-AKŞAM YEMEĞİ-

2785 Words
-ŞURA EKİCİ Bilgisayarın başında oturmuş araştırma yaparken patronda kendi masasındaydı ve sekreterin getirdiği evrakları imzalıyordu. İkimizde aynı odanın içerisindeydik. Masalarımız karşılıklıydı. İnsanlar kurye olduğumu biliyorlardı ve tam olarak şirketin değil, sadece Kıvanç beyin önemli şirket kargoları için çalıştığımı düşünüyorlardı. Asistan tanımlaması yapanda vardı çünkü hep bir aradaydık. Ara sıra ne yaptığına bakıyor daha sonra ise kendi işime dönüyordum. Benim bilgisayar başında yaptığım işler genellikle bana verilen karanlık görevlerle ilgili bir dizi araştırma ve planlama oluyordu. Şirketin başka bir işini yapmıyordum. Dağınık topladığım saçlarımı bir kurşun kalem tutuyordu ve gözümde de ince siyah çerçeveli bir gözlük vardı. Son zamanlarda artan göz dereceme iki yıl önce aldığım dinlendirici gözlükle meydan okumaya çalışıyordum. Elim çenemdeydi ve filtre kahvemi yudumluyordum. Patron bugün siyah bir takım giymişti, gömleğini bile siyah tercih etmişti ve bordo bir kravat takmıştı. Bu ona en çok yakıştırdığım renkti. O da siyah giyince kendimden bir yansıma görüyor gibi oluyordum. Böylelikle ikimiz iyi bir takım oluyorduk gibi geliyordu. O kadar yakışıklıydı ki, baktıkça bakasım geliyordu. Bir insanın yüzüne bakmak ne kadar güç verebilirdi bilmiyorum ama ben bütün gücümü onun yüzünden alıyor gibiydim. Fakat son zamanlarda gücümü fazlasıyla yitirmiştim çünkü yüzüne baktığım her dakika içim içimi yiyordu... Artık böyle çalışmak benim için gerçekten çok zorlaşmıştı ve her gün daha çok acı veriyordu. Önceden kaygılarım yoktu, sadece o ve ben varmışız gibi geliyordu. Şimdi ise yüzüne baktıkça birini seviyor oluşunu kabullenmek bir hayli zor geliyordu. Gördüğüm resimleri ve izlediğim videoyu hafızamdan silmek istiyordum. Çünkü gecelerimi zehir etmeye başlamıştı. Bakışlarımı boşluğa sabitlediğim her saniye gözümde canlanıyordu. Böyle giderse antidepresana başlamam gerekecekti. Ne yaparsam yapayım iyi hissedemiyordum. Onu severek bir umutla beklediğim bütün yıllarım bir video ile çöp olmuştu. Kalbimi yerinden söksem bile bu acının tüm hücrelerime işlediğine emindim... Baş parmağımı ısırmaya başladığımda arama kutumda Cemre Soylu vardı. Bu onun hakkında yaptığım bilmem kaçıncı aramaydı fakat yine de kendimi sürekli ona bakarken buluyordum. Galiba artık karşılaştırma yapmayı bırakmalıydım. Kenan beyle yaptıkları nişanın karelerine tıkladım. Yüzüğün parmaklarına takıldığı kareyi görünce ruhuma bir daralma geldi ve o anı düşündüm... Videoyu izlerken yüzüğü ile oynuyordu ve nişanlısını görünce ellerini serbest bırakmıştı. Sanki bir boşluğa düşmüş gibiydi. O an gözlerinde gördüğüm hayal kırıklığını galiba hiçbir zaman unutamayacaktım. Resimlerde bile şimdiki gibiydi. Çok güldüğü bir şeye denk gelmemiştim ama her fotoğrafta nişanlısının gözüne aşkla bakıyordu. O an elim dudağıma kaydı ve gözlerimi boşluğa sabitledim. "Elini hızla çekmesi ile irkilerek geri adım attım. Eline bıraktığım kan lekesine bakındı ve hemen pantolonuna silmeye çalıştı." Onunla ilk karşılaşmamızda ve eline kan bulaştırdığımda panikle silmeye çalışmıştı. 1 hafta önce gece görüştüğümüzde ise dudağımdaki kanı bizzat eliyle silmişti. İlk gün kesinlikle çok gıcıktı. Görüntüsü, bakışı, duruşu... Şimdi ise biraz daha az gıcıktı. Evet, kesinlikle daha az! Ah... Ya kataloğun üzerine oturmasına ne demeliydi? Sosyal medyada yapılan aşkın olayım editlerine kesinlikle eklenmesi gereken bir andı... Düşününce evet, çok fazla fanı olan bir iş adamıydı. İnstagramda milyonlarca takipçisi ve sadece 6 fotoğrafı vardı... Yine de habersiz çekilen fotoğraflarında bile o kadar havalı görünüyordu ki bunu nasıl başardığını anlayamıyordum. Ünlüydü ve zengindi. Zepzengin. İnternet siteleri onun için hep, Türkiye'nin 1 Numarası! diye başlık açmışlardı. Bu yüzden de telefonumda bu şekilde kayıtlıydı. Ayrıca çok ünlü bir derginin kapağında olacağına dair haberler görmüştüm. Çekimini merak ediyordum. Mutlaka güleceğim bir şeyler çıkardı. Bir Gucci havası seziyordum. O tarz bir çekim beni yerden yere vurabilirdi... Kafama atılan silgi parçası ile beraber sıçradım ve kendi kendime tebessüm ettiğimi fark edip ciddileştim. Patron tam karşımdan çatık kaşları ile bana bakıyordu ve sağ gözünü kırparak ne olduğunu sordu. Artık konuşmadan da anlaşabiliyorduk. Muhtemelen canı sıkılmıştı ve bana takılmak istiyordu. Kafamı iki yana sallayarak bir şey olmadığını anlatmaya çalıştım ve hemen bilgisayarımdaki sekmeleri kapattım. İş çıkışı kesinlikle arama geçmişini silmem gerekiyordu. Tabii bir silgi daha fırlattı. Bu kez reflekslerim sayesinde silgiyi havada yakaladım ve şaşkınlığını bariz belli ederek beni alkışlamaya başladı. Sonrada gülerek masama geldi ve bilgisayarımın yanına oturarak ellerini dağınık topuz yaptığım saçlarıma geçirip, karıştırdı. Sanki çocuk seviyordu... " Şura hanım, gözlük çok yakışmış. İki saattir sırıtarak neye bakıyorsunuz merak ettim doğrusu? " dedi ve sağ bacağını sallamaya başladı. Masamı kırması an meselesiydi. " Aksi ispatlanana kadar her silah doludur. " dedim ve bakışlarımı boş bilgisayar ekranına sabitledim. Bu cevabım onu güldürdü. Silah derslerinde ilk ezberlediğim ve mantığını çözemediğim tek cümle olduğunu biliyordu. Üzerinde tartışmıştık. Bu cümle artık bizim için gizli bilgi anlamına geliyordu. " Arşiv deposunda çıkan yangın sayesinde bütün sözleşmeler fesh edilmiş oldu. Yaptığımız en havalı işlerin başına koymasam da aşağılarda bir yerde yer edindi benim için. Sonuçta çok para kurtardık. E birde seni hayal ettim. Ortalığı ateşe verip yürüyüp giderken! Ah! Orada olmalıydım. Ne yaptın bakalım çantayla ilgili bir gelişme var mı? " dedi ve saçlarımda ki kalemi çıkardı. Bundan fazlasıyla zevk aldığına emindim. " Zafer beyin bilgisayar çantasını kimin gasp ettiğini buldum. " dedim ve Kıvanç bey hemen oturduğu yerden ayaklandı. Zafer bey şirketin avukatıydı. Bir dava ile ilgili elimizdeki tüm bilgilerin olduğu flaş, bilgisayar ve evrakların olduğu çanta 3 gün önce çalınmıştı. Bizim için önemliydi ve günlerdir gasp edildiği yerde bir iz aramıştık. Tabii nihayet bir internet kafenin güvenlik kamerası bana en tepeden göz kırpmıştı. Çok fazla şeye gerek yoktu. Çalanlarla ilgili ufak bir ipucum olursa geri kalan her şey çorap söküğü gibi gelirdi çünkü bu başımıza gelen ilk gasp olayı değildi. Artık gaspçılarla neredeyse arkadaş olmuştum. Benim için en eğlenceli gizli görevlerden oluyordu çünkü henüz benim kadar iyi dövüşen kimseye denk gelmemiştim. Zaten genelde kafaları ayık olmadığı için benim karşımda ayakta durmakta bile zorlanıyorlardı. Sanırım birazda şansım buradan geliyordu. " Hangi s*ktiğimin akıllıları? " diye sorduğunda sesi oldukça sert çıkmıştı ve yüzündeki bütün gülümseme kaybolmuştu. Hemen arkasından kısık bir sesle tekrarladı. " Affedersin, affedersin... " dedi ve sakin olmaya çalıştı. Sinirlenince hep küfür ederdi ve çoğu zaman bunu dikkate almazdı. " Yabancı değil, şarapçılar. Geçen ay arabanızın tekerlerini patlatıp kaçan serseriler. " dedim ve yumruk yaptığı sol elini sağ avcuna vurmaya başladı. Öfkesi adeta gözlerinden okunuyordu. Fazlasıyla gerilmişti. Bakışlarını devirmiş, boynunu sağa sola çevirerek kütletmeye başlamıştı. Bu onun birisiyle dövüşmeden önceki ısınma halleriydi. Sağ eliyle çenesini yukarı doğru bastırıp çıt sesini çıkardıktan sonra yavaşça derin bir nefes aldı. " Henüz bilgisayarı satışa çıkarmış olduklarını sanmıyorum. Bugün Çarşamba. Gasp ettikleri malları cuma günü elden çıkarıyorlar. İyi bir planım var. Yarın işim bitmiş olur. Merak etmeyin o çantayı almadan gelmem " dediğimde fazlasıyla kendimden emindim. O an bana daha yumuşak ve uzun uzun baktı. Bu bakışı biliyordum. Ne zaman benimle gurur duysa böyle anlamlı bakardı. " Biliyor musun Şura... Bir lazanyayı hak ettin! Hem de kendi ellerimle yapacağım ve yemek yerken beni izleme fırsatı da bonus olacak!" deyip göz kırptığında gözlerim irileşmişti. Öylece yüzüne baktım ve zorla tebessüm ettim. Bu teklifi şaşırtıcıydı. Özellikle en son söylediği cümle... Bana kendi elleriyle lazanya mı yapacaktı? Birlikte ara ara yemek yerdik fakat bu hiç kendi evinde olmamıştı. Ya da kendisinin hazırlamak istediği bir akşam yemeği... Kalp atışlarım hızlanmaya başlamıştı ve birazdan kıpkırmızı olacağıma emin olduğum için ellerimle hemen iki yanağımı da kavrayarak dirseklerimi masaya koydum. Böylelikle sadece gözlerim görünecekti. Tabii onlardan da kalp çıkmıyorsa... -KENAN ATAHAN Gömleğin kol düğmelerini çıkarttıktan sonra kutusuna geri yerleştirdim ve kollarımı dirseklerime kadar katladıktan sonra kravatımı çıkardım. Bu sırada da siri mesajlarımı okuyordu. Saat akşam 6'ya geliyordu. Son mesajım Cemre'ye aitti. " Arkadaşımla yemek yiyeceğim. Dönüşte aramızdaki buzları sıcak bir şarapla eritebileceğimizi düşünüyorum. " yazmıştı. Siri'ye mesajı okundu olarak işaretlemesini söyledikten sonra mutfağa geçtim. Uzun zamandır ilk kez bugün erken gelmiştim. Üstelik 2 toplantımı ve iş yemeğimi de iptal etmiştim. Biraz yemek yapıp sağlıklı bir şeyler atıştırmak ve kendimle kalmak istiyordum. Düşünmem gereken o kadar çok şey vardı ki... Ayrıca yemek yapmak beni rahatlatan nadir aktivitelerdendi. Akıllı sisteme çalmasını istediğim bir grubu söyledikten sonra gidip buzdolabını açtım. Ne yapacağımı düşünürken biraz sebze çıkardım. Birazda çalan şarkıya kulak vermeye çalıştım fakat ne yaparsam yapayım bir şeye ayak uydurabilecek gibi değildim. Ellerimi masaya koydum ve tam karşı duvarda asılı olan postere odaklandım. Çok güvendiğim, sevdiğim ve gelecek planları yaptığım biri tarafından yaşadığım bu ihanet gün geçtikçe içimde büyüyüp duruyordu ve ben hala nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum. Sanki bu hiç yaşanmamış gibi üstünü kapatmaya çalışırken, ağırlığı altında da eziliyordum. Güven benim için her şeyden önemliydi. Şimdi bu yalanların beni boğup durmasını engellemek o kadar zordu ki... Hayatım boyunca neredeyse ilk kez kırık bir kalp taşıyordum... " Siri bana bu havalarda gidecek güzel bir çorba öner " teklifinde bulundum. Düşündüm de sıcak bir çorba ve kıtır ekmekler hoş olabilirdi. Güzel bir sos... Böyle düşününce canım çekmişti ve Siri'nin arama sonuçlarını okumasını bekledim. O sırada da ekmekleri çıkardım. " Şuanda bu ayın favori çorbası olan Mercimek çorbası tarifini açıyorum. " dedi. O an ufak bir şaşkınlıkla gülümsedim. " Mercimek ya da kelle paça içmediğini ikimizde biliyoruz! " Nedense bu sözleri tam iki kere kulaklarımda çınlamıştı. Evet doğru. En son ne zaman mercimek çorbası içtiğimle ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Tadını bile unutmuş olabilirdim. Damak zevkime uymuyordu. Daha doğrusu yabancı mutfaklara olan alışkanlığım sayesinde tamamen zevklerim değişmişti. Zaten gittiğim restoranların menüsünde de yer almazdı. Tanıdığım kimseyle de mercimek çorbası için yemeğe çıkmamıştık ama şimdi nedense onu yapmak istemiştim. Belki de bir dahaki görüşmemizde ona bu söylediğinin doğru olmadığını kanıtlayabilirdim. Zihnimdeki yüz ifadesi beni güldürmüştü. " Siri, en iyi mercimek çorbası tarifini aç " dedikten sonra evde olmayan mercimekle mercimek çorbası yapamayacağım aklıma geldi ve hemen çevrimiçi olarak sipariş verdim. O sırada da tarifi incelemeye başladım ve geçip mutfak sandalyesine oturdum. -ŞURA EKİCİ Hayatım boyunca hiçbir zaman ve hiç kimse benim için bir şey yapmamıştı. Koşulsuz sevginin ne olduğunu bilmeyen ben, ince düşünceli hallerinde kıyısından köşesinden geçmiş değildim. Birinin yerden kopartıp verdiği çiçeğin bile nasıl hissettirdiğini hep merak etmiştim. Güzel bir iltifatın bıraktığı izi, heyecanlı teklifleri, küçük ya da büyük hediyeleri, iyi geceler mesajının altına yazılan seni seviyorum yazısını ve senin içinle başlayan milyonlarca anı yaşamadan geçip gidiyor oluşum her gece bana acı vermeye devam edecekti. Kimseye güvenmemek, sevilmek için çabalamak ve her seferinde boşluğa düşmek o kadar ağır bir sınavdı ki. Sevmesini dört gözle beklediğim kişinin bir başkasını nasıl sevdiğini görünce hayatı yeniden sorgulamaya başlamıştım. Aslında hayatı değil, hayattaki yerimi. Gün geçtikçe daha da önemsizleşiyordum. Bu da beni daha cesur yapıyordu. Sanırım zaman içinde ölüp gitmemin o kadarda korkunç olmayacağına ikna etmiştim kendimi. Artık bu kulağa daha yumuşak geliyordu. Tek başıma olduğum bu dünyada, mezarıma çiçek bırakacak birileri bile yoktu sanırım. Kendimle savaşım başladığından beridir hep bir şeyleri kanıtlama çabasındaydım çünkü birilerinin tebrik etmesine, gurur duymasına ya da benimle konuşmasına fazlasıyla muhtaçtım. Şimdi bütün bunları yapan tek kişi patrondu. Hayatımda sadece o vardı ve ben neredeyse bütün hayatımı ondan iyi bir şeyler duymak, kendimi ispatlamak, sevilmek ve güvenilmek için harcamıştım. Hayatımı tehlikeye attığım her an gözlerindeki gururu hayal etmiştim. Belki de ilk kez o gün yediğim dayağın acısını hissetmiş ve ben ne yapıyorum diye sorgulamıştım... O gün gerçekten ölümden dönmüştüm ve hala ben o haldeyken o kadınla sevişmesini aşamıyordum... Nihayet hazırlıklarımı tamamlayıp patronun evine yaklaşmıştım. Heyecandan kalbim deli gibi çarparken stresten karnıma ağrılar giriyordu. Bu gece için çok özenerek hazırlanmıştım. Aslında bir önemi yoktu onun için ve de belki bu özenmelerimi de hiçbir şekilde hak etmiyordu... Belki de ilk kez beni kırmızı bir elbisenin içinde görecekti. Hatta bende deneme kabininden sonra ilk kez bu kırmızı mini elbiseyi giymiştim. Üstelik bacağımdaki sargı ve morluklar hala görünürken. Bir daha bu elbiseyi giyme fırsatımın olmayacağını düşünmüştüm. Ayrıca makyaj yapmış, saçlarımı da özenle şekillendirmiştim. Gerçekten beni böyle görünce şok olacağına emindim çünkü hiç alışık olmadığı bir haldeydim ve inanması güç olabilirdi. Parfümüm bile adeta tenimle birleşmişti. Bu halimi normalleştiren tek şey spor ayakkabılarımdı. Elim boş gitmek istemediğim için en sevdiği tatlıdan da almıştım. Ayrıca uzun zaman sonra ilk defa basit bir kol çantasıyla beraberdim. Silahım, kesici aletlerim ya da tehlikeli maddelerimin hiçbirisi yoktu. Sırt çantamı olduğu gibi odama bırakmıştım. Bu gece çantamdaki en aykırı şey kırmızı rujumdu. Havalı bir giriş yapacaktım, kesinlikle... Aslında aynanın karşısında gözlerim dolarken birkaç gülümseme ve selamlaşma denemeleri yapmıştım. Sağ profilimden daha tatlı göründüğüme karar vermiş ona göre de duruş planı çizmiştim. Taksiden indiğimde adeta heyecandan can vermek üzereydim. Bir kurye motorum vardı fakat bu elbise ile motora binmek istememiştim. Rüzgar saç uçlarımda gezinirken titreyen ellerimle kızarmakta olan yüzümü yokladım ve durup sakinleşmeye çalıştım. Sözleştiğimiz saatten 15-20 dakika erken gelmiştim ama ne olacaktı ki? Fazlasıyla gergindim. Bir çam ağacının köşesinde durmuş tamda evinin mutfak penceresine bakıyordum, gözlerimin içi gülerek... Hatta tam o sırada elindeki domatesleri havaya atıp tutmaya çalışırken yaklaştı pencereye. O an yüzümde oluşan o gülümseme hayatım boyunca bir daha hiç gitmesin istedim. Sağ elimi kalbime götürürken nasıl deli gibi çarptığını hissettim. Acı çekiyor olsam bile kalbimdeki yeri o kadar sağlamdı ki, sevgi seli yaşıyor gibiydim. Artık onu daha yakından daha canlı görmek istiyordum. Bu yüzden elbisemin eteğini düzelttikten sonra saçlarımı arkaya doğru attım ve ürkek adımlarla evinin kapısına doğru yürüdüm. Ona olan sevgim sanki dışıma taşmış gibiydi ve anlayacak diye ödüm kopuyordu. Acaba bu halimi çok abartılı bulur muydu? Sakin olmaya çalıştım... Göğsüm hızla inip kalkarken ve ellerim hala titrerken kapısının tam önündeydim. O an durup kapıyı açınca ve beni görünce söyleyecekleri ile ilgili kafamdan saniyeler içinde milyon tane şey geçti ve bütün bu büyü ben tam zile basmak için elimi kaldırdığımda telefonuma gelen mesaj sesi ile bölündü. Ekranı açtığımda mesajın ondan geldiğini görüp hemen tebessüm ettim. Muhtemelen nerede kaldığımı soruyordu diye geçirdim aklımdan ve ekran kilidini açarken parmaklarımı da zile götürdüm. " Yemek iptal, acil bir işim çıktı. Evde yokum, sonra telafi ederiz. " yazıyordu... Yazdığı şeyi okuyunca elimi yavaşça zilden çektim ve mesajı anlamak için tekrar tekrar okudum. Belki kötü bir şaka yapıyordur ve hemen arar diye de tam 5 dakika öylece kapıda bekledim. Sonra şaşkın bir ifadeyle mesajı son bir defa daha okudum. Şoka girmiştim ve donup kalmıştım. Yavaşça merdivenlerden geri indim ve bahçenin içinde öylece geri geri gitmeye başladım. Başımı kaldırdım ve mutfak penceresine odaklandım. Tatlı poşetini hala sıkıca tutuyordum ve yeniden çamların oraya geldiğimde pencerede üzerine önlük giymeye çalışan bir kadın vardı. Kıvanç bey arkasına geçmiş, önlüğün iplerini bağlarken ise bir anda kadının boynundan öptü ve bu kadın Cemre Soylu'dan başkası değildi... Tatlı poşeti elimden düşerken gözlerimi bir an bile kırpmadan mutfak pencerelerini seyretmeye devam ettim. Sanki karnıma bıçak saplanmış gibiydi. O kadar büyük sancılar girmişti ki elim önce karnımda gezindi. Sonra ise göğsüme götürdüm ve sanki tutacakmışım kalbimi gibi elbisemin sol tarafını sıkıca tutup çekiştirmeye başladım. Sol elim ise boşlukta kalmıştı... Gözlerim hızla dolarken peş peşe süzülen yaşlar için kirpiklerimi bile kırpmamıştım. Dudaklarım titremeye başladığında ise nefesim yavaşça gitti. Gözlerimin önü karardı birden ve ben hemen yanımdaki çam ağacının gövdesinden destek alarak düşmekten son anda kurtuldum. Sanki dizlerim kırılmıştı... Ruhum bedenimi terk ediyormuş gibiydi ve bütün organlarımla birlikte acı çekiyordum. Hıçkırıklarım boğazıma dizildiğinde ise kendimi bir anda yola attım ve daha fazla kendimi tutamadım. Sersem bir şekilde sağa sola bakınmaya başladım. Yüzümdeki şaşkınlık hala yerini koruyordu ve saniyeler sonra yürümeye başladım. Adımlarım gittikçe hızlandı, kaçıp gitmek istiyordum. Ellerimle ağzımı kapatırken çığlıklarımı bastırmanın başka hiçbir yolunu bulamadım ve kırmızı elbisemle öylece uzaklaştım evinden. Yere bastığım her an sızlayan bileğim yarama tuz biber oluyormuş gibi canımı acıtıyordu. Darmadağın olmuştum. Ağlamaktan gözlerimin önünü göremeyecek hale geldiğimde bir duvar köşesinde durup kendime gelmeye çalıştım. Fakat bu artık mümkün değildi. Ellerimle alnıma düşen saçlarımı hırçınlıkla arkaya atarken parmaklarımı ısırmaya başladım. Yoksa bağıracaktım ve ortalığı ayağa kaldıracaktım... Boğazım düğümlendi, yutkunamadım... Suratım şekilden şekile girdi ve adeta nefes almakta güçlük çekiyordum. O kadar berbat bir haldeydim ki hıçkırıklarımı engellememe artık imkan yoktu. Yoluma devam ettim. Birkaç kez düşer gibi oldum ama hiç durmadım. Midem bulandı, kusmak için yeltendim ama yine de hiç durmadım... O kadar dayak yemiştim, hayati tehlikesi olan işlerin içinde kalmıştım, ölümle burun buruna gelmiştim ama hiçbirinde bu kadar acı çekip de ağlamamıştım galiba. Bir insan bunca şeyi göğüsleyip nasıl bir kalbe yenik düşebilirdi ki? Titreyen ellerimle çantamdan çıkardığım ıslak mendille yüzümdeki akmış makyajı silerken oldukça hızlıydım. Gözyaşlarım işimi fazlasıyla kolaylaştırmıştı zaten... Her yerimi sildim, kırmızı rujum da dahil olmak üzere... Yüzümde hiçbir şey kalmadı. Hala iç çekerken ise iki saat uğraşıp şekillendirdiğim saçlarımı dağınık bir şekilde tek seferde topuz yaptıktan sonra çantamdan çıkardığım ruju öylece yola fırlatıp geçtim... Anlam ve önem yüklediğim ne varsa yakıp yıkmak istiyordum. Gözlerim yanıyordu. Nasıl olurda insan ağlamasını durduramazdı anlamıyordum. Ateşler içinde yanıyormuşum gibi sıcak basmıştı her yerimi. Sürekli elimin tersiyle yanaklarımı silip duruyordum. Domates gibi kızardığımı da biliyordum. Nereye gittiğimi de bildiğim yoktu ama bu gece bu yol hiç bitmeyecek gibiydi. Hangi birini unutacağımı şaşırmıştım artık! Video görüntüsünü mü? Fotoğrafları mı? Yoksa canlı canlı şahit olduğum bu iğrenç anları mı? Bir kaldırım köşesine oturdum. Yine bir hayal kırıklığı en ağır haliyle omzuma yüklenmişti. Dizlerimi çenemin altına kadar çektim ve artık daha sessiz ağlamaya başladım. Galiba ben artık bana ayrılan sürenin sonuna gelmiştim. Gerçekten daha fazla yaşamak istemiyordum artık. Ölmek istiyordum, hem de en kötü şekilde... Çünkü bu koskoca hayatta iyi olan tek şey ölümüm olacaksa o da hiç olmasın! Ne için her sabah uyanıyordum ki ben? Kalbimin bin bir türlü farklı şekilde kırılmasına şahitlik etmek için mi? Ah... Galiba bu acı hiç geçmeyecekti hem de hiç... -BÖLÜM SONU-
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD