaşkınlıkla bakarken Duru çıkardığı kartı Haşim'e verdi. "Şifreyi biliyorsun zaten. " dedi. "Tamam. " giden Haşim'in arkasından şaşkınlıkla bakan Demet'e, Duru gülümseyerek baktı. "Bakma öyle şaşkın Haşim benim hem kan kardeşim, hem de can kardeşimdir. Bilmediği şeyim yoktur. Benimde ondan taraf bilmediğim şey yoktur. " Demet, "Ne güzel. Bu kader güveneceğim biri hiç karşıma çıkmadı. " diye konuştu gülümseyerek. Onlar kendi aralarında konuşmaya devam ederlerken, Atm sırasında bekleyen Haşim, önünde işlem yapan kişinin işleminin uzun sürmesiyle sabırsızlanıyordu. Önündeki kadının sırtından beline kadar dökülen dalgalı bembeyaz saçlara nefesini üfleyerek baktı. Yaşlı bir kadına göre fazla uzun ve bakımlıydı saçları. Yaşlı bir kadına göre giyimi de farklıydı. Hele o başındaki yarım şapkası tam genç işiydi. Tabi bu Haşim'in çok umursadığı bir durum değildi. Bir kere daha nefesini üfleyerek, "Teyze, yardımcı olmamı ister misin? " diye sordu duymayacağını ön gördüğü biraz yüksek bir sesle. Bankamatiğin ekranına eğilmiş kadın duruşunu dikleştirip ağır ağır ona döndü. "Teyze mi? " diye sordu teni, kaşı, kirliğine kadar bembeyaz olan genç kadın. Alnından kaşlarına kadar dökülen kaküllerini hafif salladığı başıyla savururken Haşim sanki donmuş gibi hiçbir şey diyemeden bakmaya devam etti. Karşısındaki kadın albinizim hastasıydı. Yeryüzünde yaşayan bir melek vardıysa o kesinlikle bu kadın olmalıydı. Beyazın ulaşabileceği en üst noktadaydı. Hafif kalkan tek kaşıyla karşısındaki onun aksine oldukça esmer olan adamın özür dilemesini beklerken, o adam özrün ne olduğunu dahi unutmuştu şu an. Beklediği özrü alamayacağını anlayan beyaz kadın nefesini üfleyerek başını iki yana salladı. Bankamatiğin yuvasından aldığı kartıyla ters bir bakış attı karşısındaki adama ve arabasına yürüdü. Haşim sadece arkasından baktığı kadın gazlayıp giderken, az önce yaşadıklarının gerçekliğine inanamadı. Gerçekten o kadın gerçek miydi? Özür bile dileyememişti. Bunun çok özel bir durum olduğunu biliyordu. Az önce istemden yaptığının onu çok inciteceğini düşündükçe nasıl özür dileyemediğine kendine kızıyordu. Bir kere daha nefesini sıkıntıyla üfleyerek atmye döndü. Duru'nun istediği parayı çektikten sonra arabaya döndü. Yüzünün halinden bir şey olduğunu anlayan Duru, "Ne oldu? " diye sordu. Haşim çatık kaşlarını daha da çatarak, "Yok bir şey! " diye geçiştirdi. Çalıştırdığı arabayla yola devam etti. .... Zeynep'in annesine kavuştuğu haberini alan Fatih, Suudi Arabistan'a geçmek için Basra Körfezi'ne ulaşabileceği en yakın yere doğru gidiyordu. Tüm gün araba süren Fatih kısa bir mola vermek için kenara arabayı çekti. Arabadan inerek biraz hareket etti. Gecenin zifiri karanlığında yıldızlar müthiş görünüyordu. Dudağının kenarıyla hafifi tebessüm etti yıldızlara. Onunla aynı anda biri daha yıldızlara gülümsüyordu. Engin sevdasından haberinin olmadığı Nurşen de onunla aynı anda yıldızları seyrediyordu. Fatih ona o yıldızlar kadar uzaktı. Yüreği kuş gibi çırpınan Nurşen az sonra Fatih'in düşeceği belayı hissediyordu. Elini hızlı hızlı atan kalbinin üzerine koydu. "Fatih...! " diye fısıldadı hızlı soluduğu nefesler arasında. "Ya Rabbi gün ile ay hakkı için sen onu koru! " diye fısıldadı. Kolundaki saatine baktı, teheccüd vakti girmişken kalkıp seccadesini serdi. Kıldığı teheccüdün ardından her zaman ki duasını tekrarladı. "Allah'ım, onun ve cümle askerimizin ayağına taş değdirme! Kötüden, kötülükten, zalimden, zulümden koru. Cebrail Alehiselam'ın kanadını kalkanı, Hızır Alehiselam'ı yoldaşı eyle. Başarısızlığa, mağlubiyetlere uğratma; daima muzaffer kıl onu. Allah'ım gönlümdekini kaderim, kaderimi hakkımda hayırlı eyle her halimi sana ısmarladım beni doğru yoldan ayırma... amin, amin, amin! " Yüreğindeki sıkıntı bitmek bilmezken tekrar balkona dönüp sandalyesine oturdu. Başını kaldırıp yıldızlara tekrar baktı. Nefesini üfleyerek kısa bir süreliğine gözlerini kapattı. Fatih, aldığı dualardan habersiz arabasına döneceği sırada gelen ardarda üç arabadaki adamlarım üzerine ateş açması üzerine kapısında olduğu arabaya hızla attı kendini. Yağmur gibi üzerine yağan kurşunlardan kurtulmak için arabadan çıkmak zorundaydı. Burda daha fazla dayanamazdı. Arabanın diğer kapısından hızlı bir şekilde çıktı son anda. Çatışarak onları öldüremezdi, çünkü sayıları çok fazlaydı ama tek tek hepsini avlardı. O yüzden ormana doğru koştu. İzini kaybettirip gelmelerini bekledi. Elindeki silâhının ucuna cebinden çıkardığı susturucuyu taktı. "Öldürmeyin, sağ istiyorum! " diye bağırıyordu tanıdık ses. Fatih sıktığı dişleriyle öfke dolu bir nefes soludu. Sesin sahibi Leyla'nın abisi Milad'dı. Hasan'ın ölümünde onunda payı vardı. Bugün intikam günüydü. Ay ışığından faydalanan Fatih tek tek tüm adamları indirdi. Sadece Milad kalmıştı. Ona bir kurşunluk rahat bir ölüm yoktu. Kurşunların darmadağın ettiği arabasına döndü. Bagajından aldığı ip ile C-4leri küçük sırt çantasına koyarak tekrar ormana doğru daldı. Milad'ı bulduğunda çantayı ağaçlardan birinin dalına astı. Karşısına dikildiği Milad'a, "Beni sağ mı istiyordun sen, gel burdayım! " dedi. Milad alaycı bir gülümsemeyle baktı. "Cesaret ve aptallık arasında ince bir çizgi var derler ya Kızıl Hilâl, sen gerçekten aptalsın! Benim karşıma dikilecek kadar aptal! Seni neden gözlerinde bu kadar büyütüyorlar anlamıyorum! " Fatih başını ağır ağır salladı. Milad her konuda donanımlı bir askerdi; yüksek kondiksyon ve yakın dövüşte çok iyiydi ama Fatih'in zekası onun bu özelliklerinden çok daha üstündü. Bu kadar kendini büyük görmesi ona erken bir mağlubiyet getirmişti Fatih'in gözünde. "Madem o kadar güveniyorsun kendine buyur kimin bileği daha güçlüymüş görelim. " diyen Fatih elindeki silahı kenara fırlattı. Kendinden son derece emin olan Milad başını iki yana sallayarak sesli bir şekilde güldü. "Sana aptal dedim ya az önce onu geri alıyorum, aptallık bile sana iltifat olur. " diyerek o da silahını kenara fırlattı. Farkında olmadan Fatih'in istediğini yapan Milad montunu üzerinden çıkardı. Yere attığı montundan sonra Fatih'e doğru hamle yaptı. Fatih'e doğru savurduğu isabetli sert birkaç yumruğun ardından Fatih yüzüstü yere düştü. Ağzından akan kan toprağa damlarken hafif tebessüm etti. Hızlı bir şekilde tekrar ayağa kalktı. "Kız gibi vuruyorsun! Ya da kızlara haksızlık etmeyeyim şimdi Leyla senden daha sert vuruyor! " Fatih, Milad'ın sinir uçlarıyla oynamaya başlamıştı şimdi. "Siz türklerin şu gereksiz özgüveni yok mu, deli oluyorum! En son kız kardeşimi benden alan o aşağlık arkadaşında görmüştüm o gereksizliği. Ama ben ne yaptım, paramparça ettim onu! Parçalarını cımbızla toplamıştınız değil mi? " Fatih sıktığı dişleriyle baktı. "Ama senin cımbızla bile toplanacak parçanı bırakmayacağım! " Ona doğru atılan Milad'ın yumruğunu avcuyla tutup ona kafa attı. Geriye doğru yalpalayan Milad'ın toparlanmasına izin vermeden üst üste darbeler indirdi. En son suratına geçirdiği osmanlı tokadıyla Milad yerden kalkamadı. Fatih döndüğü çantadan aldığı ipin ucunu ağacın dalına attı. Diğer ucunu Milad'ın ayaklarına bağlayıp onu ağaca çekti. Zihnini toparlamaya çalışan Milad bir anda kendini ağaca ayaklarından asılmış buldu. Fatih çantadan aldığı C-4lerden birini bant yardımıyla Milad'ın ellerini arkasında birleştirerek beraberinde bantladı. Başka bir kalıbı alarak kafasının etrafına sardı ağzını da kapatarak Bir diğer kalıbı göğsüne, bir diğerini de bacaklarına sardı. Hepsini birer saniye arayla otuz saniyeye ayarladı. "En büyük aptallık karşısındakini küçük görmektir. Bugüne kadar karşımdaki hiç kimseyi ne hafife aldım, ne küçümsedim, ne de küçük gördüm! O yüzden ben herkesin korktuğu Kızıl Hilâl'im! Cana can, kana kan hakımdır intikam! " diye fısıldadı Milad'ın kulağına. Arından sırtını dönüp yürüdü. Az sonra üst üste patlayan patlayıcılarla Milad'ın cımbızla toplanacak parçası bile kalmamıştı. Fatih arkasında olan patlamalardan istifini bozmadan yürümeye devam etti. Ulaştığı hurdaya dönmüş arabasının kaputuna montunun cebinden çıkardığı kırmızı tahta kalemiyle arapça, "Cana can, kana kan hakımdır intikam! " yazarak altına kırmızı büyük bir hilâl çizdi. Onu öldürmek için gelen arabalardan birine binerek yoluna devam etti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD