geçmiş 🥀

2505 Words
Asir soran..Geçmişten… Kaç yaşındaydım bilmiyorum ama Dilzar’a, yani amcamın kızına olan duygularımı fark ettiğimde küçük bir çocuktum. O kadar masum ve temizdi ki onu seviyordum. Hani şey olur ya; lotus çiçeği çamurun içinde yetişir ama yapraklarında tek bir çamur tanesi bulunmaz. İşte Dilzar hep öyleydi, öyle de kaldı... Sadece kötü insanlardan oluşan bir ailenin içinden yetişip, hep lotus çiçeğine benzettiğim Dilzar gözümde her zaman çok farklıydı. Ne kötülük bilir ne de kötülük yapabilirdi. Üstelik o kadar çok eziyet görüyordu ki, onu çoğu zaman bizimkilerin şerrinden koruyamıyordum bile. Gördüğüm kadarıyla koruyordum tabii… O zamanlar şimdiki gibi değildi. Bazen babamdan ben bile nasibimi alıyordum onu koruduğum için. Dilzar benim çocukluk aşkımdı. Yani ben onu hep çok sevdim. Bir tek onu sevdim. Ne kimse hayatıma girdi ne de kimseye baktım. Babam, annem, babaannem… Özellikle onlar, ne onunla bir çocukluk ne de bir gençlik yaşattılar bana. Ben onu her gördüğümde içim acıyordu. Çünkü çok mutsuzdu. Ben de ona olan aşkımı hep içimde sakladım. Çünkü o beni her zaman bir abisi olarak gördü; hep de söylüyordu zaten. Hal böyleyken ona olan aşkımı tabii ki içime gömdüm. Bunu Dilzar dışında herkes biliyordu. Çünkü onun aşktan çok daha büyük dertleri vardı. Ben Dilzar’ı sadece berdel ile evlendiği kocasına gülünce gerçekten mutlu olduğunu gördüğümde huzurla izleyebilmiştim. O yüzden berdel bozulduğunda onu kocasına vermek için her şeyi yaptım. Dilzar, kocasıyla mutluydu ve çocukları da vardı. Dilzar’ı sevsem de evlendikten sonra bir gün bile ona yan gözle bakmadım. Gerçi evlenmeden önce de bir gün yan gözle bakmadım. Sadece seviyordum. Sonra onların anne tarafından olan akrabamı, yani kaçak karım Evin’i gördüm. Onu ilk karşımda gördüğümde Dilzar sandım. İkizi olsa desem belki aralarında yine fark olurdu ama o derece benziyordu. Aynı bakış, aynı duruş… Aynı yara gibi duran sessizlik. Dilzar’ın kardeşi, yani küçük kuzenim, onunla aramızı yapma planları yapıyordu; Dilzar’a olan aşkımı bilmeden. Evin’le ilk karşılaşmamız çok kötü geçmişti. İkimiz de birbirimizden hiç haz etmemiştik. Onun gözünde ben çok kötü bir yerdeydim. Bana baktığı her saniye göz deviren bir kız vardı karşımda. Elbette ben de ondan hiç haz etmedim. Aynı akşam yemeğe çağırdıklarında onu eve bırakmamı da söylemişlerdi. Mecbur kabul ettim. Yolda resmen benimle kavga etti. Arabadan inmek istedi. Burnumu kıracak bir tekme atmıştı neredeyse. Cadının tekiydi. O kadar inatçıydı ki laf anlatmak mümkün değildi. Bir de o kadar huysuz ve sinirliydi… Ama bunların toplamı kadar da duygusal, çocuk gibi bir kızdı. O akşam arabamda kalan telefonunu vermiştim. Dilzar ve Solin kuzenlerimiz olduğu için arada onu görüyordum. Nasıl oldu, ben de bilmiyorum ama yoluma çıkma diyen kadınla görüşmemiz, “Bana bir kahve borcun var,” dememle başladı. “Kahve fabrikası sahibi olarak evimizde kahve bitmiş,” diye de ekledim. Sonra o bizim evde kalmıştı. “Bizim fabrikadan değil de paket kahve alabilir miyiz?” dedi. “Gel, fabrikadaki kahveleri bugün sana vereyim, yeter ki gel,” diyecektim ama olmadı. Evin ile Dilzar, yüzlerinden başka hiçbir şeyle benzemiyorlardı. Mesela Dilzar çok sıcak içerken, Evin kahvesini biraz soğutup içiyordu. Ben hiçbir zaman Evin’le Dilzar’a benzediği için görüşmedim. Evin çocuk ruhluydu. Kızınca hem kavga edip ağlıyor, üstüne bir de ebe mi belleleyip küsüyor; bütün tuşlara aynı anda basıyordu. İşin tuhaf tarafı, bu benim hoşuma gidiyordu. Elimde olsa Evin’in yaralı, kanadı kırık bir kuş gibi her şeyden korumak için kalbimin içine saklardım. Biz aylarca görüştük. Neredeyse her gün. İnsan her gün gördüğü birini yıllarca görmemiş gibi özler mi, bilmiyorum ama ben onu her gün görmeme rağmen sanki yıllarca görmüyormuşum gibi özlüyordum. Bir yandan aşiret evlenmem için baskı yapıyordu. Çünkü ailenin tek oğlu olarak bir ben kalmıştım. Soyumuzun devam etmesi için mecburen evlenmem gerekiyordu. Ama sırf bu yüzden sevdiğim kadınla evlenmeyecektim. Çünkü Evin çok yaralıydı. Hem de bizim yüzümüzden. Çocukluğundan beri kanadı kırık, yaralı bir kuş gibi yaşamıştı. Onu tanıdıktan sonra yaralarının ne kadar derin ve ağır olduğunu fark etmiştim. Hani insan birine bakmaya kıyamaz ya… Ben Evin’e baktığımda gerçekten kıyamıyordum. Hâlâ da kıyamıyorum. Bana “Dünyanın en güzel yeri neresi?” diye sorsanız, Evin’i gösterirdim ama kimseye söylemezdim. Onu sadece kendim bileyim isterdim. Benim fark ettiğim iç güzelliğini kimsenin fark etmesini istemiyordum. Evin, ilk başta onun hayatını mahvettiğimiz için ona yaklaştığımı, acıdığımı ya da iyilik yaptığımı düşünüyordu. Ama ben çoktan ona âşık olmuştum. Ne zaman olduğunu bilmiyorum; belki de ilk kapıyı açtığı andan beri… Onu tanıdıkça daha çok sevdim. Evin o kadar yaralı ve güvensizdi ki, çoğu zaman ona karşı dürüst olup Dilzar’a olan eski duygularımı söylemek istesem de, benzerliklerinden dolayı onun için onunla birlikte olduğumu düşünebilirdi. Biz aylarca görüştük ve ben bir kere bile onun elini tutmadım. İncinmesin diye… Sadece gözlerimle sevdim. İncinmesinden, kırılmasından korktum. Bu ilişki benim sayemde oldu diyor Evin. Çünkü biz yan yana yürürken ilk o, elini tutmamı istemişti. “Elimi tutsana be,” diye fırça atmıştı. Aylardır tutmak istediğim ellerini… İki elini tuttum. “Haksızlık olmasın,” dediğimde gülümsüyordu. Avuç içlerini öpüp ellerini tuttum. Gözleri doldu bir an. “Ne oldu?” dedim. Başını iki yana sallayıp, “Sana âşık olursam ebeni s…” dedi birden. Bunu söylemesiyle kahkaha attım. O da benimle birlikte gülünce, gülümsemesi devam etsin diye, “Ebem bu küfrü duysa seni bastonla kovalar,” dedim. “Çok güzel gülüyorsun. Ben de sana âşık olursam, ‘Hakim bey, gülüşünden müebbet yedim’ derim,” dedim. Birden, “Yalan söyleme,” dediğinde gülerek şaşkınca baktım. Çünkü nedenini biliyordum. Kimseye değil, kendine bile güvenmiyordu. Sırf fotoğrafı olsun diye, “Dur dur,” dedim. Telefonumu çıkarıp fotoğrafını çektiğimde, iki kaşını çatarak başını salladı; ne yapıyorsun der gibi. “Bak bak,” dedim, “bu kızın gülüp çirkin görünmesi mümkün mü?” Yalandan fotoğrafı galeriden sildim tabii. Sonra çöp kutusundan hemen geri aldım, o görmeden. Galerimdeki tek fotoğrafı bu şekilde olmuştu. Sonra her buluşmamızda bir fotoğraf çektim; hem de saçma sapan nedenlerle. Sosyal medyası vardı ama ben kimsenin görmediği, sadece güzel anlarımız bize kalsın diye çekiyordum. Bir de kızıp, “Ver şunu, kötü çekiyorsun,” deyip onlarca fotoğraf çekiyordu. İkimizin de kötü çıktığı fotoğraflar bile kalıyordu. Eve gidip tek tek bakıp gülümsüyordum. Sözde bana yapacağı akşam yemeğiyle ilk defa onun evinde buluşacaktık. Sırf ona “Kesin yumurta bile kırmayı bilmiyorsundur,” dediğim için. Biliyordum, bilmiyordu. Belli. Ama bu beni döver, trip atar, sonra da şirinlik yapardı. Aldığım tatlı ve çiçeklerle evine gidip kapıyı çaldım. Kapıyı açtığında içimden, İnşallah seni ikna edersem, evlendiğimizde de bana kapıyı sen açarsın, diye geçirdim. “Aaa,” dedi, “beni istemeye mi geldin?” Yaptığı şakayla yerimde kaldım. Bir elimde çikolata, diğerinde çiçek… Omzuma vurup, “Şaka yaptım be, ben Zaten seninle evlenenmem ” dedi. Beni içeri itip, “Yürü yürü,” dedi. “Gördüğünüz gibi benim bir suçum yok, beni eve atıyor,” dedim gülerek. Karnıma yumruk vurup, “Hoş geldin, ben seni atmıyorum,” dedi. “İnşallah çikolatalar sütlüdür,” dedi. “Hepsinden var ama aç karnına geldim. İnşallah aç kalmayalım da yediğimiz yemekten zehirlenip ölmem,” dedim. “Ahahaha,” diyerek ağzını yüzünü yamulta yamulta mutfağa girdi. “Sana öyle bir yemek yapacağım ki, utanarak özür dileyip ‘Eline sağlık, parmaklarımı yedim’ diyeceksin,” dedi. “Halla halla… Senin hakkında şimdiye kadar hiç yanılmadım ama ilk defa yanılıp utanmak istiyorum,” dedim. Ardından mutfağa gittiğimde keşke gitmeseydim. Gördüğüm manzara karşısında dudaklarımı birbirine bastırıp gülmemek için kendimi zor tuttum. “Kim kazandı?” dedim. “Neyi?” dedi. “Savaşı… Burada savaş çıkmış ya, sen mi kazandın mutfak mı?” “Edepsiz, yürü git evimden, yemek falan yok,” dedi. “Tamam, şaka yaptım,” dedim ama şaka yapılmayacak gibi de değildi. Tezgâhın üstü bulaşık doğurmuş gibiydi. Bazılarını mutfak masasına bırakmıştı. Doğradığı—daha doğrusu doğrayamadığı—sebzelerin yarısını kabuklarıyla birlikte atmıştı. Salata yapmak için çıkardığı domatesleri izlerken elimle yüzümü kapattım. “Geç otur,” deyince etrafa baktım. “Nereye?” dedim. Mutfak sandalyesine bıraktığı küçük tencereyi görünce, “Onu buzdolabına koy, yarın devamını yapacağım,” dedi. “Hee,” dedim. İçinde yarıya kadar su, içine atılmış mercimek… “Yalnız bu böyle çok güzel olur, demedi deme; yarına kadar mayalanır,” dedim. Başını sallayıp, “Evet demi, mercimekler mayalanır,” dedi. “Evet aynen, süt misali. İçine bir kaşık yoğurt atsan mayalanır,” dedim. Daha mutfaktakilerin şokunu atlatamadan, “Yoğurt yoğurt mayasıyla mı oluyor?” demesin mi… Ağzım açık, buzdolabına atılmış eşyaları görünce alt dudağımı ısırıp güldüm. “İstersen yardım edebilirim,” dedim. Yarım saattir ne yaptığını bilmiyorum ama buzdolabını büyük bir şokla kapattıktan sonra ocağın yanına gitti. Tüm tavuğu suyun içine koymuştu. “Şey…” dedi, “ben çig et,e dokunamıyorum.” “Yok ya, bir şey olmaz, böyle de pişer sonuçta.” “Dimi?” dedi. “Bence de.” Domatesleri koca koca doğramıştı. İnşallah salata için değildir, diye içimden geçirdim. Ama salata içinmiş. “Biliyor musun,” dedi, “ben senin için bugün mutfağa girdim. Normalde dışarıdan söylüyorum.” “ belli belli " dedim "İyi yapıyorsun, teşekkür ederim,” dedim. “Et pişsin, çok güzel olacak,” dedi. “Aynen,” dedim. “İstersen sen salona geç, televizyon falan aç. Ben yemeği yapana kadar.” “Bir şey olmaz, ben buradayım,” dedim. “O zaman lavaş da yapayım,” dedi. “Yap,” dedim. “Bunu bitireyim, yaparım.” “Hatta sen o hamurdan başka şeyler de çıkarırsın. Ben inanıyorum.” Elindeki bıçakla bana döndü. “Sen alay mı ediyorsun?” dedi. “Hayır ya, ne alakası var? İnsan iş yaparken ortalık batabilir,” dedim. Başını salladı. “Aslında ben yemek yapmayı biliyorum ama çoktandır yapmadığım için biraz dağıldı.” “İstersen yardım edeyim,” dedim bir kez daha. “Yok yok, sen sandalyeye otur.” Temizlik şirketi gelse iki günde bitiremezdi ama “Tamam,” dedim. Fırına attığı tavuğun yanık kokusu gelince, “Ay ay ay, yandı,” dedi. Yoğurduğu hamur yapacağım diye her yere bulaştırmıştı. “Dur, elin yanmasın,” dedim ama elini birden tepsiye atınca yandı. “Dur dedim sana!” diye kızınca gözleri doldu. “Sen bana kızıyorsun,” dedi. “Yok lan, ne kızması, elin yandı,” dedim. Elini tutup soğuk suyun altına soktum. “Ben hiç yemek yapmadım,” dedi. “Küçüklüğümden beri yatılı okullardaydım.” İçim cız etti. Onun eli yanarken benim yüreğim yanmıştı. “Tamam,” dedim, “beraber yaparız.” Sessizce başını salladı. Saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdım. “Alay etmiyor musun?” dedi. “Hayır,” dedim. “Zaten bilmediğini biliyordum”dedim. Dışarıdan söyledik. O gelene kadar ortalığı toplamaya çalıştım. Bir maaşı çöpe atmıştı. “Bir gün ben sana yaparım,” dedim. “Olur,” dedi biraz olsun mutlu olmuştu. Yemekten sonra yaptığı kahveyi içtik. “Çok güzel olmuş, eline sağlık,” dedim. Ayağa kalktım. “Geç oldu, gideyim.” “Bugün için kusura bakma,” dedi. “Önemli değil,” dedim. “Ne yediğim değil, kiminle yediğim önemli.” “Sana âşık olursam ebeni s…” dedi gülümseyip “Olmazsın,” dedim. “Sen iyi ol yeter,” dedim. İlk kez yaklaşıp gözyaşlarını sildim. Alnından öptüm. Sarıldım. Sanki bunu bekliyormuş gibi sıkıca sarıldı. “Evin,” dedim, “ben sana âşık oldum.” ağzımdan nasıl çıktı bilmiyorum ama başını kaldırıp yüzüme baktığında O kadar güzeldi ki sadece sessizce onu izledim. Kollarıma tutunup Parmak uçlarına kalktığında aramızda ki mesafe sıfıra indi . Dudakları dudaklarıma değince o beni öptüğünde aklımı başımdan almıştı. Hala inanamıyordum Evin beni öpmüştü. Sonra kapıyı yüzüme kapattı. Gülerek, “Seni seviyorum,” dedim. Yüksek bir sesle… O günden sonra günde yüz kere “Seni seviyorum,” diyordum. Çok mutlu olsun diye… “Yavrum,” diyordum, “Evin, seni seviyorum.” “Sağ ol, teşekkür ederim arkadaşım,” diyordu. Kendimi zorla inandırıp evlenmeye ikna edene kadar canım çıktı ama her saniyesine değerdi. Çok seviyordum. Şeyh Halit’in evliliğimizi kıymak istememesi zoruma gitmişti ama Evin’in bunu duymaması lazımdı. Çünkü bu süreçte Evin, geçmişte yaşadıklarından dolayı gidene kadar güveni olmayan biriydi. Beni çok sevdiğini biliyordum, bundan emindim. Ama en ufak bir çatırdamada güveninin yerle bir olacağını da farkındaydım. Birkaç defa söylemeyi denemiştim ama benden uzaklaşır diye korktuğum için söyleyemedim. Zaten biliyordum; uzaklaşacaktı. Kendini sevmeye ve sevilmeye layık görmeyen birine bunu söyleyemezdim. Neden beni düğün günü terk ettiğini bilmesemde… Onu aylarca, her yerde aradım. Urfa çarşısında gördüğümde saç rengini değiştirmiş olsa bile ben onu yine tanırım. Karım özel harekâtçı olduğu için onu yakalayamamıştım. Bir anda ortadan kaybolmuştu. Yusuf’un yakaladığı arkadaşının evine gittiğimde orada değildi. Ama eşyaları duruyordu… Kokusu hâlâ oradaydı. Onu herkesten önce bulmam gerekiyordu. Ama onun kaçtığı ilk kişi bendim. Düğün günü… İnsan bir günü bekler ya, hayatının en kalabalık günü olsun ister. Benim için en sessiz gündü. Evin gittiğinde önce anlamadım. Aklım idrak edemiyordu. İnsan bazı şeyleri anlamak istemez. Göz görür ama akıl inkâr eder. Bende öyle olmuştum. Zaman yanlış ilerliyordu, başka açıklaması olamazdı. Evin beni o uçurumun kenarında bıraktığın da kalbim, beynimden önce gerçeği kavradı. Bir insan terk edildiğini ilk aklından değil, göğsünden anlar. Göğsüm içten çöktü. Nefes aldım ama hava içeri girmedi. Kalabalığın ortasında yapayalnız kaldım. Herkes konuşuyor, gülüyor, bakıyordu ama sesler bana ulaşmıyordu. Dünya camın arkasındaydı, ben içeride. O an içimde bir şey kırılmadı. Kırılmak gürültülüdür. Benim içimdeki şey büküldü. Sessizce, acıta acıta, geri dönüşü olmayacak şekilde. Öfke gelmedi. İnsan terk edilince sinirlenir derler. Ben sinirlenmedim. Kızmadım. “Neden?” bile demedim. Çünkü nedenlerin, onun gidişinden daha ağır olmayacağını biliyordum. İlk gelen suçluluktu. Kesin ben bir yerde hata yaptım. Bir kelimeyi yanlış söyledim. Bir susuşu fazla uzattım. Bir sevgiyi eksik verdim. Kendimi didik didik ettim. Her anı başa sardım. Gülüşlerini, susuşlarını, gözlerini… Hepsinde bir işaret aradım. Görmediğim bir yardım çağrısı. Sonra korku geldi. Onu kaybetmek değil… Onu bir daha bulamamak korkusu. Evin kaybolursa, kimse onu bulamazdı. Çünkü o, bulunmak istemediğinde iz bırakmazdı. Kendini silmeyi küçük yaşta öğrenmişti. Geceleri uyuyamadım. Uyusam rüyamda giderdi. Uyanık kalsam gerçeği daha çok acıtırdı. Hangisi daha kötüdür, hâlâ bilmiyorum. Evin’in eşyalarına dokunamadım. Kokusuna dokunmak, onu gerçekten kaybettiğimi kabul etmekti. O kokunun bir gün geçeceğini bilmek… İşte o düşünce beni paramparça ediyordu. O yüzden kapıyı kapattım. Sanki kapıyı kapatırsam gitmemiş gibi olacaktı. İnsan sevdiğini kaybedince eksilmez. Yanlış biliyorlar. İnsan bükülür. Aynı kalırsın ama artık eski hâlinde duramazsın. Ne sevebilir, ne güvenebilir, ne de bir şeye tam inanabilirsin. Beni en çok ne yıktı biliyor musun? Onu koruyamadığımı düşünmek. Beni seçtiği hâlde, benden kaçmak zorunda kalması. Demek ki sevgi yetmemişti. Demek ki ben, onun korkularından daha güçlü olamamıştım. O günden sonra kimse bana “Güçlüsün” demesin. Ben güçlü falan değildim. Sadece dağılmamayı öğrendim. Ama içimde bir yer… Hâlâ onu bekliyor. Ben karımı ne olursa olsun bulacaktım. Bana gelen Arama ile dünya başıma yıkıldı. Telefonun ekranında gördüğüm isim, sadece bir dizi harf değildi; sanki bir infaz kararının mührüydü. Parmaklarım titrerken telefonu kulağıma götürdüm. Karşıdaki ses bir şeyler söylüyordu ama ben sadece kendi kalp atışımı duyuyordum. Güm. Güm. Güm... 'Onu bulduk Asir. Ama beklediğin gibi değil.' Dünya o saniyede durdu. Evin’i bulmak için aylardır nefes alıyordum ama 'beklediğin gibi değil' cümlesi, boğazıma dolanan bir yağlı urgan gibiydi. Yaşıyor muydu? Yaralı mıydı? Yoksa benden tamamen vaz mı geçmişti? Hızla evden çıktım. Arabaya nasıl bindiğimi, yolu nasıl geçtiğimi hatırlamıyorum. Gözümün önünde hep o son sahne vardı: Uçurumun kenarı, rüzgarda uçuşan gelinliği ve bana bakarken gözlerinde gördüğüm o tanımlayamadığım veda.İnsan birini bu kadar severken ondan nasıl bu kadar korkabilirdi? Evin benden değil, aslında kendine duyduğu güvensizlikten kaçmıştı. Ona 'seni seviyorum' dediğim her an, onun geçmişindeki yaralara tuz basmışım gibi hissediyordum şimdi. O yaraları sarmak isterken, kanatmış mıydım?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD