evim ❤️‍🩹

2323 Words
Asir Soran’ın Anlatımı.. Her yeni günde kötü bir şey olacak diye korktuğumdan, sonunda korktuğum şey başıma gelmişti. Arayan yabancı biri değildi. Bu adamın beni araması demek, çok kötü bir şey olmuş olması demekti. Ve bizim onunla ortak noktamız yalnızca Evin’di. İçimde bastırdığım korkuyla Telefondaki ses, “Mardin’e gel. Evin bir kaza geçirdi, durumu ağır,” dediğinde olduğum yere çakıldım. Kulaklarımda uğuldayan o ses, sanki bütün dünyayı susturdu. Zaman bir anlığına durdu, nefesim yarım kaldı. “Nasıl?” dedim. Daha fazlasını duymaya korkuyordum ama merak içimi kemiriyor, bilmemek beni öldürüyordu. " Gel,ameliyata alacaklar senin imzan gerekiyor" dedi kısa bir şekilde. “Ravend!” diye bağırdım. “Lan, doğruyu söyle!” Ne zaman arabaya bindim, ne zaman Mardin çevre yoluna girdim hatırlamıyorum. Direksiyonu öyle sıkıyordum ki parmaklarım uyuşmuştu. “İyi değil,” dedi sadece. O iki kelime kalbimi göğsümün içine sığmaz hâle getirdi. Nefesim yetmiyordu. Sanki ciğerlerim daralmıştı. Yollar tek şeritliymiş gibi dar görünüyordu. Arabalar önümde engel, kırmızı ışıklar düşman gibiydi. Her saniye gecikmek, ona bir adım daha geç kalmak demekti. Mardin Devlet Hastanesi’ne ulaştığımda kapının önünde bir kalabalık vardı. İnsanların uğultusu başımın içindeki gürültüye karışıyordu. O tarafa doğru ilerlediğimde korumalar içeri girmeme izin vermedi. “Çekilin!” dedim dişlerimin arasından. “Bütün hıncımı sizden çıkarırım ha şimdi!” “İçerideki benim karım!” diye bağırdığımda daha da sertleştiler. Aşiretin hükmünü duydukları için ona zarar vermemden korkuyor, önümde etten bir duvar örüyorlardı. O an gözüm hiçbir şeyi görmüyordu. İki kişiyi sertçe itip yere serdiğimi hatırlıyorum. “Çekilin!” diye bir ses duyuldu. Çetin hızla bize doğru geliyordu. Kolumdan tutup beni kenara çekti. “Gel, bu tarafa gel kardeşim.” Elim ayağım titriyordu. Sinirden mi, korkudan mı, üzüntüden mi bilmiyordum. Onu bulmak için ne bedeller ödediğimi düşündüm. Şimdi yalnızca biraz ötemdeydi nerede olduğunu biliyordum ama ne hâlde olduğunu bilmiyordum. O bilinmezlik canımı yakıyordu. Doktor önüme bir tomar kâğıt uzattı. “Bunları imzalayın. Hemen ameliyata alacağız,” dedi. Gözüm satırlara bile takılmadan imzayı attım. “Onu görebilir miyim?” diye sordum. Başını olumsuz salladı. “Hayır, şu an olmaz.” “Lütfen, doktor bey,” dedim. Sesim çatladı. “Onu görmem lazım. Yoksa kafayı yiyeceğim.” Bir an tereddüt etti. “Bir dakika. Zamanla yarışıyoruz. Asistanlar hazırlık yaparken ameliyathanede kısa süreliğine görüp çıkacaksınız.” Ameliyathanenin önünde herkes dizilmiş bekliyordu. Yüzlerde korku, öfke, çaresizlik vardı. Ravend beni görünce bir anda üzerime yürüdü. “Lan it! Hepsi senin yüzünden! İmzayı attıysan defol git buradan!” diye bağırdı. Yakamdan tutmuş, gözlerimin içine nefretle bakıyordu. Ellerini sertçe tutup üzerimden ittim. “Ben karımın yanına geldim,” dedim. “Beni görmek istemiyorsan sen defolup gidersin.” Çetin aramıza girip ikimizi de geri itti. “Yeter! Kız orada