Karanlık tüm heybetiyle çökmüştü güne, İstanbul'a ve bizim küçük soğuk odamıza...
Ablamdan önce yatağa girmeme rağmen o çoktandır uyumuş ancak ben bir türlü uyuyamamıştım. Kalbimde tuhaf bir ağırlık vardı. Kendimi üzgün hissediyordum.
O adam... Ömer...Bey...
Durduk yere aklıma düşüp duruyordu. Topu topu iki kez karşılaşmıştık ama aklımı kaplaması hiç de uzun sürmemişti... Bana söyledikleri zihnimde dönüp duruyor, kalbime imkansız maratonlar atlatıyordu... İşte tam yüzümde aptalca bir gülümseme biteceği an kulağımda bir ses...
Zavallı...
Sen kim..? O kim.!?
Kalbim ikilemlerin arasında debelenip duruyordu. Düşünmemeye çalışıyorum saçma sapan şeyleri sokuyorum aklıma ama bir de bakıyorumki yine onu düşünüyorum. Annemin çeyiz sandığı bizim odada tam karşımda duruyordu. Cevizdendi. Ceviz ağacı baya büyük olur... Heybetli... Heybet... Ömer...
İşte yine olan olmuştu. Bir şekilde yolun sonu yine ona çıkıyordu. İçime derin bir soluk çekip sağıma doğru dönüp gözlerimi yumdum.
"Zehirledin sen beni..."
Hızla gözlerimi açıp doğruldum. Yok. Bu böyle olmayacaktı. Gözlerim duvarda asılı yuvarlak saate takıldı.
03.45
Kendimi oyalamam gerekiyordu. Ablamı uyandırmamaya dikkat ederek yataktan çıkıp
çıplak ayaklarımla odanın kapısına yöneldim. Sessiz olmaya dikkat ederek kapıyı aralayıp koridora çıktım. Koridorun ışığını yakıp banyoya yöneldim. Elimi yüzümü yıkayıp kuruladıktan sonra saçlarımı tepemde sıkı bir topuz yapıp banyodan çıktım. Poğaça yapmaya karar vermiştim. Neyseki evde malzeme vardı. Mutfağa girip malzemeleri tezgaha çıkardım. Bütün bunları yaparken sessiz olmak için üstün bir çaba sarf ediyordum. Dolapta biraz kaşar peyniri kalmıştı. Buna çok sevinmiştim. Çünkü ablam kaşarlı poğaçaya bayılırdı. Ben onun aksine pek sevmezdim. Benim favorim patatesli poğaçaydı. Raftan küçük bir tencere alıp içini suyla doldurdum. Komşumuz Meryem teyzenin Afyon'dan getirip bize de komşuluk hakkı diyerek verdiği patateslerden bir iki tane alıp tencereye koydum. Tencereyi ocağa koyup altını açınca hızlı bir şekilde hamuru yoğurmaya koyuldum. Nihayet hamur yoğurma işlemi bittiğinde yarım saat kadar hamurun mayalanmasını beklemek için üzerine sofra bezi koyup kenara bıraktım. Bir sandalye çekip oturduğumda ancak anlayabilmiştim ne kadar yorulduğumu. Başımı arkaya doğru yatırıp gözlerimi yumdum.
"Ne yapıyorsun kız sabahın köründe.!?"
Sıçrayarak hızla doğrulup tepemde dikilen saçı başı dağınık yengeme baktım. Baş parmağımı damağıma vurup " Poğaça... Uyku tutmadı... Ben de poğaça yapayım dedim..." diyip oturduğum sandalyeden kalktım.
Bana şüpheli gözlerle bakıyordu. Tek kaşımı kaldırıp " Sen..? Sen niye uyandın..?" diye sordum. Ellerini belinin iki yanına koyup " Karnım acıktı... " diyip buz dolabına yöneldi. Dolapta hazır da yenebilecek hiçbir şey yoktu. Bunu ona söylemek için dudaklarımı aralamıştım ki gördüklerimle şoke oldum. Buz dolabının en alt bölmesinin kapağını yerinden çıkarıp kenara koydu. Annemin memleketten getirttiği otları kaldırıp adeta gömü gibi sakladığı bir sepet dolusu yiyeceği açığa çıkardı. Lokumlar, çikolata, fındık, fıstık...Daha sayamadığım kadar çok şey vardı. Sepeti kucaklayıp ayağa kalktı. Tam karşıma oturup sepeti masaya bırakıp sanki aylardır açmış gibi yemeye başladı. Gözlerimi büyüterek ona bakakalmıştım. Hamilelikten önceki hali de böyleydi ancak sanki her geçen gün daha da açılıyordu iştahı. Bazen doğum yaparken çocuğun içerde sıkışıp kalmasından korkuyordum. Bu gidişle bir on kilo doğacak gibi görünüyordu çünkü. En son doktora gittiklerinde doktorun daha az ve sağlıklı beslenmesi konusunda uyardığını biliyordum. Ancak uyarmaya kalktığımızda içindeki şeytan dışarı çıkıyordu. Ne onunla ne de kocasıyla uğraşacak halim yoktu. Onu boşverip hamuru kontrol ettim. İstediğim kıvama gelmişti. Hızlıca patatesleri ocaktan alıp soydum. Birkaç baharatla harmanlayıp şekil verdiğim hamur parçalarına güzelce iç malzemeleri yerleştirip kapattım. Sonunda hazır olduğunda yumurta sarısı ve susam, çörek otu ile son rötuşlarını yapıp bu defa da 45 dakika tepsi mayası için beklemeye başladım. Arkamı döndüğümde yengemin su içtiğini gördüm. Gözlerimi pencereye çevirdim. Hava aydınlanmak üzereydi. Eğer zamanında yetişirse ablam poğaçaları yiyip gidebilirdi.
Pencere pervazına yaslanıp gözlerimi renklenmeye başlayan göğe diktim. Muazzam bir manzara seriliyordu gözler önüne. Bulut yoktu düne nazaran ve güneş çok uzaklarda görünen iki koca dağın arasından kızıllığını gönderiyordu önden. Bizim mahalle biraz yeşillikliydi. Orman bile vardı. İnsanlar çoğunlukla piknik için tercih ediyordu orayı. Bense arada yürüyüşe çıkıyordum. Bugün de çıksam hiç fena olmayacaktı. Belki ormanın ferah nefesi iyi gelebilirdi...
"Bana bak..."
İçimden sabır çekerek usulca başımı çevirip baktım. Gözlerim bir an önündeki sepete takıldı. Bomboştu...
Kısık gözlerle beni inceleyip şüpheli bir ses tonuyla " Sen de bir haller var..." dedi. Hafifçe kaşlarımı çatıp " Yok bir şeyim..." diyerek mutfaktan çıkmaya yeltendim. Ancak beni kolumdan tuttu. Hızla başımı çevirip sakin kalmak adına içime derin bir nefes çektim.
Eğilip gözlerime baktı.
" Günlerdir dalgınsın... Göz altlarında çökmüş... Yoksa..."
Kalbim gümbür gümbür çarparken kolumu elinden kurtarıp " Yok bir şeyim dedim ya yenge..." diyerek mutfaktan çıkmaktan vazgeçip çay koymak için çaydanlıklara su koymaya başladım. Sandalye gıcırdadı ve bir saniye kadar sonra dibimde bitti. Allah aşkına neden gidip uyumuyorsun be kadın.!?
Kollarını göğsünde bağlayıp sırtını tezgaha yasladı. Hakkında kötü konuşmak istemiyordum ama tıpkı sinsi bir sürüngen gibi beni gözetliyordu. Çayı ocağa koyup gözlerimi ona çevirdim.
" Uyumaya gitmeyecek misin yenge..?"
Tek kaşını kaldırıp " Yoo... Yediklerimi sindirmeden uyursam kilo alırım... Biraz böyle duracağım..." dedi.
Hiç şansım yoktuki..!
Gözlerimi saate çevirdim. İki saat sonra ablamı uyandırmam gerekiyordu. Poğaçaları artık fırına koysam iyi olacaktı. Tepsiyi elime alıp az önce derecesini ayarladığım fırına yerleştirdim. Doğrulup çayın altını kapatacağım sırada yengemle göz göze geldik. Hala bana bakıyordu.
" Bir şey mi isteyeceksin yenge..?" diye dayanamayıp sorduğumda omuz silkip " Yoo... Ne isteyebilirim ki senden... Sadece şey diye düşünüyordum... MaşALLAH pek güzel kızsın... Kapımız aşınmaya başladı... Hani diyorum... Kalbinin kapısını aşındıran varsa benimle paylaşabilirsin...Sana tavsiye veririm..."
Kalbim tekrar gümbürdemeye başlamıştı. Kapımız aşınıyor derkenki yüz ifadesi hiç hoşuma gitmemişti. Gözlerimi ondan çekip ellerimi yıkarken " Yok aşınma filan... Evlilik filan da düşünmüyorum... Boşuna hayaller kurmayın yani..." diyip kenardaki havlu ile ellerimi kurulamaya başladım. Ancak ağzından zevkle dökülen kelimelerle elimdeki havlu yere düştü.
" Ağabeyin düşünüyor ama..!"
Hızla başımı çevirip ona baktım. Ellerim gibi titremeye başlayan sesimle " Ne demek bu şimdi..?" diye sordum. Dilini alt dudağında gezdirip omuz silkti.
" Gelenler halleri vakitleri iyi insanlar... E tabi ağabeyin senin iyiliğini düşünüyor... En iyi talip hangisiyse-" demişti ki sözlerini bitirmesine müsade etmeyip elimi hızla tezgaha vurdum.
" Talip malip yok..! Siz benim hakkımda hüküm veremezsiniz..!"
Yaslandığı tezgahtan doğrulup sinsi bir ifadeyle gözlerime baktı.
" Okul hakkındaki hükümlerimize uymana ne demeli kül kedisi..? O vakit çıkamadın ağabeyinin karşısına korkundan şimdi mi çıkacaksın.!? Yiyorsa bana söylediklerini git ona söyle..! Hadi..!"
Gözlerimin içine acımasız bir şekilde bakarak söylemişti bunları. Gözlerim yanarak dolarken kalbim bilmem kaçıncı kez un ufak oldu... Kimsenin olmayışı böyle bir şey miydi..? Baba dediğin bir dağdır... Kötü de olsa gölgesi bile yeter derler ya... İşte o laf tam olarak benim gibiler için söylenmişti... Babam bize karşı kötüydü ama en azından bizi yanlış bir şekilde de olsa korurdu. Okulumuza kendi için bile olsa destek verirdi. Şimdi o yoktu... Ve ben dümdüz bir çölde rüzgarın insafına kalmıştım...
*
Ömer...
Dişlerimi sıkıp başımı oturduğum koltukta geriye doğru attım. Titreyen elim yumruk halini alırken " Başla..!" diyebildim zorlukla.
" Ömer Bey... Kurşun kritik bir noktada... Lütfen beni dinleyin... Bir hastaneye gidelim..." emrime rağmen hala konuşan doktora ters bir bakış atıp " Sana başla dedim..!" diye bağırdım tıslayarak. Korkuyla derince yutkunup başını salladı. Tekrar gözlerimi kapatıp diğer kolumu gözlerimin üzerine kapattım.
" Başlıyorum..."
Kurşun yarasına alışıktım. Zira içinde bulunduğum hayat çiçekli böcekli değildi. Genelde dikkatli olurdum. Kolay kolay pusuya düşmezdim ancak aklım yerinde değildi..! İmkansız ulan bu..! Diyorum kendi kendime. İnsan yalnızca iki kez gördüğü birine nasıl tutulur..? Her şeyi alan aklım bunu almıyordu... Onu düşünmeye başladığım anda her şey yitiyordu gözümde... Uyuşuyordum asalak gibi...
Ne var..? Ne var bu kızda..? diye düşünüyor ama bir cevap bulamıyorum. Gözleri neden bu kadar anlamlı geliyor bana..? Kokusu neden bambaşka geliyor...? Kahretsin, neden karşıma çıktı ki.!?
Derimin altına giren bıçakla vücudum kasıldı.
" Sakin olun Ömer Bey... Yanımdaki morfinler pek etkili değil o yüzden çok fazla kıpırdamamalısınız... Hızlı olmaya çalışacağım..."
"Ha-hayır...Zehirlemedim ben seni...Niye böyle bir şey yapayım ki... Yazık sana..."
Kapının hızla açılıp sertçe kapandığını duydum. Ama artık bir tepki veremiyordum. Bilincim kayıyordu. Buna rağmen bunun için bir çaba sarf etmiyordum. Çünkü... Kulağımda onun sesi vardı...
" Ne yapıyorsun sen.!? Onu neden hastaneye götürmedin..!?"
"E-efendim... Ömer Bey istemedi... İkna etmeye çalıştım ama beni dinlemedi..."
" Çekil şurdan..! Aptal..!"
Bedenim birisi tarafından kavranıp sarsılmaya başladı. Adımı sesleniyordu. Boğuk da olsa duyuyordum ama bir cevap veremiyordum.
" Ömer..! Ömer kardeşim uyan..! Uyanmıyor..! Niye uyanmıyor.!? Ne verdin ona!?"
" Sadece morfin... Baygınlığı ondan değil... Ateşi var... Hastaneye gitmeliyiz..."
Geriye doğru düşen başım havalanmıştı.
" Bırakma kendini kardeşim... Seni hastaneye götüreceğim... Dayan..!"
Titreyen dudaklarım aralandı.
" Yaz...Yazgı'm..."
Karanlık beni var gücüyle yutup kendine haps ettiğinde tüm sesler susmuştu. Sonunda etrafa saçtığım karanlık beni de yutmuştu işte... Ayaktaydım... Ama bunun bir faydası yoktu... Hiçbir şey göremiyordum... Derince yutkundum... Yıllar sonra ilk kez korku uğramıştı benliğime... Sonsuz karanlık benim de içimi ürpertmişti.
Derken hiç bitmeyecekmiş gibi alabildiğine koyu karanlık delindi. Yıldız desem değil mum ışığı desem değil... Büyüdü... Büyüdü... Büyüdü...
Yaklaştıkça bunun bir insan olduğunu anladım... Ama gözlerimi ne kadar kısarsam kısayım yüzünü seçemiyordum... Etrafına saçtığı ışık gözlerimi kamaştıracak kadar etrafımı aydınlatmıştı.
"Yaklaş..."
Kuruyan dudaklarımı ıslatıp içimi ürperten sese doğru bir adım attım.
" Kimsin..?"
" Ömer..."
Kaşlarım çatıldı. Bir adım daha atıp " Adımı nereden biliyorsun..?" diye sordum.
Eliyle beni gösterip " Biliyorum... Çünkü buraya Ömer'den başkası giremez..."
Kaşlarım iyice çatıldı.
" Ne demek bu..? Sen kimsin..?"
Sessiz kaldı. Bir an sonra usulca yana doğru çekildi. Gözlerim arkasında bir noktayı buldu. Bir kadın vardı. Üzerinde bembeyaz bir elbise beline ulaşan yumuşak kahve saçlarıyla sırtı dönük bir şekilde öylece duruyordu. O kadar tanıdık geliyordu ki... Kalbim tanımıştı onu...
" Sen..."
Usulca bana doğru döndü. Yemyeşil gözleri aradığını bulmuş gibi arşınladı gözlerimi.
Dudakları aralandı.
"Ömer..!"
Allah'ım..! Adım dudaklarından öyle bir dökülmüştü ki ömrüm tam burada bitsin... Son duyduğum bu olsun istedim...
Elini uzattı usulca. Başını hafifçe omzuna doğru eğip güzel yeşillerini doldurup taşırttı.
Göz yaşları cehennem lavı gibi yüreğimi delip geçerken titreyen sesiyle:
" Gel..." dedi.
Derince yutkunup ona doğru yürümeye başladım. Hala orada duran adamın yanından geçtiğim sırada durup yüzüne baktım. Bir an bulanık da olsa yüzü göründü... Çok... Çok heybetli ve karizmatik bir yüzü vardı. Gözlerindeki ifade tanıdık bir o kadar da yabancıydı... Gözlerimin içine bakarak " Adalet terazidir Ömer... Aşksa terazinin kefeleri... Aşk hem nefstir... Hem de nefsten beri... Unutma... Ömer adalet, aşk Yazgı'dır..."
diyip geriye doğru yürümeye başladı. Söyledikleri kulağımda yankılanıyordu. Ama idrak edemiyordum... Başımı çevirip ona baktım. Beni bekliyordu... Yüzümde gözlerime kadar sirayet eden bir tebessüm filizlendi. Ona doğru yürümeye devam ettim. Aramızda birkaç adım kala elimi uzattım...
" Durumu nedir..?"
" Merak edilecek bir durum yok... Yüksek ateş ve kurşun yarasına dayanamamış... Kurşunu aldık... Yaraya dikiş atıldı... Bugün içinde kendine gelecektir... Geçmiş olsun..."
Gözlerimi usulca aralayıp bulanık bakış açımı düzeltmek için birkaç kez kırpıştırdım.
" Ömer..!"
Hızla yanımda biten Emre kesinlikle görmek isteyeceğim ilk yüz değildi. Yüzümü buruşturup tarazlı sesimle " Tam da huri görmeyi beklediğim sırada mendebur yüzünle dibimde bitmen tüm büyüyü bozdu..."
Söylediklerimle bozulup omzuma yumruk attı.
" Ağh..!"
" Seni adi..! Bir tane huriye satacak mıydın kardeşini.!? Neydi adı..?"
Omzumu tutarak çatık kaşlarımla ona baktım.
" Hah..! Yazgı..."
Kaşlarım daha da çatılırken arkasındaki koltuğa oturup bir bacağını ötekinin üzerine attı.
"Sonunda şu esrarengiz kızın adını öğrenebildim..!"
Boğazımı temizleyip " Nasıl..?" diye sordum.
Tek kaşını kaldırıp başıyla beni gösterdi.
" Baygınken 'Yazgı'm... Yazgı'm...' diye inliyordun...' Yalnız ben değil... Bütün hastane biliyor artık büyük aşkını... Ulan bir ara elimi filan tutacaksın diye korkup hemşirenin elini tuttum..."
" Hemşirenin elini mi tuttun..?"
Başını sallayıp " Ne.!? Kıllı büyük elinle elimi tutmana göz mü yumsaydım..? Öyle bir atak yaparsan diye elimi hemşirenin güzel ve yumuşak ellerine teslim ettim... " diyip p*ç gibi sırıttı. Başımı kaldırıp yastığı kaptığım gibi ona fırlattım. Havada yakalayıp göz kırptı.
" Sakin ol bebeğim... Seni gören kıskançlık krizine girdiğini zannedecek..."
" Ben şimdi gösteririm sana kıskançlığı da krizi de..!" diyip kalkacakken hızla ayağa kalktı.
" Aman diyim kalkma... Ben susacam söz... Hadi kapat koyun gözlerini Ömer'im..."
Ona ters ters bakıp doğruldum.
" Ne zaman taburcu oluyorum..?"
Elleri cebinde " Baştan söyleyeyim gitmek filan yok... Az daha enfeksiyon kapıyordu yaran... Ve bu gece buradayız..." dedi.
Yastığı geri arkama koyup göz kırptı.
" Adım Yazgı değil ama... İdare edecen artık..."
Koluna yumruk atıp " Kes zevzekliği..." diyip gözlerimi yumdum. Bir an sonra ciddi bir ifadeyle konuştu.
" Kız kim bilmiyorum ama belli ki seni baya etkilemiş... Aklını alıp seni dikkatsiz biri haline getirmesi tehlikeli... Kendine gel Ömer... Bu sen değilsin... Kadınların hepsi aynıdır... Çok istiyorsan al... Ama bil ki seni şaşırtmayacak..."
Gözlerimi usulca araladım... Bana yaptığı ne çeşit bir büyüydü bilmiyorum... Ama kalbime zehirli bir ok sapladığı kesindi...
*
Yazgı...
Derin düşüncelerin arasında kaybolduğum sırada kafama yediğim yastıkla irkilerek ablama baktım. Tek gözünü kırpıp yanıma oturdu.
" Hayırdır..? Nereye daldın öyle..?"
Başımı iki yana salladım.
" Öylesine dalmışım... İşe gitmiyor musun..?"
Dudak büküp hüzünlü bir ifadeyle " Geçen akşam yanlışlıkla çarptığın adam var ya... Patronumuz... Silahlı saldırıya uğramış...Şimdi haber verdiler... Bugün öğleden sonra başlayacakmışız... Ne alaka bilmiyorum ama..."
Kulağım uğuldamaya başlamıştı. Her şey anlamını yitirirken hızla ayağa kalkıp delirmiş gibi " Ne.!? Nası.!? Nasıl olmuş.!? İyi... İyi mi.!?" diye karman çorman sorular sordum. Ablam bana şoke olmuş bir şekilde bakıyordu. Ayağa kalkıp koluma dokundu. Endişeyle gözlerime bakıp " Yazgı... Ablacım sen... İyi misin..?" diye sordu. Ancak ben kendimde değildim. Niye böyle hissediyordum bilmiyorum ama boğuluyordum sanki. Birdenbire ağlamaya başladım. Ablam korkuyla bana bakıyor ne yapacağını bilemiyordu.
" Yazgı..! Korkutma beni...Niye ağlıyorsun şimdi..? Patronuma mı üzüldün..?"
Zorlukla yatağa oturup ağlayarak ablamın elini tuttum.
" Abla... Abla... Öl...Ölmüş mü..?"
Gözlerinin içine iyi bir şey söylemesi için yalvararak bakıyordum.
Yanıma çöküp hala üzerindeki şaşkınlıkla " Ha-hayır da... Sen niye bu kadar üzüldün..?"
diye sordu. Derince yutkunup gözlerimi kaçırdım. Elimi elinden çekip göz yaşlarımı sildim.
" Hi-hiç...Öylesine... Hani gördüğün tanıdığın birinin acı haberi geldiğinde tuhaf hissedersin... Üzülürsün ya... Öyle bir şey işte...İyi biri gibiydi... Bana iyi davranmıştı... O yüzden kötü oldum..."
Kaşlarını kaldırıp " Ha... Ondan yani..." diyince başımı sallayıp hızla ayağa kalktım.
" Ben o zaman sana kahvaltı hazırlıyayım... Burada birlikte yeriz... Poğaça yapmıştım... En sevdiğinden..."
Gülümseyip başını salladı. Gülüşüne karşılık hafifçe tebessüm edip hızlı adımlarla odadan dışarı çıktım. Sırtımı duvara yaslayıp elimin tersini hıçkırıkların firar etmek istediği dudaklarıma yasladım. Elim deli gibi ağrıyan sol yanımı bulurken gözlerimden akan yaşlarla Allah'a dua ettim.
" Allah'ım..! Ne olur iyi olsun...Ne olur..."
*
Bulaşıkları yıkamak için kollarımı sıvadığım sırada mutfağa giren yengem elindeki kağıtla yanıma geldi. Kağıdı bana uzatınca kağıda bir bakış atıp gözlerine baktım.
" Bu ne..?"
Kağıdı elime tutuşturup " Benim aktarın adresi... Midem yine azdı... Gidip bana her zaman ki karışımımdan alıp gel..." dedi. Arkada masada fasulye ayıklayan annem ' La Havle..!' çekince ona ters ters bakıp " Ne.!? Midem ağrıyor midem..! Öleyim mi istiyorsunuz.!? " diye bağırıp bana döndü. Kağıdı elimden sertçe alıp " Tamam gitme istemiyorum..!" diyip arkasını dönüp yürümeye başladı. Aklıma gelenle dudaklarımı yalayıp " Yenge..!" diye bağırdım. Olduğu yerde durup omzunun üzerinden bana ters bir bakış attı.
" Ne!?"
" Ver sen bana kağıdı... Bir koşu gider alır gelirim..." dedim. Annemin ters bakışlarını umursamayıp ona doğru yürüdüm.
Gülendam yengem tek kaşını kaldırarak bana doğru döndü.
" İyi madem...Al bakalım..."
diyip kağıdı uzattı. Hafifçe tebessüm edip anneme döndüm.
" Anne ben hemen gidip geleceğim... Bulaşıkları dönünce halledicem söz..."
Sinirle oturduğu yerden kalkıp fasulyelerini de alıp " Hangi cehenneme gidersen git..." dedi ve mutfaktan çıkıp gitti. İçimde öyle bir heyecan vardı ki normalde üzüleceğim yerde tuhaf bir umursamamazlık vardı üzerimde. Yengemin garipseyen bakışları altında hızlı bir şekilde odama doğru koştum. Kapıyı arkamdan kapatıp heyecandan küt küt atan kalbime ellerimi yasladım.
Düzgün... Düzgün bir şeyler giyinmeliydim...
Böyle şeyler bende olmadığı için ablamın dolabından giyinsem iyi olacaktı. Kızacak hatta saçımı başımı yolacaktı ama buna değerdi. Onu uzaktan da olsa görmek istiyordum... Hissediyorum... Kalbimi sıkan bu his onu sapasağlam ayakta görünce geçecek...
*
Saklama kabını montumun altına saklayıp üzerimi son kez kontrol ederek odadan çıktım. Parmak uçlarıma basarak koridoru geçtim. Televizyonun sesine bakılırsa annem salondaydı. Hızlıca ayakkabılarımı giyip kapıyı açtım.
" Anne..! Ben çıkıyorum..!"
cevap vermesini beklemeden hızlıca kapıyı arkamdan kapattım.
Çantamı yan bir şekilde omzuma takıp sabırsız adımlarla yürümeye başladım.
*
Ömer...
Elimdeki kutuyu açıp içindeki küpelere bir kez daha baktım. Yeşil ve minicik çiçekler bana onun gözlerini hatırlatıyordu. Görür görmez ona ait olması gerektiğini hissedip almıştım.
" Efendim... Konağa mı gideceksiniz..?"
Başımı kaldırıp kaşlarım çatık bir şekilde " Hayır... Şirkete sür..." dedim. Biraz ağrım vardı ama dayanılmayacak gibi değildi. Bu küpeleri bir şekilde bir bahane ile ablasına verip ona ulastirmaliydim. Elbette kendim de verebilirdim ancak evine gidip onun için sorun yaratmak istemiyordum.
Çok geçmeden şirkete varmıştık. Şoförün açtığı kapıdan inip dik bir şekilde sarsılmaz adımlarla giriş kapısına yöneldim. Güvenliktekiler başta olmak üzere herkesin geçmiş olsun dileklerine başımı sallayarak cevap verip içeri doğru yürümeye devam ettim. Ancak tenimde hissettiğim ıslaklık ile yüzümü buruşturdum. Yaram kanıyordu. Yukarı çıkmaktan vazgeçip koridorun sonundaki lavabolara yöneldim.
Yazgı...
" Teşekkürler..."
" İyi günler kızım... Yine bekleriz..!"
Aktardan çıkıp küt küt atan kalbimin deli dolu ritmiyle taksi durağına yöneldim. Aylardır biriktirdiğim harçlığım bir anda taksiye gidecekti ama olsun. Beni gören amcalardan biri hemen kalkıp bana bineceğim taksiyi gösterdi.
" KARAHAN Holding'e amca..."
Şoförün başını sallamasıyla arkama yaslanıp derin derin nefes almaya başladım. Ona ne diyecektim bilmiyorum ama bildiğim tek bir şey vardı... Ablama kesinlikle görünmemeliydim...
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum ancak taksi oldukça ihtişamlı görünen holdingin önünde durduğunda derin bir nefes alıp adama parasını vererek taksiden indim. Olduğum yerde durup derin derin nefesler alıp vererek koca binayı izliyordum heyecanla. Bu...Bu on dokuz yıllık hayatım boyunca yaptığım tek ve en çılgınca şeydi..!
" Hadi Yazgı...Yapabilirsin..!"
Titreyen bacaklarıma rağmen sağlam adımlarla yürümeye başladım. Nihayet merdivenleri tamamlayıp döner kapılardan içeri girdiğimde güvenliğe hafifçe tebessüm edip aralarında geçen günki güvenlikçilerin olmamasına acaip sevinerek danışmaya, ablamın eskiden çalıştığı yere doğru yürüdüm.
Gözleri bilgisayarda olan kadın beni görünce hafifçe tebessüm edip " Hoşgeldiniz... Size nasıl yardımcı olabilirim..?" diye sorunca çekingen bir şekilde yüzüme gelen saçlarımı kulağımın arkasına takıp " I... Şey... Ben aslında... Ömer... Ömer KARAHAN ile görüşmek için gelmiştim..." dedim. Hafifçe kaşlarını kaldırıp " Tabi... Randevunuz var mıydı..?" diye sorunca dudaklarımı birbirine bastırıp başımı iki yana doğru salladım.
" Aslında geleceğimden haberi yoktu..."
" İsim neydi sizin..?
İşte tam olarak korktuğum yere gelmiştik. Ablamın buraya geldiğimi bilmemesi gerekiyordu. Derince yutkunup dudaklarımı araladığım sırada kadın birdenbire oturduğu yerden kalkıp arkama doğru baktı.
" Geçmiş olsun Ömer Bey..!"
Gözlerim irileşirken derince yutkunup hızla başımı çevirdim. O'ydu...
Gözleri gözlerimde öylece bana bakıyordu. Titreyen ellerimi elimde tuttuğum saklama kabına bastırıp sakinleşmeye çalıştım. Bedenim ben komut vermeden ona doğru döndüğünde bana doğru bir adım attı.
" Efendim... Hanımefendi sizinle görüşmek istiyordu..." diye araya giren kadına elini kaldırıp geri çekilmesini sağladı. Ne yapacağımı ne diyeceğimi bilmiyordum. Buraya gelmeden kafamda birçok konuşma hazırlamıştım ancak şimdi bir harfi bile aklımda değildi... Alt dudağımı ısırıp " Ben... Şey..." diye gevelemeye başlamıştım ki beni şoke eden etraftakileri ise resmen gözlerinden eden bir şey yapıp uzanıp elimi tutup beni ardından yürütmeye başladı. Utançla etrafıma bakıp göz göze geldiğim insanlarla hızla başımı öne eğdim. Döner kapılardan geçip beni dışarı çıkardı. Merdivenleri hızlı bir şekilde indiğimizde önümüzde büyük siyah son model bir araba durdu. Hiç beklemeden kapıyı açıp gözlerime baktı. Alt dudağımı ısırıp bir ona bir arabaya baktım. Muhtemelen aklımı yitirmiştim. Elini bırakıp arabaya bindiğimde hızla kool bir şekilde yanıma binip kapıyı kapattı. Biz arabaya yerleştiğimizde uzanıp bir düğmeye bastı. Ve şoför ile aramıza şaşkın ve hayran bakışlarım arasında paravan gibi bir şey çekildi. Şoför arabayı hareket ettirdiğinde bana doğru döndü.
Yüz ifadesi ciddi olsa da gözlerinin içi parlıyordu.
Bana öyle bir bakıyordu ki utanmıştım. Yüzüme gelen saçlarıma şükredip alt dudağımı ısırarak başımı eğdim.
" Şey... Ben..."
Beklemediğim bir şey daha yapıp uzanıp çenemi tutup başımı kaldırdı. Bana o kadar yaklaşmıştı ki gözlerinin içinde kendi yansımamı görebiliyordum.
" Hoşgeldin..."
Efsunlu sesiyle konuştuğunda derince yutkunup " Hoşbuldum..." dedim zorlukla.
Sonrası derin bir sessizlikti... Konuşmuyor yalnızca yüzümü arşınlıyordu gözleriyle... Ve ben her geçen an daha da utanıp kızarıyordum. Başımı eğdiğim an elimdeki kutu yetişti imdadıma. Hızla başımı kaldırıp ona doğru uzattım saklama kabını. Bekletmeden aldığındaysa açıklama ihtiyacı " Şey bu sabah yapmıştım da... Size de getirmek istedim... Geçmiş olsuna gelirken elim boş olmasın diye..."
Allah'ım..! Konuştukça batıyorum yardım et..!
Hafifçe üst dudağını kıvırıp " Ben de bu iştah açıcı koku nereden geliyor diye merak ediyordum..." diyip kapağını açtı. İçinden bir tane alıp ona göre küçük bana göreyse koca bir ısırık aldı. Merakla yüzüne bakıyordum. Acaba beğenmiş miydi..?
Başını bana doğru çevirip yutkundu " Harika olmuş...Eline sağlık..." dedi. Resmen rahatlamıştım. Hafifçe tebessüm edip " Afiyet olsun..." dedim. Stresten ellerimle oynamaya başlamıştım ki önüme doğru bir kutu uzattı. Önce kutuya sonra ona baktım.
Şaşkınlıkla dudaklarım aralandı.
" Bu..."
" Senin için... Bakmayacak mısın..?"
Usulca başımı sallayıp kutuyu elime aldım. Yavaşça kapağını kaldırdığımda parıl parıl parlayan yeşil küpeleri görünce hayran kaldım. Çok...Çok güzeldi...
" Beğendin mi..?"
Hızlı bir şekilde başımı sallayıp ona döndüm.
" Çok güzeller..."
Beğenmeme sevinmişti. Bunu kıvrılan dudaklarından anlamıştım. Uzanıp kutuyu elimden aldı. Kutuyu dizine koyup içinden küpeleri çıkardı.
" Görür görmez onların sana ait olması gerektiğini hissettim...Takabilir miyim..?"
Derince yutkunup başımı salladım.
Uzanıp incitmekten korkarcasına saçlarımı yumuşak bir şekilde omzumdan geriye attı. Gözleri gözlerimin en derinlerinde küpeleri kulaklarıma taktı. Kızaran yanaklarıma bakıp hafifçe gülümsedi.
" Çok yakıştı..."
" Teşekkür ederim..."
Geri çekilmeyince domatese dönmek üzere olduğumdan yüzümü saklamak için sürekli elimi saçlarıma götürüyordum. Ne yapmak istediğimi anlamış olacak birdenbire elimi tuttu. İrice açılan gözlerimle ona bakınca uzanıp yanağımı okşadı.
" Burada olduğun için mutluyum... Sen gelmeseydin daha fazla dayanamayıp ben gelecektim..."
Utançla gözlerimi etrafta gezdirdim.
Sanırım benim de bir şeyler söylemem gerekiyordu... Ama ne diyeceğim.!? Ne denir böyle durumlarda.!? Allah'ım..! Googla mı bakmalı..?
" Ben...Şey...İyi olduğunuza sevindim..."
Olayı batırmama hafifçe tebessüm edip yanağımı okşadı.
" Ben de... Ben de iyi olup olmadığımı merak etmene sevindim..."
Sıktığım ellerime uzanıp birbirinden ayırdı. Ellerimi elleri arasına alıp gözlerimin içine baktı.
" Neden buradasın..?"
Alt dudağımı ısırıp bakışlarımı kaçırdım.
" Ben...Şey..."
" Gözlerime bak..!"
Gözlerimi sımsıkı yumup başımı diğer tarafıma çevirdim.
" Ama sen gözlerimin içine içine bakıyorsun... Utanıyorum..!" diye isyan ettim.
Bir an sonra kahkaha sesi duydum. Usulca başımı çevirip gözlerimi açtım. O kadar güzel gülüyordu ki...Tek tük görünen dolunay gibiydi...
Birdenbire beni kendine doğru çekip kollarını sımsıkı belime doladı. Tüylerim ürpermişti resmen...
Şaşkın yeşillerime tebessüm ederek bakıp burnunu burnuma değdirdi.
" Bana siz demeyi bırakmalısın..."
Titrek sesimle kekeledim.
" Ni-niye ki..?"
" Çünkü... Sen de bana ait bir şey var..."
İrice açtığım gözlerimle elimi kulaklarıma götürdüm. Hızla başını iki yana salladı.
Alnını anlıma yaslayıp gözlerimin içine bakarak " Kalbin..." diye fısıldadı.
" Kalbin benim..!"
Utanarak gözlerimi kapattım. Bu halime tekrar gülüp yanağımdan öpüverdi. Donakalmıştım...
Gözlerimi irice açıp elimi yanağıma koydum.
" Naptın..?"
Omuz silkip " Böyle yaptım..." diyip tekrar öptü aynı yeri. Derince yutkunup elimi artık hızın başka bir evresine geçen kalbimin üzerine koydum.
Gözleriyle elimi takip edip gülümseyerek yüzümdeki saçlarımı okşayıp kulağımın arkasına taktı.
" Sevgilim..."
" Hıh.!?"
Bugün şaşkın hallerimle onu sürekli kahkahaya boğmuştum. Gülerek burnumun üzerini öptü.
" Hıh değil efendim sevgilim diyeceksin..."
Derince yutkunup kuruyan dudaklarımı ıslattım.
" Efendim... Ömer..."
Öylece gözlerimin içine bakakalmıştı. Bir an sonra tebessüm edip " Bunu daha çok sevdim... Zamanla sahiplik eki de koyarsak daha güzel olur..."
Usulca başımı salladım. Yanındayken aklım ućup gitmişti. Hesapladığım zamandan daha fazla kalmıştım yanında. Usulca geri çekildim kollarında.
" Şey... Ben artık eve geri gitmeliyim... Merak ederler..." diyince hafifçe kaşları çatıldı.
" Bu kadar çabuk mu..? Seni yemeğe götürmek istiyordum... Biraz daha kal sonra seni evine bırakırım..." dedi. İçimi büyük bir korku kaplamıştı.
Yüzümün şeklinin değiştiğini anlayınca elini yanağıma koydu.
" Ne oldu..? Rengin soldu birden bire..."
Derince yutkunup dolan gözlerimi kaçırdım. Utanarak " Ağabeyim gelmeden eve gitmem lazım... Geç kalırsam... Kızar..."
Bir an sessiz kaldı. Ardındansa uzak kalmaya katlanamıyormuş gibi uzanıp beni tekrar kendine çekti. Başımı göğsüne yaslayıp çenesini başımın üzerine koydu. Çekinerek elimi uzatıp gömleğini sımsıkı kavradım. Ağlamamak için alt dudağımı ısırıyordum. İtiraf etmek istemesemde benden sıkılmasından korkuyordum... Bu raddeye nasıl gelmiştik onu bile anlamamıştım... Ama o kadar mutluydum ki... İmkansız geliyordu... Sanki biraz sonra ablam beni uyandıracak ağabeyimin bağırış çağırışları arasında korkuyla iş yapmaya çalışacaktım. Bu korkuyla hızla gözlerimi kapatıp ona daha çok sokuldum... Çok güzel kokuyordu... Daha önce soluduğum hiçbir kokuya benzemiyordu...
" Nerede inmek istersin..? Evin önüne bırakırsam sorun olur diye düşündüm..." Başımı kaldırıp etrafa baktım. Bizim mahalleydi.
Alt dudağımı ısırıp etrafa bakındım. Kimse yok gibiydi... Başımı ona doğru çevirdim. Hafifçe gülümseyip " Ben burda ineyim..." dedim. Ne yapacağımı bilmeyerek ona bakıyordum. Çünkü öylece durmuş beni seyrediyordu. Yanaklarım yine kızarmaya başlayınca derince yutkunup " İyi akşamlar..." diyip inmek için kapı koluna uzandım. Ancak daha kavrayamamıştım ki beni kolumdan tutup tekrar kendine doğru çekti. Bedenimi sımsıkı sarmalayıp " Yarına kadar enerji depolamam lazım..." dedi. Bu haline gülümseyip bende kollarımı beline doladım.
" Ben de birazcık alıyım o zaman..."
Hiç ayrılmak istemiyordum... Ama ağabeyimden önce eve gitmezsem kıyamet kopardı.
" Artık gitmeliyim..."
" Gitme...Yanımda kal..."
Buna sessiz kalmıştım. Çünkü bu yapabileceğim bir şey değildi...
Üzgün bir şekilde usulca geri çekildim. Gözlerine dolu gözlerimle bakıp hafifçe tebessüm ettim.
Ne demek istediğimi anlamıştı. Elini üzerimden kopamıyormuş gibi çekip ifadesizleştirdiği yüzüyle " Git hadi..." dedi. Dudaklarımı birbirine bastırıp yavaş hareketlerle arabanın kapısını açıp indim. Arkamı dönüp son kez gözlerine bakıp yavaşça elimi kaldırdım. Aynı şekilde elini kaldırınca yavaşça kapıyı kapatıp kaldırıma çıktım. Siyah film kaplı camdan arabanın içi gözükmüyordu. Elimle çantamın kolunu sımsıkı kavrayıp arkamı döndüm ve hızlı adımlarla ilerlemeye başladım.
Nefes nefese evin kapısına varmıştım ki ağabeyimin arabası sokağın başında göründü. Bahçe kapısından eve girmemin imkanı yoktu artık. Beni görürse dövmeden bırakmazdı. Endişeyle alt dudağımı ısırıp hızla eğilip evin arkasına doğru ilerlemeye başladım. Bir yandan da çantamdan telefonumu çıkarıyordum. Telefonumu açtığımda birçok cevapsız çağrı ve mesajla karşılaştım. Yengem ve ablamın aramalarıydı hepsi. Hızla ablamın numarasını çevirip kulağıma yasladım telefonu.
İlk çalışında açtı telefonu.
" Abla-"
" Neredesin sen gerizekalı.!? Turgut iti geldi. Arabası bahçede..."
Endişeyle etrafıma bakıp duvarın üzerinden kendimi bahçeye attım. Bizim odanın penceresinin önünde durup camı tıklattım. Perde hızla çekilmişti. Ablam kulağında telefonla irice açtığı gözleriyle gözlerime bakıyordu.
" Abla camı aç lütfen..."
" Sen.!? Ah seni geberteceğim..!"
diyip camı açtı. Elimdekileri eline tutuşturup hızla bedenimi camdan içeri attım. Aynı hızla pencereyi kapatmıştım ki odanın kapısı çaldı. Korkuyla irice açtığımız gözlerimizle birbirimize bakıyorduk. Ablam elindekileri masaya koyup hızla beni yatağa doğru itekledi.
" Çabuk..! Yatağa gir..!"
Hızla yorganı kaldırıp yatağa girdiğim gibi ablam üzerimi örttü. Ve odanın kapısı o anda açıldı.
" Girin demedim..!"
" Ağabeyin geldi istersen ona sorayım girip girmeyeceğimi... Bu sayede kız kardeşinin hala evde olmadığını da öğrenmiş olur..!"
Yengemin söyledikleriyle korkuyla derince yutkunmuştum ki ablam öfkeli sesiyle " Kimmiş evde olmayan..? Yazgı geleli çok oldu... Bak yatıyor..." dedi.
Birkaç adım sesinin ardından şüpheli ses tonuyla " Ne zaman geldi.!? Ben kapının çaldığını duymadım..." diyince ablam alaylı bir ses tonuyla " Her zaman ki gibi uyuduğundan duymamışsındır... Ben açtım kapıyı ona... Eğer ağabeyime ille de söyleyeceksen hasta haliyle gönderdiğini de söyle... Kız geldiğinden beridir köhür köhür öksürüyor..." dedi. Burada iş bana düşüyordu. Elimi yumruk haline getirip ağzıma dayadım ve öksürmeye başladım. Öyle bir öksürüyordum ki yatak sarsılıyordu.
" İyi..! İlacımı getirdi mi.!? Ver..!"
" Al..! Bir daha da öyle biz izin vermeden bu odaya girme..! " diyip kapıyı sertçe kapattı. Öylece durduğum sırada yorgan hızla üzerimden çekildi. İrice açtığım gözlerimle ablama bakıyordum. İşaret parmağı ile üzerimi gösterip " Kıyafetlerim..!" diye tıslayınca usulca doğrulup hafifçe gülümsedim.
Parmağıyla kafamı dürtüp " Hesap verme zamanı..! Çık bakalım... Kıyafetlerimi düzgünce çıkarırken bana hesap vereceksin..!"
Derince yutkunup yataktan çıktım. Üzerimdeki montu çıkardığım sırada hızla beni tutup irice açtığı gözleriyle kulaklarıma baktı.
" Bunlar..!"
Diyip gözlerime bakınca derince yutkunup " Küpe... Pazardan aldım... Çok güzel değil mi..?" dedim. Ancak bunu dememle kafama şaplak yedim.
" Seni gerizekalı..! Çocuk var sanki karşında... Gerçek bunlar... Çabuk anlat bana... Bunları sana kim verdi.!?"
Korkuyla derince yutkunup yatağa oturdum. Oda yanıma oturunca masum masum gözlerine baktım.
" Kızmiycan ama..!"
Kafama bir tane daha patlatıp " Ne anlatacağına bağlı..." dedi. Acıyan kafamı ovup yüzümü buruşturarak " Abla kafama vurup durma... Aptal olacağım..." diye söylenince bir kere daha vurup " Zaten öylesin..! Ayrıca bana abla deme demedim mi.!? Ve ayrıca bu küpeyi ve kıyafetlerimi giyme sebebini cezbedici bulmazsam seni evire çevire döverim..." dedi.
Ellerimi yatağın oturduğum iki yanına bastırıp sırıtmaya başladım. Bana şaşkınlıkla bakıyordu. Alt dudağımı ısırıp " Birisi var..." dedim. Gözleri sanki mümkünmüş gibi daha da irileşti.
Kolumu çimdirip " Ne demek birisi var.!?" diye sordu. Yüzümü buruşturup elimle kolumu ovuşturdum.
" Abla ya..! Anlat diyorsun anlatınca da kızıyorsun... Anlatmiycam..."
Elini havaya kaldırıp tehditkar bir şekilde " Başla..!" dedi.
Bedenimi yatağın üzerine doğru bırakıp gülümseyerek gözlerim kahverengi lekelerin süslediği tavanda anlatmaya başladım onu... Gözlerini... Gülüşünün güzelliğini... Bendeki yerini...Çok utandığımı ama onunla olmayı ćok istediğimi de söylediğimde başımı çevirip ablama baktım. Bana şaşkınlıkla bakıyordu. Bir an sonra başını omzuna doğru yatırıp tek kaşını kaldırdı.
" Şu Ömer... Bizim patronumuz olan Ömer değil değil mi..?"
Yattığım yerden kalkıp bağdaç kurarak karşısına oturdum. Gözlerine bakıp " O... Ne oldu ki..?" dedim.
Gözlerime uzun uzun bakıp " Yazgı... O adam iyi hoş biri ama...Ama karanlık bir tarafı olduğu söyleniyor..." diyince kaşlarımı çattım.
" Nasıl karanlık..?"
Uzanıp elimi tuttu.
" Mafya gibi bir şey... O tür adamlar da tehlikeli olur... Kadınlara değer vermez kullanıp atarlar... Uzak dur ondan..."
Derince yutkunup gülmeye başladım birdenbire.
" Aman abla... İnsanları bilmez misin..? Siyah giyinen ve biraz aykırı görünen birini gördüler mi hemen bir şeyler uydururlar... Ömer öyle biri değil... O çok özel biri... Ondan... Ondan hoşlanıyorum..." diyip elimi fırlayacak gibi atan kalbimin üzerine koydum.
Ablamı öylece bırakıp arkamı dönüp yatağa uzandım. Cenin pozisyonunda kulağımdaki küpelerle oynadığım sırada telefonuma bildirim geldi. Arkamı dönüp komodinin üzerine bıraktığım telefonumu elime alıp kim olduğuna baktım. Gözlerim şaşkınlıkla açılırken hızla doğrulup yüzüme gelen saçlarımı kulağımın arkasına taktım.
Gönderen: Bilinmeyen numara...
İyi geceler...
Ömer...
Numaramı almamıştı. Peki nasıl bulmuştu..? Pijamalarını giyinmekte olan ablama baktım. Haklı olabilir miydi..?
Derince yutkunup hızla cevap yazdım.
Alıcı: Bilinmeyen numara...
Numaramı nasıl buldun..?
Dudağımı kemirerek küt küt atan kalbimle cevap beklediğim sırada mesaj geldi.
Gönderen: Bilinmeyen numara...
Zor olmadı.
Bu ne demekti şimdi..? Beynimi kemiren düşüncelerin arasında kaybolduğum sırada bir mesaj daha geldi.
Gönderen: Bilinmeyen numara...
Korkma. Yalnızca sekreterimden bulmasını istedim. O da ablanın holdinge verdiği numaralardan buldu. İkinci bir numara olarak seninkini vermiş.
Derin bir nefes alıp rahatlayarak yatağa uzandım. Hafifçe tebessüm edip cevap yazdım.
Alıcı: Bilinmeyen numara...
Sana da iyi geceler...Ömer...
Hemen numarasını kaydedip profiline baktım.
Ömer...
Profilinde resmi yoktu ama çok güzel bir manzara resmi vardı. Neresiydi bilmiyorum ama çok güzeldi.
Telefonu kapatıp kollarımı bedenime dolayarak gözlerimi yumdum. Elimde olmadan sırıtıp duruyordum. Bir an sonra suratıma tekrar yastık yedim.
" Çık şu halden... Sinirimi bozuyorsun... Şapşik..."
Ablama gözlerimi devirip yataktan kalktım. Dolabıma yönelip içinden pijamalarımı çıkardım. Kendi kendime gülümsemeye devam ederken üzerimdekileri çıkarıp gelişi güzel koltuğun üzerine attım. Anında ablam cırtlak sesiyle bağırmıştı.
" O kıyafetleri düzgünce yerine koy..!"
Ürkerek kıyafetleri kibar bir şekilde alıp okşadım.
" Tamam...Tamam...Sakin...Sakin...Cici kıyafetler...Güzel kıyafetler... Teşekkürler... Teşekkürler..." diyip gülerek giyindim.