canıyla cebelleşiyor, siz burada birbirinize giriyorsunuz. Ayıptır! Millet bize bakıyor.” “Arkadaşına söyle,” dedim Ravend’e bakarak, “benden uzak dursun.” Ravend işaret parmağını yüzüme doğru salladı. “Demedim mi sana ondan uzak dur diye? Bunu kaldıramaz dedim! Bunun hesabını soracağım sana!” “Elinden geleni ardına koyma,” dedim gözlerinin içine bakarak. “Söylediklerinle senden korkacağımı sanıyorsan, her zamanki gibi yanılıyorsun.” Önümü kestiğinde omzuyla itip geçtim. Şu an uğraşmak istediğim en son kişi Ravend’di. İçimdeki tek ses, tek korku, tek gerçek Evin’di. Ameliyathanenin kapısına doğru yürürken kalbim her adımda biraz daha ağırlaşıyordu. Geç kalmamış olmayı diliyordum. Çünkü eğer geç kalmışsam, kendimi asla affetmeyecektim. Benden köşe bucak kaçan karımı, aylar sonra ameliyathane masasında kanlar içinde böyle göreceğim hiç aklıma gelmezdi. Aslında hep aklımın bir köşesinde vardı bu ihtimal ama ben o ihtimali hep susturdum. Onu hep karşımda, dimdik, iyi görmek istedim. Güçlü, inatçı, gözleri meydan okuyan hâliyle… “Evim…” dediğimde boğazım düğümlendi. Daha fazlası çıkmadı ağzımdan. Başucunda durdum. Altın sarısı saçları kana bulanmıştı. O saçlara dokunmaya kıyamazdım ben. Şimdi parmaklarım titreyerek usulca yaklaştı. “Güzelim…” dedim. Eğilip dudaklarımı alnına bastırdım. “Özür dilerim… Güzelim, özür dilerim. Tek evim…” Buz gibi yüzüne doğru eğilip baktım. Teninin soğukluğu içime işledi. “Beni bırakmandan çok korkuyorum. Sen benim evimsin… Beni evsiz bırakma.” Gözümden akan yaşlar onun yanağından aşağı süzüldü. Kalbim her baktığım saniye biraz daha sıkışıyordu. Nefes almak bile suç gibi geliyordu. Benim karım bir özel harekâtçıydı. Mermilerin arasından sağ çıkmış, en tehlikeli dağlarda iz sürmüş kadındı o. Kaderin bir oyunu muydu bu? Silahların dokunamadığı kadını, soğuk bir asfalt mı yaralamıştı? “Artık çıkmanız lazım,” dedi hemşire yumuşak ama kararlı bir sesle. Burnumu çektim. Kendimi toparlamaya çalıştım. “Seni dışarıda bekliyorum,” dedim fısıltıyla. “Daha bizim yarım kalmış bir mutluluğumuz var.” Kokusunu içime çektim son kez. Saçlarından öptüm. Adımlarım geri geri gidiyordu. Onu o hâlde bırakmak canımı paramparça ediyordu. Ameliyathanede ardımda bıraktığım şey yalnızca karım değildi; benim dünyamdı. Ama paramparça bir dünya… Başında sargılar, yüzünde çizikler… O her zaman inatla parlayan gözleri kapalıydı. O hâli gözümün önünden hiç gitmiyor. Ameliyathanenin kapısından çıktığımda doktor da içeri giriyordu. “Doktor … Karım…” diyebildim sadece. “Söz,” dedi, “elimden gelenin fazlasını yapacağım.” Başımı sallayıp kenara çekildim. Hepsi gelmişti. Dilzar bana doğru yürüdü. “Asir… Nasılsın?” dedi. Başımı salladım. “İyiyim,” dedim ama sesim beni ele veriyordu. Yakın arkadaşı Ayşe bir köşede ağlıyordu. Kocası AGİT, hamile karısını kollarının arasına almış sakinleştirmeye çalışıyordu. “İyi değilim,” dedim sonunda. “Nefes alamıyorum.” “İyi olacak,” dedi Dilzar. Başımı çevirip amcamın kızına baktım. “Sağ ol,” dedim kısaca. Evin ve Dilzar ikiz gibiydiler. Ama benim bir zamanlar Dilzar’a olan hislerim neydi, bilmiyorum. Aşk olsaydı, onu kendi elimle başka bir adama vermezdim. Çünkü Evin’i aldığı nefesten bile kıskanıyorum. Kıyas yapmıyorum ama Evin benim sadece karım değildi; aşık olduğum, yaralı ama dimdik duran kadındı. Solin ve Hamdullah’ın yolda olduğunu söylediler. Başımı salladım, ses etmedim. Koridorun diğer ucunda Ravend belirdi. Göz göze geldiğimiz an yüzü gerildi. “Sen bu şerefsiz, haysiyetsiz herifle mi konuşuyorsun?” diye bağırdı. “Doğru konuş lan! Ağzından çıkanı kulağın duysun,” dedim. “Duymuyor,” dedi sinirle. “Duyursana bir. “Bak Ravend,” dedim dişlerimi sıkarak, “uzak dur benden. Yoksa hiç görmediğin bir Asir görürsün karşında. Benim derdim bana yetiyor.” Agit ve Çetin araya girdi. “Abi sakin olun! Evin için… Siz çocuk gibi burada birbirinize giriyorsunuz!” Ravend bir anda yüzüme yumruğu indirdi. Dilzar’ın çığlığı koridoru yırttı. Daha çığlığı bitmeden ben de ona bir tane vurdum. “Yeter lan, yeter!” dedim. Bir tane daha vurdum. AGİT araya girince onu da itip savurdum. “Çekilin gidin lan! Bırakın beni!” Çetin kolumdan tuttu. “Asir sakin ol” Kolumu sertçe çektim. “Çekil lan!” Ravend’e baktım. “Etrafında kalabalık olması senden korkacağım anlamına gelmez. Karım içeride lan! Karım!” Sinirden gözlerim dolmuştu. “Tamam!” dedi Çetin. “Tamam kardeşim, sakin olun.” Dilzar Ravend’in göğsünden tutup ağladı. “Delirdin mi sen? Adamın derdi ona yetiyor. Niye bulaşıyorsun?” “Tamam,” dedi Ravend sonunda, köşeye çekildi. Başka zaman olsa karşısında dururdum ama bugün o gün değildi. Ben tek başıma yoğun bakımın önünde kaldım. Yere çökmüşüm, farkında değilim. Çetin yanıma geldi. “Asir, kalk yerden,” dedi. “Git lan başımdan! Bana bulaşmayın, yeter!” dedim. Başka zaman olsa kendimi tutardım. Olay çıkmasın diye susardım. Ama bugün değil. Bugün hayatımın en zor günüydü. Ve hâlâ gelip beni suçluyorlardı. Ben Evin’i sevmekten başka ne yaptım? Bir süre sonra Yusuf ve Leyla geldiler. Leyla’nın gözleri şişmişti. “Durumu nasıl?” dedi titrek bir sesle. “Kötü,” dedim kısaca. Kimseyi teselli edecek hâlim yoktu. Leyla elini ağzına kapatıp ağlamaya başladı. İçimde bir şey koptu. “O kadar sordum, değil mi?” diye bağırdım. “Neredeyse yalvardım sana! Yerini söyleseydin biz şu an burada olmazdık!” Leyla başını suçlu gibi eğdi, sustu. O suskunluk beni daha da çıldırttı. Elimi duvara vurdum. O kadar ısrar etmiştim. Söz vermişti; yerini öğrenirse söyleyecekti. Meğer en başından beri biliyormuş. “Yenge iyi olacak Allah'ın izniyle abi,” dedi Yusuf. “Merak etme.” Sanki dakikalar saatlere dönmüştü. Saniyeler uzadıkça uzuyor, zaman donuyor, her şey havada asılı kalıyordu. Bir tek içimdeki acı hareket ediyordu; her dakika biraz daha büyüyerek, beni kül ederek. Ona bir şey olursa ne yaparım, bilmiyorum. Ne kadar zaman geçti, bilmiyorum. Yoğun bakımın önünde başımı ellerimin arasına almış otururken omzuma bir el dokundu. “Dostum…” dedi Hamdullah. Başımı kaldırdığımda yüzüne baktım. Elimi tuttu, beni oturduğum yerden kaldırıp sımsıkı sarıldı. “Geçecek lan,” dedi. “Bu ne hâl? Seni terk ettiğinde bile bu hâle girmedin.” Solin alt dudağını bükerek, “Abi…” dedi. Gözlerim kum dolmuş gibi yanıyordu. “İyi olacak, merak etme,” dedi. Tam o sırada hemşire yoğun bakımdan çıktı. “Kan lazım,” dedi kısa ve net. Solin hiç düşünmeden, “Benim kan grubum uyuyor,” dedi. “Hemen ne gerekiyorsa yapalım.” Dilzar küçük kardeşi Solin’i görünce yanına gelip sarıldılar. Sonra birlikte kan vermeye gittiler. Hamdullah, “Ben de geliyorum,” dedi. Başımı salladım. “İşine bak,” dedim. O da amcasının oğlu Ravend’in ve Agit’in yanına gitti. Kendi aralarında konuşuyorlardı. Agit kavga ettiğimizi anlatırken sesi net bir şekilde geliyordu. Hamdullah’ın sesi yükseldi. “Ravend, delirdin mi? Adamın karısı içeride, sen onunla kavga mı ettin?” “Karısı dediğiniz kişi benim kardeşim sayılır,” dedi Ravend öfkeyle. “Bu hâlde ise onun yüzünden. Tebrik mi edeyim?” “Hamdullah, Asir de istemezdi böyle olsun,” dedi Agit. Kimsenin ne dediği umurumda değildi. Yusuf’a döndüm. “Kimse bilmeyecek. Hastanede Evin değil, başka bir isimle kayıt yapın.” “Tamam, ben hallederim,” dedi. Hamdullah elinde sıcak bir çayla yanıma gelmişti. Çayı bırakalı yarım saat olmuştu, hâlâ dokunmamıştım. Solin kan verdikten sonra yanıma geldi. Dilzar da gelmek istiyordu ama Ravend yüzünden olay çıkmasın diye uzak duruyordu. Nihayet doktor çıktı. “Hastanın yakınları?” dedi. Hepimiz önünde durduk. “Ameliyat çok başarılı geçti diyemeyeceğim,” dedi ağır bir sesle. “Kan kaybı çok fazla. Kafa üstü düştüğü için kafa travmasından şüpheleniyoruz.” “Nasıl yani?” dedim. “Şu an bir şey söylemek için erken. Uyandığında tablo netleşecek. Sinirler çok zedelenmiş. Durumu, uyandığında belli olacak.” Arkasını dönüp gittiğinde içimden küfür savurdum. “Of lan… Of!” Hamdullah omzuma dokundu. “Dur lan, daha bir şey yok. Sakin ol.” “Rodi’yi arayın,” dedi Ravend dişlerini sıkarak. “O it bugün gelmezse bir daha gelmesin. Onu gördüğüm yerde vuracağım.” Ameliyat sonrası sedyeyle çıkardıklarında yanına koştum. “Evim… Buradayım güzelim,” dedim elini tutarak. Yoğun bakıma aldıklarında küçük, soğuk camın önüne geçtim. Bir süre sonra perdesi aralandı. Ve karım… Onca kabloya bağlı, hareketsiz yatıyordu. “Asir,” dedi Yusuf yanımda, “ağam…” “Ne oldu?” dedim boş gözlerle. “Polis seni soruyor.” “Tamam,” dedim. Yanlarına gittiğimde biri sordu: “Eşiniz kaza geçirdiğinde neredeydiniz?” “Urfa’daydım,” dedim. “Bir düşmanınız ya da sizi tehdit eden biri var mı?” Ravend’le göz göze geldik. “Düşmandan çok ne var?” dedim. Polis not aldı. “Şikâyetçi olduğunuz biri var mı?” “Yok,” dedim. “Olursa söyleriz.” “Kamera kayıtlarında eşinize bilerek çarpıldığına dair görüntüler var,” dediğinde dişlerimi sıktım. “Yok,” dedim tekrar. Ama içimden, bulursam on katını yapacağım, diye geçirdim. Birkaç soru daha sordular. Yusuf araya girdi. “Ağam, gelin. Ben anlatırım ne merak ediyorsanız.” Polisle birlikte uzaklaştılar. Kafamın içinde bir savaş çığlık atıyordu. Ortalığı yakıp yıkma isteği vardı ama elimin birini bile kaldıracak gücüm yoktu. Yusuf hastanenin her yerine adam yerleştirmişti. “Ağam merak etme. Kimsenin ruhu duymaz. Duysa bile buraya giremezler.” “Aşiret peşinde,” dedim. “Duyarlarsa öldürmek için her şeyi yaparlar.” “Bir şey yedin mi?” “Canım istemiyor.” “Olmaz ağam, bir şey ye.” “Doktoru bul,” dedim. “İçeri gireceğim. Dayanamıyorum.” Birkaç dakika sonra hemşireyle geldiler. İçeri girdim. Nefesim göğsümde sıkışıyordu. Bir keresinde bana kızıp “Elimi tutsana be!” dediği o eller şimdi buz gibiydi. “Yavrum…” diye fısıldadım kulağına. “Hani ebem seni bastonla kovalayacaktı? Hani gülüşünden müebbet yiyecektim? Kalk hadi… Bak ben geldim. Kaçtığın adam başucunda.” Evin bana olan aşkından kaçarken ölüme mi koşmuştu? O gün beni o uçurumun kenarında bıraktığında canım yanmıştı ama şimdi canım çekiliyordu. Onun hırçınlığına, ebeme söylenmesine, mutfaktaki beceriksizliğine bile muhtaçtım. Meğer ben onun sadece gülüşüne değil, nefes alışına bile âşıkmışım. Doktorlar “Bekleyeceğiz,” diyordu. Ama benim beklemeye takatim yoktu. İçimde bükülen yer artık kopmak üzereydi. Eğer ona bir şey olursa… Dilzar’a olan o masum çocukluk aşkımı gömdüğüm gibi kendimi de bu hastane odasına gömerdim. “Evin,” dedim elini öperek. “Lütfen… Bir kez daha bana yalan söyle. Bir kez daha beni sevmediğini söyle. Yeter ki gözlerini aç. Ben senin yalanlarına bile razıyım.” O an anladım ki insan en çok sevdiğinin sessizliğinden korkuyormuş. Onun o gürültülü, inatçı sessizliği bile benim sığınağımmış. “Hadi çıkın artık,” dedi hemşire. “Tamam,” dedim. Alnından öptüm. “Dışarıdayım. Seni bekliyorum.” Yusuf yanıma geldi. “Ağam, amcan arayıp duruyor.” “Açma,” dedim. “Neyin peşinde oldukları belli.” “Duydukları için arıyorlardır.” “Aynen öyle.” Kimse hastaneden ayrılmıyordu ama içime bir korku çökmüştü. Herkesi satın alabilirlerdi. Kimseye güvenmiyordum. İçeri girenler belli kişilerdi ama şansa bırakamazdım. Yusuf’a kaza yerinin kamera kayıtlarının kopyasını almalarını söylemiştim. “Ağam,” dedi, “bilerek yapılmış. Buradalar.” “Hamdullah,” dedim, “Evin’i buradan çıkarmamız lazım. Amcamlar burada.” “Dur,” dedi eliyle Ravend’i çağırarak. Görmezden geldim. Hamdullah sinirlendi. “Ulan gelsene! Önemli bir şey konuşacağız!” Ravend geldi. “Ne var?” “Evin’e bilerek çarpmışlar,” dedim. “Biliyorum,” dedi. “Evin beni aradı. Yanına gittiğimde arabanın çarptığını gördüm. Üzerinden geçeceklerdi. Ateş edince kaçtılar.” “Yüzlerini gördün mü?” “Gördüm. Arıyoruz.” “Kim oldukları belli,” dedim. “Evin’i buradan çıkarmamız lazım.” Hamdullah da başıyla onayladı. “Siz kafayı mı yediniz?” dedi Ravend. “Kız dayanamaz.” “Amcamlar duymuş. Ölüm hükmü var, biliyorsun,” dedim. Başını salladı. “Gelsinler de belalarını bulsunlar.” “Benim karım kimsenin imtihanı değil,” dedim. “Onu alıp çıkacağım.” Tam o sırada Yusuf’un telefonu çaldı. Yüzü değişti. “Ağam…” dedi. “Vallahi her şey için geç kalmışız…”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD